Bedene, Emeğe ve Aile’ye tekrar bakmak

Zuhal Esra Bilir

Taylan Acar ve Şemsa Özar’ın hazırladığı Beden, Emek, Aile- Türkiye’de Kadınlık Halleri- isimli kitap geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları’ndan yayımlandı. Kitap “9 Mart 2018’de Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen “Birinci Ferhunde Özbay Anma: Türkiye’de Aile, Evlilik ve Kadın İstihdamı” başlıklı Konferans’ta sunulan makalelerden oluşuyor. Arkadaşımız Zuhal Esra Bilir kitap vesilesi ile Şemsa ve Taylan Hocalarla konuştu. 

Sunuş yazınızda Türkiye’de kadın emeği alanında yapılmış çalışmaları tarihsel bir panoramadan ele alarak başlıyor, bir konferans çıktısı olan Türk Toplumunda Kadın kitabından bahsediyorsunuz. Kitabın belirgin bir özelliği Nüfus, Sağlık, Beslenme, İşgücüne Katılım, Eğitim, Cinsiyet Rolleri, Din ve Siyasal Davranış gibi daha makro diyebileceğimiz başlıklar altında eşitsizlikleri ele alıyor olması. Ve bu eşitsizliklere ilişkin bütüncül bir bakış yakalama gerekliliğini vurgulaması. Şimdi bizim kitaptaki -kırk yıl sonra- makaleleri düşününce konu, bağlam, mekân ve zaman olarak oldukça spesifikleştirilmiş araştırmalar yaptığımızı söyleyebiliriz. Kadın emeği alanında yapılan araştırmaların bu değişimini nasıl yorumluyorsunuz?

Şemsa Özar: Çok memnuniyet verici olarak yorumluyorum. Bir alanda yapılan öncü çalışmalar tabii ki önce meseleyi kavramak ve inceleyebilmek açısından daha makro düzeyde oluyor. Sevgili Ferhunde’yi anmak amacıyla hazırladığımız bu kitaptaki yazılar dediğin gibi oldukça spesifik konularda. Dar diyebileceğimiz bir konuda çalışmanın avantajları var. O alanın dinamiklerini, mekanizmalarını ve en önemlisi insanların yaşamlarını ve etkileşimlerini daha derinlikli inceleyebiliyorsun. Makro açıdan ele alınan çalışmalarda insan yaşamının çetrefilli hali göz ardı edilmek durumunda kalınabiliyor.

Toplumsal cinsiyet bakış açısından hareket eden çalışmalarda, her cinsin kendi içinde ve diğer cinslerle ilişkisini deşifre etmek olmazsa olmaz. Bence bu kitaptaki yazıların en önemli yanı, spesifik konularda çalışmalarına rağmen bunu bağlamdan kopuk yapmamaları. Örneğin, sen yazında AVM’lerde çalışan satış görevlisi ve müşteri ilişkisine bakarken, bu sektörün 1980 sonrası neoliberalleşen Türkiye ekonomisi bağlamında var olduğundan hareket ediyorsun. Kuramsal yaklaşımını yeni kapitalizm ve feminist çerçeveden kuruyorsun. Bu çerçeveden hareketle, kadın satış görevlilerinin müşteri ile kurmak zorunda kaldıkları yakınlığın ticarileşmesini anlatıyorsun. Kâr elde etme ile patriyarkal sistemin kadınların bedeninden ve duygularından beklentisi arasındaki ilişkiye odaklanıyorsun.  Oradan da, bu ilişki içindeki aşağılama, şiddet ve tacizi gösteriyorsun. Bence çok kıymetli. Bağlamı kurmamış olsan bu ilişkideki şiddeti anlatmak yüzeysel kalırdı diye düşünüyorum.  Bağlamı kurmadan yapılan araştırma ve makaleler de var maalesef. Yani toplumsal cinsiyeti sadece bir değişken olarak kullanan, kadınların ve erkeklerin toplumsal, siyasal, ekonomik yaşam içindeki ilişkilerini göz ardı edip birkaç istatistiki veriyle çözümlemelere yönelen araştırmalar var. Mesela, içinde yaşadığımız patriyarkal kapitalist sistemi görmezden gelip sadece kadınların eğitim düzeyini kullanarak istihdama katılımını açıklamaya çalışan çok çalışma gördük geçmişte.

