“Bu mesleği çok zor elde ettim, sevmek hakkımdır”

İdil Soyseçkin        idil.soyseckin@gmail.com

Röportajımız sosyolog Dr. Gökçe Bayrakçeken Tüzel’in doktora tezi üzerine. 18 derinlemesine görüşmeye, aslında sözlü tarih çalışmasına dayanan tezinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında profesyonel mesleklerde çalışmış kadınların öz yaşam anlatıları üzerinden ataerkillik, profesyonalizm ve Kemalizm arasındaki ilişkiye ve ataerkinin bu ilişkiler yumağın içinde nasıl işlediğine odaklanıyor. Gelin hep birlikte Dr. Bayrakçeken’e kulak verelim.

Tezinizden bahseder misiniz? Neden böyle bir tez yazdınız?

İdil Soyseçkin

Tezimin başlığını Türkiye’de Profesyonel Meslek Sahibi Kadınların Öz Yaşam Anlatılarından Hareketle Özgürleşme ve Çalışma Yaşamı Arasındaki İlişkiyi Anlamak gibi çevirebiliriz. Neden böyle bir tez yazdım sorusuna gelince aslında Sosyolojinin ne olduğunu anladığımdan beri bu disiplini sokakta yapacağım diye bir amacım vardı. Sosyolojinin zannedildiği kadar akademik bir şey olmadığını, gündelik yaşamla, politik olanla çok daha derin bağları olduğunu ve bizim bunu giderek unuttuğumuzu düşünüyordum. O da beni öz yaşam deneyimini bir bilgi kaynağı olarak görmeye itti. İkincisi teorinin politik olanla çok yakından ilişkili olduğunu; dolayısıyla teori ile pratik arasında değil daha çok politika arasında bir ilişki olduğunu düşünüyordum. Yani bir politik niyetim vardı. Kadının özgürleşmesine dair bir şeyler anlamak ve anlatmak istiyordum. Kadının özgürleşmesine de hizmet eden bir bilgi birikimi oluşturmak istiyordum. Kadının özgürleşmesi dediğimiz zaman da en önemli sorulardan biri “çalışmak kadını özgürleştirir mi?” sorusuydu.

Peki özgürleşme ile neyi kastediyorsunuz?

Özgürleşmeyi şöyle anlıyorum; kendini gerçekleştirme, Hartman’ın çokça bilinen deyimiyle bedeni ve emeği üzerinde kontrolünü kendi eline alma hali. Kadın neyden özgürleşecek? Ataerkil tahakkümden… Peki ataerkil tahakküm nasıl ortaya çıkar ve hareket eder, nasıl bertaraf edilebilir.  Bu sorulara farklı feminist ekoller çok farklı yanıtlar veriyor bildiğiniz gibi. Kadınların emek kullanımına odaklanan yaklaşımlar da çoğunlukla ataerkil tahakkümle baş edebilmek için kadınların güçlenmesi çerçevesini takip ediyor. Ancak burada küçük bir sorun görüyorum. Kadınlar daha çok eğitim alsın, daha çok işe erişsin, daha çok geliri olsun, daha çok dil bilsin ki ataerkil tahakküme boyun eğmesin beklentisi oldukça sınırlı bir gerçekliğe karşılık geliyor. Ya da diğer bir değişle ataerkil tahakkümün oldukça sınırlı tezahürleri ile mücadele veriyor. Bence daha güçlü bir mücadele için güçlenmeyi de birey üstünden değil de toplum üzerinden de anlayabiliriz. Tezle ilişkisi açısından anlatacak olursam çalışmam sırasında gördüm ki çalışma yaşamı literatüründe kadınların emek kullanımı haklı olarak, genellikle işçi sınıfı perspektifi ve işçi sınıfının emek kullanımı çerçevesinde ele alan değerlendiren analizler üzerinden ilerliyordu. Dolayısıyla çalışma yaşamında ataerkilliğe dair çözümlemeler, kapitalist sömürü ve tahakküme doğrudan maruz kalmış kadınlar üzerinden yapılan çalışmalarla analiz ediliyordu. Kapitalizm ile ataerkillik arasında temel bir bağlantı kuruluyordu. (Son yıllarda bu literatür oldukça değişti ve alternatif tartışmalar gündeme geldi tabii.) Çalışma yaşamındaki üst sınıf ve orta sınıf kadınlar üzerinden bu tür analizler çok da fazla yapılmıyordu. Ben de ataerkil tahakkümün tezahürlerinin farklı biçimlerini yakalayabilmek için bir başka soru sormak istedim.

