Feminist kadın işçilere ihtiyacımız var

Necla Akgökçe    nakgokce@gmail.com

Genel İş’in Kadıköy Şubesi seçimlerinde Mor Liste ile adlarını duyurdular. Grevde en öndeydiler ve imzalanan toplu sözleşmede kadınlar için devrim niteliğinde maddeler kabul ettirdiler. Eşit temsil konusunda kararlılar ve beklemeye tahammülleri yok. Bir Mayıs öncesinde sürecin mimarlarından AYŞECAN AY’a kulak veriyoruz.  

Genel İş Sendikası son dönemlerde kadın üye sayısını artıran sendikalardan biri oldu. Buna rağmen özel günlerde çıkan raporlar dışında sendikanın bir kadın politikası ve yapısı yok. Siz Kadıköy Şubenin genel kurulunda mor liste ile çıkıp feministleri heyecanlandırdınız, çıkışınız kamuoyunda da ilgi uyandırdı. Nasıl doğdu bu fikir? O süreci biraz anlatabilir misiniz?

Aralık 2019’da yeni şube yönetimini seçmek için olağanüstü seçim yapılacaktı. Seçime girecek aday listelerin yönetim kurulları her zamanki gibi silme erkeklerden oluşuyordu. Ahvâl-i âdiye, malum. Biz bu tabloya başka her yerden aşinayız. Sendikalar da mevcut ataerkil düzenin kalelerinden biri yalnızca. Biz 696 sayılı KHK ile belediye şirketine geçirilen eski taşeron işçiler ve KHK sonrası işe alınan işçiler olarak sendikalı olma hakkını ancak 2018’de elde ettik aslında. Kabaca söylemek gerekirse 600’ü kadın 2300 işçiyiz. Taşerona son verme iddiasındaki bu KHK ile hepimiz büyük hak kayıpları yaşadık. Bu da sendikadan, DİSK’ten beklentilerimizi yükseltti. Çalışma ve yaşam koşullarımızın iyileştirilmesini, adalet ve eşitlik taleplerimizi önce sendika çatısı altında dile getirmeyeceksek nerede getireceğiz? Fakat dertlerimizin, sıkıntılarımızın dile getirilmesi için temsil edilmemiz gerek ve gördük ki biz temsil edilmiyoruz. Kendi kendimizin sesi olmak zorundayız.

Salt kadınlardan oluşan Mor Liste, salt erkeklerden oluşan aday listelerin karşısına işte buna işaret etmek amacıyla çıktı. Bir seçim yarışının, oy hesabının ötesinde söyleyecek sözümüz vardı. O seçime girerek “Biz varız” dedik. Diğer bir deyişle o seçimde yönetime gelmek gibi bir düşüncemiz yoktu, seçime girmemiz bir fikrin ifadesi, bir meydan okumaydı. Yerine de ulaştı.

Mor Liste’nin size ne tür dönüşleri oldu, sendika erkekleri bu süreçte nasıl davrandılar iyi ve kötü yöndeki dönüşleri anlatabilir misiniz?

Açıkçası Türkiye sendikal hareketinin tarihinde daha önce hiç duyulmamış, özgün, yaratıcı bir şey duymadık. “Sınıfı bölüyorsunuz”, “Cinsiyetçilik yapıyorsunuz”, “Arkanızda erkek aklı var”… Bilindik şeyler. Kadını işçi olarak, dolayısıyla işçi sınıfının aslî bir bileşeni olarak görmeyen; kadının aklını, iradesini küçümseyen, hatta yok sayan; onlarca erkeğin bir araya gelerek işleri “bildiği gibi” yönetmesini yadırgamayan erkeklerin serzenişi.

Elbette gelen tepkilerin saldırganlığıyla tepkiyi gösterenlerin kaybedecekleri arasında doğru orantı vardı. Sendika bürokrasisinden o veya bu şekilde çıkar sağlayanlar kendilerini daha çok tehdit altında hissetmiş olmalı. Haksız da sayılmazlar. Evet, bu kokuşmuş düzeni tehdit ediyoruz. Her kim, hangi düzen, eşitsizlikten besleniyorsa eşitlik talebi karşısında dehşete kapılması doğal.