Daha çok kadını mücadeleye katmak

Sunuş yazınızda kolaj yaparken “Sürekli devinim halinde olan, kendini yenileyen dönüştüren patriyarka ile kapitalizmin etkileşim alanlarının bize kurduğu tuzaklara yeni katılanlar var mı? Mücadele hattını kurarken saldırının yoğunlaştığı, dönüşümün geliyorum dediği alanları öncelikli olarak seçebiliyor muyuz?” sorularını soruyorsunuz. Özellikle son günlerde İstanbul Sözleşmesi hakkında yaşadığımız gelişmeleri de düşünerek, her bir taraftan bu kadar yoğun bir saldırı altındayken bunu nasıl mümkün kılabiliriz?

Şemsa Özar: Çok haklısın. Kadınlar olarak yıllar boyunca sürdürdüğümüz mücadele sonucunda elde ettiğimiz kazanımlarımıza yoğun saldırı var. Ve ne yazık ki, bu saldırı en başta devlet yönetiminden geliyor. Böyle bir durumda kadın hareketinin tüm enerjisi bu alana odaklanıyor. Kadınlar şiddetin, tacizin, aşağılanmanın olmadığı, erkeklerle eşit oldukları ve kendi seçimlerini yapabildikleri bir hayat istiyor. Tabii ki İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceğiz. Ancak, bu patriyarkal kapitalist sistemin zaman içinde dönüşümünden kaynaklanan diğer saldırı alanlarından çekileceğiz anlamına gelmemeli. Örneğin, pandemi nedeniyle hızlanan evden çalışma düzenine geçişte kadınlar, hem patriyarkal hem kapitalist ilişkiler anlamında kaybediyor. Gerek evden çalışma gerekse iş yerinde de olsa yeni türeyen çalışma düzenlemeleri üzerine kafa yormamız ve mücadeleyi sürekli kılmamız gerekiyor. Bu da daha çok çalışmamız ve daha çok kadını mücadeleye katmamız anlamına geliyor. Kadınlara hep daha çok çalışmak düşüyor.

Ekonomik yoksunluk ve şiddet yaşayan kadınlar

Kadın istihdamındaki artışın az da olsa dikkat çekici olduğunu özellikle hizmet sektöründe değişen uluslararası işbölümünün de etkisiyle kadın istihdamının arttığını söylüyorsunuz. Ancak daha yakından baktığımızda artan düzeyde bir eğretileşmeden bahsetmek mümkün. Her eğitim ve vasıf düzeyindeki kadın istihdamı için koşullar kötüleşiyor, ayrımcılık derinleşiyor ve farklı biçimler alıyor. Yazınızda bahsettiğiniz KEİG Forumuna ben de katılmıştım. O forumda profesyonel meslek sahibi mühendis, mimar, tıp doktoru kadınların anlattıkları ile sahada AVM’lerde çalışan satış görevlisi kadınların benzerliği üzerine hem çok şaşırmış hem de çok düşünmüştüm. Kadınların yaşadığı bu ortak tükenmişlik, ayrımcılık, haksızlık ve yalnızlıkla ilgili neler düşünüyorsunuz? Bu tükenmişliğe karşı ortak bir öfke de var hepimizde. Bu ortaklık üzerinden nasıl mücadele yöntemleri geliştirebiliriz?