Kapitalist üretim ilişkilerine dahil olmuş ve kapitalist sömürü ve tahakküm altında kalan kadınların yaşadığı ataerkil tahakküm ilişkisini biliyoruz. Peki bu kapitalist sömürü ilişkisinin olmadığı, ortadan kalktığı ya da kapitalist sömürü ilişkilerinin dönüştüğü bir başka çalışma sisteminde kadınlar özgürleşmiş mi diyeceğiz, sorusu bu durumda gündeme geldi. Burada Deniz Kandiyoti’nin bir başka bağlamda tartıştığı “kurtulmuş ama özgürleşmiş mi?” sorusu oldukça ilham vericiydi. Ve “özgürleşme” dediklerinin başka tahakküm biçimleri ile karşı karşıya kalma ve başka türlü mücadele biçimleriyle başa çıkma yöntemleri oluşturma anlamına geldiğini anlatmak gerektiğini düşündüm. Bunun üstüne diğer emek kullanım biçimlerine yönelmek istedim. Profesyoneller literatürünü okuyunca profesyonel meslek sahibi olmak meselesinde profesyonelizm ideolojisinin çok temel bir belirleyen olduğunu ve ataerkillikle kapitalizmin kurduğuna benzer güçlü bir ilişki kurduğunu gördüm.

Meslekler kendi yapılarını kurarlar

Profesyonelizm kavramını biraz daha açar mısınız?

Her mesleğin kendi ideolojisi, kendi iktidarı, kendi gücü, kendi yapısı çok temel bir belirleyen ve orada bir iktidar örüntüsü var. O iktidar örüntüsü içinde ataerkillik de onun mevcut pratikleri içinde alışık olduğumuzdan başka şekillerde işliyor.

Profesyonel meslek ideolojisi dediğimiz, çalışan kişiye, o mesleğin gereklerine uyma ve o mesleğe ilişkin becerileri insan yararına kullanma konusunda net bir sorumluluk yükleyen bir ideoloji.  Burada tabii 1930’lardan bahsettiğimizi hatırlatmalı, büyük bir savaştan sonra ülke kuran bir nesilden bahsediyoruz. Profesyonelizm çok net olarak gösterir ki meslekler kendi yapılarını kurarlar. Bir sınıf sistemi değildir ama buna benzer bir kapanma sistemidir. Kendi dilini, kendi anlayışını, kendi yöntemini, kendi içkin biçimini kurar. Örgütlenmelerini kurar. Sonra da işini nasıl yapacağına dair kararları kendinin aldığı bir güç öbeği olur. Yani baroya üye olmazsan avukatlık yapamazsın gibi. Ya da hekimlerin alacağı muayene ücretlerini Tabipler Odası’nın belirliyor olması gibi.

Aslında kamu bürokrasisi genel olarak profesyonel mesleklerin kendileri hakkında alacakları kararları tamamen kendilerine bırakır, bırakmalıdır. Toplumsal pazarlık tarihsel olarak bu yönde gelişmiş. Çünkü o bir uzmanlık alanıdır ve orada bürokrasinin gereklilikleri ya da talepleri değil mesleğin teknik, bilimsel çerçevesi önemlidir. Kamu bürokrasisi o alana karışmaz. Dolayısıyla bu çok güçlü bir iktidar alanıdır, gücünü teknik bilgi, biricik olan ve sadece o mesleğin erbabının sahip olduğu bir teknik bilimsel beceriden alır. Tabii ki bu iktidar alanının da diğer alanlar gibi ataerkillik ile ilişkili olmayacağını düşünemeyiz. Tarihe baktığımızda da örneklerini görüyoruz.  Düşünün zanaatkar aileler var. Mesela bardak yapıyoruz. Ya da kimyageriz.   O zaman aileler birlikte çalışıyor çocukların, erkeklerin ve kadınların bir görevi var o üretim ünitesinde. Birlikte yapıyorlar üretimi. Ama o üretimin dışarıda satılması, diğer insanlarla ilişki kurmak erkeklerin öncelikli görevi.  Dolayısıyla dışarı ile ilişkiyi erkekler kurduğu için dışarıda oluşan iktidar biçimini de, yani kamusal iktidarı da onların söylemi, pratikleri belirliyor. Bu ilişkiler bütünü aslında erkek deneyiminden doğru biçimlenen kurumsallaşan bir profesyonellik anlayışını kuruyor.