Öte yandan tablo bu kadar karanlık değil. Mor Liste’yi fikir aşamasından itibaren destekleyen erkek arkadaşlarımız da bize güç veriyor. Onların gösterdiği dayanışma bizim için çok kıymetli. Feminizmi yüzde yüz içselleştirmiş erkekler görmeyi beklemiyoruz zaten. Erkek egemen bir toplumda sırf erkek olmaktan kaynaklı sahip olduğu, içine doğduğu ve dolayısıyla kanıksanmış imtiyazlarının farkına varabilen, daha doğrusu bunlarla yüzleşip hesaplaşmayı göze alabilen arkadaşlarımız var. Zaten kıymetli olan da, seçmediğiniz bir eşitsizlikten faydalanmaya devam etmemeyi seçebilmek. Kolay iş değil, her an emek vermeyi gerektiren bir çaba. Her söze, her edime sinmiş bir şeyden bahsediyoruz. Dolayısıyla kendini politik olarak yeniden kurmak anlamına geliyor.

Toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sırasında şube yönetiminin bile kullandığı dilin biraz değiştiğine şahit olduk. Meseleyi özümseyip ikna olduklarından değil fakat henüz yalnız şeklen de olsa kullandıkları dili değiştirme ihtiyacını duymuş olmaları bile azımsanamayacak bir kazanım.

Kadın erkek tüm çalışanlara ücretsiz kreş

Feminist tarihçiler, bir tarihsel dönemde ve olayda erkeklerin yararına veya zararına olan şeyin, kadınlar için aynı anlama gelmeyeceğinin altını çizerler.  Kadıköy Grevini takip eden toplu sözleşmede kadın işçi hakları ve kazanımları açısından ciddi adımlar atıldığını gördük, nedir bu kazanımlar kadın işçi yaşımı açısından ne anlama geliyor? 

Öncelikle işveren ve sendika, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı mücadelede ortak sorumluluk sahibi olduğunu kabul ederek İstanbul Sözleşmesi ilkelerini gözetmeyi, bu doğrultuda hareket etmeyi taahhüt etti. Türkiye sözleşmeden geri çekilse dahi bu ilkesel taahhüt geçerliliğini koruyacak. Bu hususta şüphe olursa takipçisi biz olacağız. Sonuçta bu sözleşme metni, ülkelere uluslararası düzeyde hesap verme sorumluluğu yükleyen bir metin. Mevcut iktidar veremeyeceği, vermeye de yanaşmadığı kadar yüklü bir hesap olduğu için yan çiziyor. Kadıköy Belediyesi’nin ve DİSK’e bağlı bir sendikanın sorumluluk almaktan, hesap verebilir olmaktan aynı şekilde kaçmaya çalışmayacağını düşünüyoruz. Daha şimdiden TİS’teki bu maddeyi referans almayı gerektiren durumlarla karşılaşıyoruz maalesef.

Çok önemli bulduğumuz kazanımlardan biri ise istihdamda toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik ücretsiz kreş hakkı oldu. Belediyeye ait kreşlerden yalnızca kadın çalışanlar, indirimli bir ücret karşılığında yararlanabiliyordu. Biz indirim pazarlığı yapmayı reddettik, bunun ücretsiz bir hak olduğunu ve kadın erkek herkesi kapsaması gerektiğini söyledik. Yeni inşa edilecek belediye binasında kadın erkek tüm çalışanların 0-6 yaş aralığındaki çocuklarının ücretsiz yararlanacağı bir kreş olacak.

Çocuk bakımı yalnızca kadının sorumluluğu olmadığı için babalık izni üzerinde de durduk ve 15 güne çıkardık. Ayrıca kadınlar hamilelikleri süresince doktor kontrolüne gittikleri günlerde ücretli izinli sayılacak. Doğumdan sonra yasal mevzuata ek olarak işverenin verdiği izni de altı haftaya çıkardık.