Şemsa Özar: Öncelikle Türkiye’de emek süreçleri işçi/ücretli kesim açısından son derece kötü. Kadınlar için daha da kötü. Kadınlar hem iş yerlerinde hem evde kadın olmaktan kaynaklanan aşağılanma, taciz, daha çok çalışma ama daha düşük statü ve ücretle karşı karşıyalar. Dediğin gibi çoğunluğu bu durumlarının gayet de farkındalar ve öfkeliler. Ama maalesef gerek emek piyasası koşulları gerekse aile ilişkileri kadınların bu öfkelerini mücadeleye dönüştürmelerini engelliyor. İşyerlerinde örgütlenme için öne çıkan kadınlar tehdit ediliyor, işten atılıyor. Sendikal örgütlenme zor ilerliyor. Öte yandan sendikaların da çok azı kadınların taleplerini dinliyor ve sendikal mücadelenin öncelikli hedefleri arasına koyuyor. Mesela, yakın geçmişte tek başına direniş yürüten kadınları gördük, değil mi? Evde ise, aile ve toplumsal ilişkiler sürekli kadını suçlu durumuna düşürüyor. Aile ilişkilerini idare etmek, yoluna koymak hep kadınların sırtında. Haklarını savunan kadınlara sadece kocadan, çekirdek aileden değil, geniş aileden, arkadaşlardan, mahalleden de karşı çıkışlar oluyor. Bütün bunlarla yalnız mücadele etmek mümkün değil. Bunları anlatırken dayanışma yok demiyorum tabii. Ama, günümüzde devletin hem kendi kurumlarını hem kontrolü altında bulundurduğu medya kanallarını kullanarak yoğunlaştırdığı kadın düşmanı saldırıyı göğüslemek kolay değil.

Mücadele yöntemlerini nasıl geliştiririz konusuna gelirsem. Sanırım, genç ve göreli olarak eğitimli kadınlar mücadele yöntemi kurmada daha başarılı. Sokaklara çıkıyor, taleplerini ifade ediyorlar. Medyada etkinler. Evlerde kapalı, ekonomik yoksunluk ve hatta ekonomik ve her türlü şiddeti yaşayan kadınlar ise taleplerini yüksek sesle ifade etmekten çok,  ancak bireysel çabaları ya da kendi dar çevrelerinde kurdukları ilişkilerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi bu grup kadın için çok önemli ve yaşamsal. Ama bu yalnız diyebileceğim grubun kendi başına mücadele yöntemi geliştirmesi çok zor. Bu grupla dayanışma ilişkisi kurmak da kolay değil. Zorlu bir süreç.

Yakın çevremizdeki değişimi izleyelim

Konuşmanızın sonunda yeni ne var diye soruyorsunuz. Bu soru hangi konuda çalışmalıyım diye düşünen genç araştırmacılara da yol gösteriyor aslında. O yüzden burada tekrar sormak istiyorum. Patriyarkal kapitalizmin yaşamlarımızı şekillendirmedeki kudretini ortaya koymak ve mücadele biçimlerimizi geliştirebilmek için neler yapmalıyız, hangi konularda daha çok araştırmalar yapmalıyız?

Şemsa Özar: En başta her şeyi bildiğimiz iddiasında olmamakla başlayalım derim. Yani, her şeyi sorgulayarak ilerleyebiliriz. Bu yorucu ve zahmeti bir iş. Bazen toplantılarda şahit oluyorum. Bir vakit, bir yerlerde okunmuş ve duyulmuş bir saptama yanlışlığı araştırmalar tarafından defalarca ileri sürülmüş, yazılmış, toplantılarda konuşulmuş olmasına rağmen sürekli tekrarlanıyor. Bunlardan biri “ekonomik krizlerde önce kadınlar işten çıkarılır”. Halbuki yaşadığımız her ekonomik kriz için bu durumun geçerli olmadığını feminist araştırmacılar yazdı, toplantılarda söyledi. Ama yine biri kalkıp bu mutlak bir doğruymuş gibi ezberden tekrarlayabiliyor.

Bir de, kendi hayatlarımız hep bize bir örnek. Araştırdığımız birçok konuyu biz kendimiz yaşıyoruz zaten. Mesela, bir kadın toplantısını hatırlıyorum. Ben kadınların ücretli işe katılımının teşvik edilmesinden bahsediyordum. Genç bir kadın, “niye kadınları kapitalist sömürünün içine atmak istiyorsunuz?” diye sormuştu bana. Ben bayağı şaşırmıştım. Çünkü kendi yaşamımdan hareketle, ben hayatımı sürdürebilmek için çalışmak zorunda olduğumu genç yaşımda öğrenmiştim. Üniversite yıllarımda özel ders vererek yaşadığım zamanlardan biliyordum. Büyük olasılıkla bana soruyu soran genç kadın da çalışıyor idi ya da ilerde çalışmak üzere okuyordu. Kadınlar olarak çalışmama seçeneğimiz ancak mirasyedi olursak ya da “ev kadını” olursak var. Birincisi, çok az kadının başına geliyor, ikincisi ise çok sayıda kadının pratiği, ama “ev kadınlığı”nın kadınları kapitalizmin sömürüsünden kurtardığı yanılgısına düşsek de, ki kurtarmaz, patriyarkal ilişkilerin aşağılanma ve şiddetinden korumuyor.