Kadınlar açısından profesyonelizm nasıl şekilleniyor zaman içinde Türkiye’de?

Bunun tipik bir göstergesi olarak hali hazırda o mesleğe ilişkin pek çok çalışma yürüten, bilgi ve beceri sahibi olan kadın uzun süre üniversitelere alınmıyor ve beceri sahibi olmaları belgelenemiyor. Yani o mertebe kendilerine tanınmıyor. Kadınlar o sisteme girmek için ayrı bir çaba sarf ediyor. Kadınların üniversitelere kabul edilmesi de zaten onların verdiği mücadele ile kapalı kapıları itmesi ile olmuş. Bunun örnekleri benim tezimde de çok var. Türkiye’den de çok sayıda var. Türkiye’de, 1930’larda o kapılar açık olduğu halde hem de.  Diğer bir deyişle profesyonelizmin kendisi çok eril.

Benimle görüşmeyi kabul eden kadınların anlatılarının gösterdiği Cumhuriyetin ilk yıllarının başka bir söylemsel çerçeveye sahip olması. Çalışma yaşamında o dönem Türkiye’sinde bir kadının karşı karşıya kaldığı çerçevede üç ideoloji var:  Ataerkillik, profesyonellik ve Kemalizm. Bu üçü birbiriyle nasıl ilişkileniyor, ilişki ağları nasıl kuruluyor bunu görmeye çalıştım. Böylece ataerkilliğin ilişki biçimlerine ve nasıl işlediğine dair farklı çerçeveleri görme imkanı buldum. Zaten de temel amaç buydu.

Kendi projelerine kocasının ismini yazanlar

Peki ataerkillikle nasıl bir ilişkilenme gördün tezinde?

Ataerkilliğin hareketlerini, tahakküm ilişkisini nasıl kurduğunu belirli çerçeveler içinde açıklamaya çalışmak bana çok kısıtlayıcı geliyor. Fabrikada da, özel alanda da, yönetim kurulunda da ortaya çıkabilir.  Kadın eğitim aldı, meslek sahibi oldu, ilerledi mesleğinde, maaşı var, statüsü iyi. Ama yine de “üstündeki çiçekli elbise ne güzelmiş” diye laf yiyor. Yani bu kadın tıp profesörü olmuş, jinekolojik muayene de hocası tarafından aşağılanıyor. Ya da doğum yaptığının 3. gününde ameliyata çağırılıyor. Erkek kadını kurumsal ilişkilerde alt edemediğinde doğrudan “yavrum, güzelim, kardeşim, güzel kızım, tatlı kızım” baba, koca, tacizci rollerine bürünerek çerçevelendiriyor.  Böyle bir sürü hikâye var.  Kendilerinin yaptığı projelere kocalarının ismini yazarak; üstüne bir daha asla o kıyafeti ve benzeri bir kıyafeti giymemesi gerektiğini öğrenip giyimini değiştirerek; sağlığını tehlikeye atacak kadar fazla çalışarak;  kendini var edebilmek için hemen doğumdan sonra çocuklarını ailesine bırakıp haftada bir gün ziyaretlerine giderek baş ediyorlar bu durumla.