8 Mart’larda da izinli sayılacağız. İşi aksatabileceği durumlarda bu izni, takip eden bir hafta içinde kullanabileceğiz. Regl izni daha da önemli bir kazanım. Her ay puantaja işlenecek bir günden ibaret olduğu için korkulduğu üzere (!) suiistimal edilebilecek pek bir tarafı yok. Açıklamalı bir izin formu doldurmak gerektiğinden şu an için uygulamada biraz sorun yaşanıyor ama zamanla rayına oturacağına inanıyoruz.

Mobbing vakalarına bakacak beş kişilik Mobbing Kurulu’nun yarıdan çoğunun erkeklerden oluşamayacağı da sözleşmeyle bağıtlandı. Aynı şekilde, cinsel taciz ve cinsel saldırı vakalarına bakacak beş kişilik disiplin kurullarının da çoğunluğu erkeklerden oluşamayacak. Çok basit gibi görünüyor. Hâlbuki bu madde görüşülürken hâlâ “Kadın beyanı esastır” tartışılıyordu. 2020 yılında bir toplu iş sözleşmesine bunu yazdırmak için ısrar etmemiz gerekti.

Eşine ve çocuğuna şiddet uyguladığı tespit edilen işçiye yönelik uygulanacak idari ve mali yaptırımlar ise Disiplin Kurulu tarafından kararlaştırılacak. Kurul, işçinin ücret ve sosyal haklarının yüzde 50’sini ilgili işçinin yazılı muvafakatını alarak eşine ödenmesine de karar verebilecek. Aile içi şiddete maruz kalan kadın çalışanların korunması ve barınması için de işveren destek sağlayacak.

Bunlara ek olarak biz, erkek şube yönetimi tarafından atanmış bir kadın komitesi ve yine “birlikte rahat çalışabilmek için” atayacakları bir kadın sözcü yerine tüm karar alma mekanizmalarında kadın kotası, yani eşit temsil talebinde bulunmuştuk fakat bu talebimiz daha en başta reddedildi maalesef.

Kadınları dışlayarak sınıfı zayıflatıyorlar

Bu süreçte kadın kazanımları niye bu kadar az göründü,  bu konuda sendikal politikalar ve sol politikalar bağlamında neler söylemek istersiniz? Erkeklerin çıkarları niçin hep genel çıkarlar olarak görülüyor? Biz ne zaman kadın kazanımlarının da bir sendika için kazanım olduğunu kabul ettireceğiz, erkeklere?

Kadın hâlâ işçi olarak görülmediği için ne yaşadığı sorunlar işçi sorunu, ne de elde ettiği kazanımlar kazanım kabul ediliyor. Keyfini sürdükleri ayrıcalıklarını görmemeyi seçen erkekler kadınların hak taleplerini her zaman “ayrıcalık” talebi olarak nitelendiriyor. Örneğin, park ve bahçelerde çalışan kadın erkek tüm işçilere iş giysisi olarak erkek giysisi verilmesi eşitlik olarak görülemez. Bu örnekte eşitlik, kendi bedeninize uygun iş giysileri içinde eşit rahatlıkta çalışabilmektir. Bu örneğin, aynı değil eşit olma, farklı ve eşit olma meselesini çok iyi somutlaştırdığını düşünüyoruz.