Araştırma konusu seçerken eleştirel yaklaşmayı ve kendi yaşamlarımızda ve yakın çevremizde olan değişimleri izlemeyi öneririm. Çünkü bir anlamda kadınlık ortak meselemiz. Bizden farklı yaşamları olan kadınların ne yaşadıklarını anlayabilmek de sanki ancak kendi yaşamımızı iyi anlayabilirsek mümkün gibi geliyor bana.

 Özgürleşen kadına karşı toplu katliam

Kadınların güçlü bir özgürlük ve tanınma mücadeleleri olduğundan ve mevcut muhafazakâr iktidarın bunun önünü alamadığından bahsediyorsunuz. Bu savınızı evlilik ve doğurganlıkta yaşanan değişim, üniversite eğitimi alan kadınların artışı, toplumsal hayata daha fazla katılımı ve ev içinden daha çok çıkması ile destekliyorsunuz. Ancak bir yandan da tüm dünya için toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bir geri çekilme/geri tepme  (backlash) söz konusu. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi bu durumun en güncel örneği. Kandiyoti Hoca’ya referansla bir eril restorasyon dönemi içerisinde bu çelişkili durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Taylan Acar: Çok çok önemli bir soru. Bu meselenin tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bahsettiğim özgürleşme ve kadınların yeni toplumsal alanlara sirayet etmeleri ve onun karşısına dikilen ve artırarak kendini hissettiren bir baskı. Bunun çok şaşırtıcı olduğunu düşünmüyorum. Uzun erimde bakıldığında toplumsal dönüşümler zaten bu şekilde gerçekleşirler. Bugünden yarına toplumlar dönüşmez, ilerleme-gerileme, yükselme, düşme dönemleri olur. Örneğin ABD’de 1865 yılında köleliğin kaldırılmasından sonra Güney’de girişilen “yeniden inşa” 1877’de sonlanmış ve ertesinde ise kölelik döneminden daha az kanlı ve daha az baskıcı olmayan elli yıl hüküm süren bir şiddet rejimi yerleşmiştir. Hatta “linçler” bu dönemin bir mirasıdır. Özgürleşmeye ve oy kullanmaya başlayan siyahlara karşı geliştirilen yeni bir imha taktiğidir linç.

Kadın cinayetleri de böyle değerlendirilebilir. Özgürleşen, boşanan, evlenmeyen, okuyan kadınlara karşı yürütülen bir imha mekanizması, bir toplu katliam. Erkekler farklı toplumsal kurumların da içinde yer aldığı güçlü bir iş birliği içinde kaybettikleri gücün yerine kan döküyorlar. Özgürleşen kadınlara karşı erkeklerin iktidara dört elle sarıldıklarını görüyoruz. Çünkü toplumsal veya kültürel olarak kadınlar güçlense de siyasi sermaye veya siyasi iktidar ve kurumların halen erkeklerin elinde olduğunu unutmamak gerekiyor. Dünya ölçeğinde de bunun gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bolsonaro’nun, Orban’ın kadın düşmanı konuşmalarında erkekler kendi onurları, şerefleri için savaşacak olan birer önder görüyorlar. Ayrıca dünya üzerindeki toplam iktisadi zenginliğin de erkekler tarafından kontrol edildiğini unutmamak gerekiyor. Son baktığımda dünyadaki toplam maddi zenginliğin sadece yüzde 4’ü kadınlara aitti. Benzer şekilde Konfederasyon ordusunun generallerinin, başkanlarının heykellerinin birer kahraman gibi dikildiği dönemler de siyahların mücadelelerinin yükseldiği veya beyazların kendi ırklarının üstünlüklerini yeniden tesis ettikleri dönemlere rastlar: 1950 ve 1960lar ve ayrımcı ve ırk ayrımı getiren kanunların güçlendiği 1900’lerin başları. Yani yaşanmakta olan toplumsal dönüşüme karşı bir geri tepme/tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Bizim bugün mücadelenin nereye gideceğini tartışmamız ve anlamamız gerekiyor ve bunun uzun bir süreç olacağını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Böyle bir dönemde Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı kararı ile çekilmesi bizi şaşırtmamalı, bilakis buna karşı günlerdir sesini çıkaran binlerce kadının olmasıyla umutlanmalı ve sonraki adımları tasarlamalıyız.