Kapitalizmde çalışma ilişkilerindeki gerilim ve bu gerilime dair yapılan açıklama kapitalizmin ataerki ile nasıl birlikte işlediğine dair. Ancak Türkiye’de özellikle erken Cumhuriyet döneminde profesyonel kadınlar söz konusu olduğunda bu açıklama işlemiyor. Orada başka bir sosyalleşme var. Dolayısıyla alıyoruz, ataerkillik, kapitalist sömürü ilişkileri, çalışma ilişkileri gibi çerçevelerin yanına profesyonelizimi de koyuyoruz. Profesyonelizmin, literatürde açıklanan biçimleri ile Türkiye’deki işleyişi arasında da temel farklar var. Türkiye’de “tabandan oluşan” değil ama büyük oranda “tepeden kurulan” bir profesyonel meslekler alanı var. Kemalist dönemin “kurucu”  çabalarından biri de profesyonel meslekleri oluşturmak olmuş. Cumhuriyetin ilk dönemleri açısından, profesyonelizm de tek başına durumu açıklamaya yetmiyor. Kapitalizm ataerkillik ilişkisindeki bütün açıklamaları koyuyorsun; hiçbiri bu kadınların yaşam deneyimlerini anlatamıyor. Profesyonelizm literatürünün önerilerini koyuyorsun,  bu sefer de bu kadar çok sayıda kadının meslekler alanına girmesini açıklayamıyorsun.

Sürekli olma hali olarak ataerki

Peki bunlar belirli meslekler mi?

Yüksek profesyonel meslekler üstünden baktığım için diğer alanlar üstünden çok bir şey söyleyemem. Hukuk, mimarlık-mühendislik, tıp, eczacılık ve tabi öğretmenlik. O dönemde çok yoğun bir şekilde, çok fazla öğretmen yetiştiriyorlar. Daha çok temel yönelim hukuk sisteminin kurulması. Sonra imar çok önemli alanlardan biri: şehir planlama,  mimarlık-mühendislik alanları önem kazanıyor. Bunlar çok desteklenen alanlar. Çok fazla yurtdışına öğrenci gönderiliyor kadın erkek. Tıp her zamanki gibi öncelikli bir alan ve sağlıkla ilgili diğer meslekler de destekleniyor.

Diğer yandan sınıfsal ilişkiler açısından da kadınlar ile erkekler arasında bir tercih söz konusu gibi görünüyor. Kemalizm alt sınıftan erkeklere siz gelin demiyor. Üst sınıf erkekler ya asker oldukları ya kurucu siyasette yer aldıkları ya da savaşta hayatlarını kaybettikleri için ülkedeki profesyonel meslek erbabı açığını karşılamaya yetmiyor. Bu durumda erkek akıl bu kez ataerkillik ile sınıf arasında bir seçim yapıyor ve üst sınıf kadınlara gidiyor. Üst, orta sınıf kadınların profesyonel mesleklere girmeleri de doğrudan egemen tarafından destekleniyor, cesaretlendiriliyor.  Buralar kadınlara açılıyor, kadınlar buralara yönlendiriliyor. Öyle ki dört senelik hukuk eğitiminin diplomasını üç senede verip gönderiyorlar.

Yani burada mesleklerde kadın erkek eşitliğini kurayım gibi bir temel amaç olduğunu düşünmek naiflik olur. Dil bilen, hesap kitaptan anlayan, temel sınıfsal değerleri taşıyan kadınlar sahaya davet ediliyor. Sınıfsal bir tercih meselesi oluyor. Bir avantaja dönüşüyor onlar açısından. Dolayısıyla ataerki ve Kemalizm başka bir pratik örüyor. Bu durumda az önce sözünü ettiğim çerçevede profesyonelizmin eklenmiş olması da süreci açıklamaya yetmiyor. Bu sefer dönemin, niteliklerini oluşturan sosyal politik çerçeveyi de ekliyorsunuz. Ben buna çağcıl bir çerçeve dedim tezimde.

Özyaşam deneyimleri çok şey anlatıyor

Ataerki nasıl işliyor bu durumda?

İşte böyle bir durumu açıklamak için ataerkiyi bir “sürekli oluş”, “olma hali” olarak anlatmak gerektiğini, yapı değil de yapılanış olarak gördüğümüzde olan biteni kolayca tespit edebileceğimizi düşündüm. Benim küçüklüğümde Değiş Tonton diye bir çizgi film vardı. Amorf yaratıklar vardı “Değiş tonton” deyip, değişiyordu. Ortama göre değişebiliyordu. Bu yetenekleri her zaman onların hayatını kurtarıyor, çözümler yaratıyor ve yeniden güçlü hale gelmelerini sağlıyordu.  Ataerkillik de sürekli bir başka sistemin bir başka kabın içine girip onun formuyla ve onun araçlarını kullanarak kendini yeniden var edebilen bir yapı.

