Karşılıklı Bağımlılıklarımızı Tanımak ve Kucaklamak

Feryal Saygılıgil 

Pandemi sürecinde bakım emeğinin ücretli ve ücretsiz alanda önemi tartışılırken, İngiltere’de Bakım Emeği Kolektifi tarafından Bakım Manifestosu isimli bir kitap yayımlandı. Manifesto Gülnur Acar Savran’ın çevirisi ile Dipnot Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılmakta gecikmedi. Kitap bize bakım emeği sömürüsünün yanı sıra karşılıklı bağımlılık, gözetme, dayanışma etiği gibi kavramları da tartışma imkanı sunuyor.    

COVİD-19 salgını/pandemiyle birlikte bakım ihtiyacı, bu bakımın kimler tarafından yapıldığı, ev içi, görünmeyen, karşılıksız emek, ev içi şiddet, evden çalışamayıp fiziki olarak işe gitmek zorunda kalan kadınların karşılaştıkları sorunlar, kadınların ve erkeklerin işsizlik durumlarında evde yaşadıkları ekonomik sıkıntılar arasındaki farklar daha da belirginlik kazandı.  Pandemiden tüm insanların eşit seviyede etkilenmediği, sınıf eşitsizliklerin arttığı gözlemlendi.  Sadece bunlar da değil eğitim ve sağlık sektörlerindeki çöküş daha da berraklaştı.

Tam da bunları tartışırken 2020 yılı içinde yani Pandemi sürecinde İngiltere’de bir süredir Bakım Kolektifi olarak çalışmalar yapan Andreas Chatzidakis, Jamie Hakim, Jo Littler, Catherine Rottenberg ve Lynne Segal tarafından Bakım Manifestosu isimli bir kitap yayımlandı. Kitap Gülnur Acar Savran çevirisiyle Dipnot Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılmakta gecikmedi (Ocak 2021).

Kitap, İngilizce “care” sözcüğünün Türkçe’de pek çok anlamı olması üzerinden yürütülen verimli bir tartışmayla başlıyor: “Bakım dışında, özen, ilgi, şefkat, umursama, gözetme gibi” (s.7). Bu farklı anlamların hepsi bizim için başka davranış biçimlerine, duygu durumlarına karşılık geliyor ve bağlamı üzerinden bir hayli tartışmayı da hak ediyor. Yazarların manifestoda yer verdiği  “annelik” tam da bu kavramsal tartışma çerçevesinde düşünülmeye çok uygun.

Bakımı merkeze oturtmak

Manifesto esasen neoliberal pratiklerin hüküm sürdüğü bir dünyada bakımı ön plana çıkaran ve merkeze alan bir politikaya acil olarak ihtiyacımız olduğunu belirttikten sonra manifestonun alt başlığı da olan çok önemsenmesi gereken bir düsturu hatırlatıyor: Bakımı sahnenin ortasına yerleştirmek “karşılıklı bağımlılıklarımızı tanımak ve kucaklamaktır” (s.12). Bu bana tam da Judith Butler’ın 11 Eylül 2012’de Adorno ödülü alması vesilesiyle “Kötü Bir Hayatta İyi Bir Hayat Sürmek Mümkün müdür?” başlığıyla yaptığı konuşmadaki vurgusunu hatırlatıyor. Uzunca bir alıntı olacak bu ancak manifestoyla bağını kurmak açısından muradını çok açık bir biçimde anlatmakta.

“Sonuçta yaşadığım hayat, ki söz konusu olan bu hayat, bir başkası değil, halihazırda daha geniş hayat ağlarıyla bağlantılıdır, zaten öyle olmasaydı yaşayamazdım. Bu yüzden kendi hayatım benim olmayan bir hayata bağlıdır, sadece Öteki’nin hayatına değil, daha geniş bir toplumsal ve ekonomik düzenlemeye de. Dolayısıyla benim yaşamam, hayatta kalmam, organik hayatı, yaşatan ve varkalımı sağlayan çevreleri, karşılıklı bağımlılığı olumlayıp destekleyen toplumsal ağları da içeren bu daha geniş anlamıyla hayata bağlıdır. Bütün bunlar benim kim olduğum açısından kurucu niteliktedir, bu da demektir ki yaşamak, hatta insan olmak için belirgin beşeri hayatımın bir kısmını feragat etmem gerekir… Eğer iyi bir hayat süreceksem bu başkaları ile yaşadığım, başkaları olmaksızın hayat sayılmayacak bir hayat olacaktır. Olduğum bu beni yitirmeyeceğim; ama olduğum şey, başkalarıyla bağlantılarım tarafından dönüştürülecek, çünkü bir başkasına olan bağımlılığım ve bana bağımlılaşılabilmesi, yaşamak için, iyi yaşamak için zorunludur. Paylaştığımız bir hal olan kırılganlığa maruz oluşumuz, potansiyel eşitliğimizin ve yaşanabilir hayat koşullarını birlikte üretmek için karşılıklı yükümlülüklerimizin zeminlerinden biridir yalnızca. Birbirimize olan ihtiyacımızı kabul ettiğimizde, adına her şeye rağmen “iyi hayat” diyebileceğimiz şeyin toplumsal, demokratik koşullarını belirleyen temel ilkelerini de kabul etmiş oluyoruz.»