Kadınlar arasında yaşanan değişim anlaşılmıyor

Türkiye’deki artan şiddete ilişkin -yine Kandiyoti Hocanın özellikle vurguladığı- şöyle bir varsayım var ki bence çok önemli. Türkiye’nin kadınların ve erkeklerin ayrı viteslerle değiştiği bir toplum kategorisinde yer aldığı… Kadınlar eğitim alıyor, beklentileri değişiyor, farklılaşıyor. Kadınların şuuru ve beklentileri erkeklerin çok önünde koşuyor.  Bununu sonucunda da artan şiddetin bir sebebi olarak erkeklerle kadınların senkronizesini kaybetmesini görüyoruz. Siz de son çalışmanızda kadınların evlilik davranışlarının daha eşitlikçi, şiddet görmediği, özgürlüklerinin kısıtlanmadığı, saygı beklediği yönünde değiştiğini söylüyorsunuz. Acaba benzer bir araştırmayı erkek örneklem üzerinden yapıp böyle bir karşılaştırma yapmayı düşünüyor musunuz? Nasıl sonuçlar çıkacağını öngörüyorsunuz?

Taylan Acar: Elbette. Benim bu iddialarımın erkekler arasında da geçerliliğinin olup olmadığının anlaşılması gerektiğine katılıyorum. Ancak benim bu çalışmam şu bulgudan yola çıkıyor. Kadınlar için eğitim seviyesinin yükselmesi ve geç evlenme veya hiç evlenmeme arasında kuvvetli bir ilişki var. Ancak bu durum erkekler için geçerli değil. Yani erkekler daha fazla eğitim aldıkça evlenme davranışlarında fazla bir değişiklik olmuyor. Buda beklenen bir durum. Evlilikten beklentiler konusundaki toplumsal dönüşüm kadınlardan başlıyor. Kadınların öznelliği burada önemli bir olgu. Bun bu aşamada bu durumun erkekler için geçerli olup olmadığını anlamaktan ziyade kadınlar arasında yaşanan değişimin daha iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bir süre daha bununla ilgilenmeye devam edeceğim.                  

Pandemide kadınların işgücüne katılımı düştü

Üniversite okumanın kadınların özellikle evlilik ve eş seçimlerinde beklentilerini ve taleplerini değiştirdiğini söylüyorsunuz. Öte yandan eğitimli kadınların işgücüne katılmaları önündeki engeller olduğunu belirtiyorsunuz.  Giriş yazınızda da işgücüne katılım meselesini kronikleşen bir sorun alanı olarak ele alıyorsunuz. Üniversite eğitimine katılımın dikkat çekici bir düzeyde artıyor olmasına rağmen bu durumun işgücüne katılımı etkilemiyor olmasını nasıl yorumlamalıyız? Bu tabloda kadınlar evlilik ve aile içerisinde özgürlük taleplerini nasıl sürdürebiliyorlar sizce?

Taylan Acar: Bu üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir muamma. Öncelikle iş piyasalarının kadınların da çalışmasını sağlayacak gerekli esnekliği gösteremiyor olması önemli. İkinci olarak çocuk ve yaşlı bakımının tamamen kadınların üzerine yıkılmış olmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Çocuk bakımının tüm sorumluluklarının kadınlarda olması nedeniyle kadınlar eğitimli olsa da çocuk yaptıktan sonra iş gücünden ayrılıyorlar. Veya çok küçük, ayrıcalıklı bir grup bunu özel hizmetler vasıtasıyla giderip çalışmaya devam ediyor. Ancak üniversite mezunu olan kadın sayısı arttıkça büyük ihtimalle işgücündeki kadın sayısı artmayacak. Özellikle pandemi döneminde kadınların işgücüne katılımı önemli ölçüde düştü. Okullar kapanınca evde kalan çocukların bakımı neredeyse tamamen kadınlar tarafından üstlenildi. Pandemi biter bitmez de önceki yükseliş dönemine dönülmesi zaman alacaktır. Çünkü pandeminin getirdiği büyük bir ekonomik yavaşlama var. Türkiye özelinde zaten iktisadi bir darboğazdan geçiyoruz ve bunun kadınların çalışmasını daha çok etkileyeceğini öngörebiliriz.