İki nosyon üzerinden tanımladım. Birincisi pratik nosyonu.  Bu pratik Kemalizm olabilir, profesyonelizm olabilir. İkisi birden olabilir. Faşizm olabilir, komünizm olabilir. Pek çok şey olabilir.  Diğeri ise tezahür nosyonu. Burada ataerkilliğin çağcıl bir şey olduğu, somut bir gerçek ve formdan çok ideolojik bir sürekli yeniden yapılanış olduğu düşünceleri var. Ben bunları teorik öneriler olduğu kadar politik ve stratejik bir yaklaşım olarak da görüp yazmayı ve savunmayı önemsedim.  Ataerkillik tezahür eden niteliği ile içinde bulunduğu pratiğin (dönemin, iktidar ilişkilerinin sosyal ve politik yapının), diliyle yaklaşımlarını kullanarak ortaya çıkabilir.

Ataerkilliği böyle anlayınca kim daha fazla tahakküme uğramış tartışması, kimin deneyimi daha önce ele alınmalı yarışması, sizin ataerkilliğiniz bizim ataerkilliğimiz meselesi hatta çok moda olan kesişimsellik meselesi de içerilmiş oluyor. Bağlamı hem hesaba katıyor ama hem de kimseyi ayrıştırmaya neden olmayacak bir biçimde ele alıyoruz. Ataerkil tahakkümle bütüncül bir mücadele için daha geniş bir zeminimiz oluyor. Kadın hareketi için de daha geniş bir ortak zemin kazanabiliyoruz diye düşünüyorum.

Belki bugün Türkiye’nin, en temel imar planlarını yapmış olan şehir bölge planlamacılardan biri ile görüşmüştüm. Kocası da kendisi gibi şehir plancıydı. Diyordu ki “ben hazırlıyordum, birlikte çalışıyorduk projeleri. Ben evdeydim. Kocam dışarıda. Bana dedi ki sen götürme, savunamazsın projeleri.  Sen gidemezsin, en iyisi ben gideyim. Ben savunayım.” Bunu bu kadınlar, 80 yaşlarında bir gün birisi onlara sorduğu için anlatıyorlar.

Bu kadınlar kendi yaptıkları işten o kadar emindiler ki, bunun hayatlarına kattığı tatmin ve mutluluk duygusu da çok güçlüydü. Bir yandan da, istediklerini tam olarak yapamamanın verdiği burukluk da vardı.

Literatürde sıkça rastlıyoruz, “ulusu kuran kadınlar, Türkiye’yi var eden kadınlar, bir Cumhuriyet onların elinde yükseldi” gibi ifadelere. Bunu soruyordum onlara ve diyorlardı ki “meslek önce gelir.” “Benim mesleğime o sırada Türkiye’nin bilmem ne şehrinde değil de Zibamwe’nin bir şehrinde ihtiyaç duyulsa, oraya git deseler öncelikle oraya giderdim.” Bu beni çok etkiledi. Ben bu mesleğin sahibi olduysam hizmeti sunmak benim varoluşumun ana noktası, diyorlardı. Türkiye’de çalışmak zorunda değildim, diyorlardı.

Görüşme yaptığım kadınlardan birisi şöyle bir ifade kullanmıştı bir konuşmamızda. “Bu mesleği çok zor elde ettim, sevmek hakkımdır.” Bakın sevmek diyor. Sevmek… O kadar dramatik, o kadar anlamlı bir şey ki. Sevmek hakkımdır ile ilgili bir hikâye daha. Kadınlardan bir tanesi tıp okuyor, alan seçecek. “Jinekoloji seçtim, kadınlarla çalışmak istediğim için” diyor. Ben tabii ki şöyle düşündüm. Sürekli kadın hastaları olacak ve rahat edecek, daha iyi hissedecek. Ama sözlü tarih anlatılarında, dönemi koşullarını, kendi içinde yaşadığınız dönemi ve anlam dünyanızı oluşturan çerçeveyi iyi tahlil etmeli ve anlatıya bir anlam yüklemeden bunu anlatının sahibine sormalısınız. Ben de öyle yaptım, Siz dedim “niye bunu istiyorsunuz?”, “Gördüm ki kadınlar erkek jinekologlara gitmedikleri için ölüyorlar” dedi. “Ben kadın olarak jinekoloji yapmalıyım.” O kadar net ki: “mesleğe sahibim, nerede ihtiyaç varsa onu bulmalıyım, bilgimi ve becerimi o insanlar için kullanmalıyım” Çünkü profesyonellik ideolojisi bunu gerektiriyor. O meslek içinde sosyalleştiği ve eğitildiği dönemde kendisine yüklenen anlam kodları bunlar. Ama bir yandan da eril de bir şey. Ataerkillik nedeniyle jinekolog olmak öncelikli oluyor. Ataerkillik nedeniyle kadınlar erkek doktorlara gidemiyor. Ataerkilliğin olmadığı, yaşanmadığı bir ortamda belki de psikolog olacaktı.