Kırılganlıklarımız ve birbirimize ihtiyacımız

Feministler olarak da üzerine düşünmemiz gereken, kırılganlıklarımız, birbirimize olan ihtiyacımız ve bağımlılığımız manifestonun incelikle altını çizdiği temel kavramlar.

Manifestonun bir başka ekseni de, kapitalist söylemin 1970’lerde keskinleşen krize yanıt olarak ortaya çıkan neoliberal politikalarla birlikte yeniden yapılanma sürecine girmesiyle uygulamaya konulan serbest piyasa ekonomisi ve özelleştirme uygulamaları sonucunda “sosyal devlet” ve “kamusal yarar” anlayışı göz ardı edilmeye unutturulmaya başlanmasının bir eleştirisi. Neoliberalizmin kasıtlı olarak “umursamaz” olduğu gerçeğinden hareketle, sermayenin birikim ve genişleme pratikleri içinde çalışanların haklarının yok sayılması, mültecilerin başlarına gelenler, Marx’ın kapitalist üretimin kaynağı bireysel emekten toplumsal emeğe, sonunda da toplumsal sermayeye doğru kayar ve gittikçe emek görünmez hale gelir, görüşünü doğrular niteliktedir. “Para” işletme sahipleri için çalışanlarını sömürerek, haklarını yok sayarak onların üzerinden daha fazla kâr, genişleme, büyüme, ihtiyaçtan bağımsız tüketim anlamlarını taşırken, çalışanlar için ihtiyaçlarını karşılamak, karnını doyurmak, ayakta kalabilmektir. Ödenilen bedelse çalışanların kimi zaman sağlıklarını yitirmeleri ya da yaşamlarını kaybetmeleri olabilmektedir. Ancak Manifesto bunun da ötesine geçerek “bakımın, yaşamın her bir farklı ölçeğinde etkin ve gerekli olduğu anlayışına” dayanarak bakımın sadece kadınların işi olmadığını da yeri geldikçe hatırlatıyor.

Zaman bankaları

Yazarlara göre evrensel bakım, yalnızca eviçi alanda değil akraba gruplarımızdan ve topluluklarımızdan devletlerimize ve gezegenimize kadar bütün alanlarda önceliğimiz olduğu anlamına gelir. Bakım odaklı politika, doyurucu hayatlar ve sürdürülebilir bir dünya geliştirmek için zorunludur (s.24).  Yazarlar adım adım evlerin, ailelerin içindeki bakım kriziyle gezegenin yıkımına doğru giden çevre krizi arasında çeşitli düzeylerde örnekler veriyorlar. Toplumsal umursamazlığın dünya ölçeğinden başlayarak, umursamaz devletler, piyasa, yerel topluluklar ve akrabalık bağları ölçeğinde ele alıyorlar. Çekirdek aileyle ilgili verdikleri örnekte bakım işlerinin piyasalaşmasında adil olmayan bakım düzenlemelerinin bulunduğuna, burada kadınların karşılıksız ya da düşük ücretli emeğinin söz konusu olduğuna vurgu yapıp, işlerin kadınlara yüklenmiş olmasına karşı çıkıyorlar. Yazarlar, aile eleştirilerini  “çoklu bakım” kavramı üzerinden yapıyorlar. Bu kavramı ise şöyle tarif etmekteler: “İster anne olabilsinler ister olmasınlar bütün kadınların anne olmayı istemediğini; sizin olmayan çocuklarla, toplulukla ve çevreyle ilgilenmenin, yeterli derecede kaynak ayrılması ve kıymet verilmesi gereken eşit derecede işler olduğunu kabul eder. Çoklu bakım, göçmenler, mültecilerle ilgilenmenin, bizim kültürümüzde kendimizden olanların bakımının taşıdığı kadar önem taşıdığını savunur” (s.43).  Alternatif bakım odaklı akrabalık bağları örnekleri için Afro-Amerikalı siyah kadınların kendi aralarında kan bağına dayalı annelerle “başka anneler” arasında bölüştürdüklerini, 1970’li yılların ikinci dalga feministlerinin erkekli ya da erkeksiz kolektif yaşam/kolektif çocuk bakımı ve ev işi paylaşımı deneyimlerinden yararlanıp bu tür kolektif bakım düzenlemeleri için LGBT+ hareketinin “seçilmiş bireyler” terimini kullanmayı tercih ediyorlar (s.43).