Bir anlatınız olması gerekir

Özbay’ın, demografik araçlar ve metotlarla eleştirel sosyal bilimcinin bakış açısını hünerli bir şekilde kullanıyor olmasını pozitivist bir dil kullanan demografi ile eleştirel sosyal bilim arasındaki bereketli gerilim ve bundan ortaya çıkan fevkalade bir metodolojik hüner olarak yorumluyorsunuz. Bu, feminist metodolojinin de ancak karma yöntemlere başvurarak nihai amacına ulaşabileceğini düşündürdü bana. Ortaya koymayı amaçladığımız çok boyutlu, güncel ve makro bir toplumsal sorunu incelikli ve biricik bir şekilde ele alabilmenin yollarını aramalıyız daima gibi sanki. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?06

Taylan Acar: Kesinlikle katılıyorum. Bu bahsettiğim “gerilim” benim araştırma yaşamımda sürekli olarak kafamı kurcalayan ve karşıma çıkan bir mesele oldu. Hem pozitivist gibi görünen ana akım sosyologlarla hem de eleştirel/kritik sosyal bilim yapan insanlarla konuşabilmek ve o dili tutturabilmek önemli diye düşünüyorum. İyi sosyal bilim zaten sayılarla yapılmaz. Nicel metot kullanıyorsanız bile o sayılardan, o modellerden bir hikaye üretebilmeniz gerekmektedir. Bir anlatınız olması gerekir. O sayıların, modellerin toplumsal gerçeği anlamada ne işe yaradığını (ve nasıl işe yaramadığını) anlatması, açıklaması gerekir. Aslında bunu iddia ederken amacım, karma metotlar kullanmak değil. Çünkü nicel ve nitel metotların farklı sorulara cevap verdiğini düşünüyorum. Niyetim ikisini bir arada kullanarak daha iyi sosyal bilim yapılır demek değil. Benim sorduğum soruların cevabı nicel metotlarla bulunabilir, senin sorduğun cevabı nitel metotlarla bulunabilir. İkimiz de ikisini birden kullanacağız diye bir şey yok. Benim burada anlatmak istediğim Ferhunde Hoca’nın çalışmalarında, araştırmacıya olup biteni anlamada bir avantaj sağlayan metodolojik bir eklektizm bulunmasıdır. Nicel metotlar kullanan bir araştırmacı için sayıların, modellerin arkasındaki hikayeleri anlatabilmek asıl hünerdir, o sayıları ve modelleri olduğu gibi sunmak değil. Diğer taraftan, araştırma sorusu sormadan bir eleştirel sosyal bilim yapmaya da savrulmanın en doğru yol olmadığını düşünüyorum. Örneğin devamlı yapı-çözümü yaparak toplumsal olanı nasıl anlayabiliriz emin değilim. Belki benim cahilliğimdir. Ama hizmet sektöründeki çalışma hayatındaki zaman mefhumunun nasıl değiştiğini veya kadınların iş gücüne katılımı ve doğurganlık arasındaki ilişkileri anlamak için iyi araştırma soruları sormak ve iyi araştırmalar yapmak gerekiyor. Yani ne iyi araştırma sorularından vazgeçme lüksümüz var, ne iyi kuramsal bir yaklaşımdan, ne de ampirik çalışma yürütmekten. Feminist metodolojiyi önemsiyorum. Ancak bilimsel olarak ana-akım olanla veya eleştirdiği metodolojik yaklaşımlarda daha fazla diyaloğa girmesi gerektiğini düşünüyorum. Neredeyse tüm yazarlarının kadın olduğu bir kitap derlemiş olmak da beni çok memnun etti. Geçen gün katıldığım bir konferansta da katılımcıların neredeyse hepsi kadındı. Sosyal bilim alanında bu kadar kadının olması gerçekten gelecek için umut verici.

Pin It on Pinterest