İsteğim bu çalışmayı bir de 40 yaşlarındaki yaparak, mesleğe yeni girmişlerle karşılaştırmak. Çünkü her şey değişiyor şimdi. Profesyonelizm kapitalizm ile çok fazla iç içe ve sömürge ilişkilerinden çok daha fazla etkileniyor.

Meslek mi Kemalizm mi meselesine gelince bu ilişkiyi şöyle ifade edebilirim. Ülkeye hizmet, mesleğin gereği ama öyle bir dönem öyle bir yaklaşım, öyle bir destekleme, öyle yoğun bir beklenti ve teşvik olmasaydı, bu kadar kendilerinden vazgeçerler miydi yorumlama meselesi. Bence geçmezlerdi.

Kadınların hemen hemen hepsi, bir dönem meslekten ayrılmışlar. Sadece evlenmemiş olan ve çocuksuz kadınlar ayrılmamış. Bir de çocuğunu tamamen bırakan kadınlar. Ama çoğu belli dönem ayrılmış. Hamileyken kamusal alanda bulunmak istememişler. Çok mu özgürleşmiş bu kadınlar, özgürlük ne burada? Bence özgürleşme kendi istediğini, kendi arzu ettiğini ve kendi sahip olduklarını seferber edebilme. Zaten bütün bu anlattığım şeyler özgürleşmeme anlarının göstergeleri.

Kendisi de tıp doktoru, doğum yapmış, doğumdan sonra zaten nasılsa çalışamaz, diyen üstleri tarafından daha fazla nöbet konuluyor görüştüğüm kadınlardan birine. Çalışamadığını göstermek için mobbing uyguluyorlar. Kadınların yaratılan zorluklarla ekstradan mücadele etmesi gerekiyor.  Kendi meslektaşlarından mesela giyim kuşamları ile ilgili yapılan şakalarda, cinsiyetleri ile doğrudan kendilerini kadın olduğunu hissettiklerinde, kendilerine “sen bir kadınsın ve cinselliğin erkek cinselliğinin kontrolü ve ilgisine maruz” anlamına gelecek ifadelerle karşılaştıklarında ataerkillik tezahür ediyor. Ya da mesleğin bir giyinme şekli vardır böyle giyinmek zorundasınız dendiğinde… Erkeğin pantolon olmayan hali işte döpiyes gibi son derece kapalı, resmi,  kendilerini saklayan, tercihlerini gizleyen şekillerde çıkıyor. Hamile olduklarında kamusal alanda bulunmak istememelerinde çıkıyor ataerkillik.  Kendi eserlerine kendi isimlerini veremediklerinde, istedikleri mesleği seçemediklerinde, sınıfta, okulda, derste arkadaşları ile ilişkilerinde, sınavlarda ortaya çıkıyor. Öğretmenlerinin yönlendirmesinde, mesleği seçerken anne-babalarının yönlendirmesinde.

Buralarda işte beni heyecanlandıran şeyler öz yaşam deneyimine gittiğimizde literatürün ve teorinin söylediklerinden ya da daha yaşam deneyimi üzerinden yapılan analizlerin bize söylediklerinden çok farklı gerçeklerle karşılaşıyor olmamız.

Çok teşekkürler bu keyifli sohbet için.

Tezin tamamına ulaşmak isteyenler için linki de burada paylaşalım: https://etd.lib.metu.edu.tr/upload/12605746/index.pdf

Pin It on Pinterest