Yazarlar, bakım odaklı topluluklarda ise bakımın örgütlenebilmesi için dört ana unsur olması gerektiğinin üzerinde duruyorlar: Karşılıklı destek, kamusal mekân, müşterek kaynaklar ve yerel demokrasi. Burada radikal belediyecilik öne çıkarılır. Yerel kütüphaneler ve “eşya kütüphaneleri” hem tüketim kültürüne karşı çıkmak hem paylaşımcılık hem de çevrecilik açısından yeniden kullanım ve geri dönüşüm olarak önemli bir yer tutuyor.  Örnek verdikleri “zaman bankaları” da öyle.

Bakım odaklı devletler, Keynesçi refah devletlerinin yeniden düşünülmesi üzerine de, bakım odaklı devlet gerekli eğitimi verir ve de küçük yaştan itibaren herkesin birbirini geliştirmesi için gerekli koşulları sağlayarak bakım kapasitesini besler, deniyor. (s.76). Yazarlara göre bakıma dayalı bir devletin temeli, “son tahlilde tüm sakinlerine karşı beslediği dayanışma duygusudur” (s.81). Bakım odaklı devlette bakım odaklı bir altyapının yaratılması ve bunun için kaynak ayrılmasıyla, geçmişteki ve hali hazırdaki her türlü devlet şiddetinin reddedilmesiyle, devletler dönüştürülür ve de dönüştürülmelidir (s.82).

Kozmopolit özne

Bütün bunlar umursamaz ekonomilerimizi yeniden düzenlemeyi ve ele almayı gerektirir.  Bakım ve piyasa mantığının hiçbir şekilde uzlaştırılamayacağından hareketle yazarlar bakım odaklı ekonomi örnekleri için kriz sonrası Yunanistan’ı gösteriyorlar.

“Dünyayı Gözetmek” bölümündeyse Yeşil Yeni Mutabakat’ın gerekliliği, sınırların geçirgenleşmesinin önemi, kozmopolit özne üzerinde durulur.

Sonuç Olarak Bakım Manifestosu, “evrensel bakıma’a dayalı, queer-feminist-ırkçılık karşıtı-eko sosyalist bir siyasal tahayyül sunmakta. Evrensel bakım, hepimizin müştereken pratik anlamda bakım işinin yanı sıra, başka insanların ve gezegenin gelişmesiyle bağ kurmak ve onu gözetmekten sorumlu olduğumuz anlamına gelir” (s.112).

Böyle bir dünya yaratmak için karşılıklı bağımlılıklarımızı kabul edip bütün ilişkilerimizde bir gözetme ve dayanışma etiği geliştirmemiz gerekir: “Toplumsal hareketlerden başlayıp ulus devletlerarası ilişkilerden geçerek insan-olmayan canlılara ve gezegene uzanan bir etik… Gözeten toplumlar ancak, umursamaz milliyetçi tahayyüllerin üstesinden gelerek ve köklü bir biçimde demokratik olan kozmopolit özneler, yani farklılık ve uzaklık üzerinden de (birbirini) gözeten insanlar arasında gerçek anlamda ulusötesi yaklaşımlar oluşturarak inşa edilebilir ” (s.111).

Yani, birbirimize olan ihtiyacımızı, karşılıklı bağımlılığımızı idrak ettiğimizde birlikte iyi yaşamak için bir pencere açmış oluruz. Siyaset yapmanın zemininin temel ilkelerini oluşturmaya başlarız. Ortak bir dil yakalamaya çalışılıp, hikâyeler baştan anlatılırken muktedirlerin, ezilenlerin, kadınların boş kategoriler olduğu kabulünden hareket etmek gerekir. Bu da tahakküm ve sömürü mekanizmasının işleme biçimi, hiyerarşik ilişkilerin, toplumsal cinsiyet, ezen-ezilen mücadelesinin nasıl ve kimler tarafından oluşturulduğunu anlatan bir tarih anlayışının yeniden kurgulanması, hafızamızı tazelemektir.

Pin It on Pinterest