Elbette sendikaların erkek egemen yapısının tarihteki izlerini sürmek mümkün. Sendikacılık, sanayi devrimi sırasında kömür madenlerinde, limanlarda, fabrikalarda gelişiyor. İşçileri ağırlıkla erkek olan bu işkollarının sendikaları kadınları şiddetle dışlıyor. İşverenler kadın işçileri daha ucuza çalıştırdıkları için ücretlerin düşmesinden kadınlar sorumlu tutuluyor. Dahası kamusal alanda varlık gösteren, ekmeğini kazanan kadın, erkeğin hane içindeki konumunu tehdit ediyor. Endüstriyel kapitalizmde “aile reisi” erkek çalışıp eve ekmek getirir, kadın ise ücretsiz eviçi emeğini seferber ederek o iş gücünün sürdürülebilirliğini sağlar ve aile kurumu içinde, iş gücüne katılacak yeni bireyler yetiştirir. Feminizmin ilk dalgasının bu eril tahakküme tepki olarak yükseldiğini biliyoruz zaten. Eşit işe eşit ücret, eşit temsil daha o zamandan yükseltilen taleplerdi. İkinci dalga feminizm, kadının hem işte hem aile içinde çift vardiya çalıştığı gerçeğini vurguladı, “özel alan politiktir” dedi. Ev işlerinin tartışmaya açılması biraz ağır gelmiş olacak, kendini sol siyaset içinde konumlandıran pek çok erkeği de o aşamada kaybettik. Yazık ki ataerkilliğin sol ve sağ siyaseti nasıl dik kestiğini her gün her an deneyimliyoruz.

Kısaca bu süreçte duyduğumuz “Sendikaya renk katıyorsunuz” sözünün sanayi devrimine uzanan bir tarihi var ve en az kendileri kadar işçi olduğumuzu anlatabilmek biraz daha vakit alacak gibi duruyor. Kadınları dışlayarak, emekleri değersizleştirerek sınıfı asıl kendilerinin zayıflattığını görmeleri gerekiyor.

Yönetimlere yansımayan kadın üye artışı

Size yetki verip sendikada kadın politikası konusunda istediğinizi yapın deseler (bu pek olmaz ama), ilk olarak nereden başlamak istersiniz?  Bir sendikada kadın politikası ve kadın yapıları nasıl oluşturulmalıdır, bu konuda düşünceleriniz neler?

Biz bu yetkiyi hâlihazırda talep ediyoruz. Kadın komiteleri/komisyonları bugüne dek imkân bulabildikleri ölçüde etkili olabilmişler fakat bunun artık ilerisine geçilmesi gerekiyor. Biz, kadınların yalnızca sendikalarda değil hiçbir örgütlenme biçimi içinde ayrı yapılara sıkıştırılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Söz konusu yapılar esasen tam da dediğiniz gibi erkeklerin çıkarlarının genel çıkarlar kabul edilmesinin bir uzantısından başka bir şey değil. Erkekler bu tür yapıları çoğunlukla bir temsil yanılsaması yaratmak amacıyla kullanıyor. Oysa kadınların sorunlarını gerçekten kendi sorunları olarak gören herhangi bir örgüt neden bu sorunların tespiti ve çözümüne yönelik yapı içinde ayrı bir yapı kursun? Aynı şekilde LGBTİ+’ların yaşadıkları sorunlar hepimizin sorunuysa neden komisyonlara sıkıştırasınız? Sorun patriyarka ve bu hepimizin sorunu. Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddet örgütlerin özel günlerde değinip rafa kaldırabilecekleri tali bir mesele değil. Diğer tüm eşitsizlikleri besler nitelikte, dolayısıyla buradan hareketle getirdiğimiz eleştiri aslında muktedirin üzerine basarak, ezerek, yok sayarak kendini var ettiği her kesimle dayanışmayı içeriyor.

Sendikalarda toplumsal cinsiyet eşitliği ve temsil meselesi üzerine yapılmış araştırmaların, yazılmış yerli ve yabancı akademik makalelerin pek çoğu bu duruma işaret ediyor. Eşitlik ilkesinin benimsendiği ve hayata geçirildiği örgütlerde belirli kesimlere yönelik ayrı yapılar kurulmasına ihtiyaç duyulmuyor. Dahası pek çok işçi sendikası ve konfederasyonu, elbette müthiş bir direnç eşliğinde, katın kotası uygulamasına geçmiş veya geçmekte. Başka türlü ayakta kalamayacaklarını biliyorlar. Yalnızca kadınlara değil tüm üyelerine eşit temsil hakkı tanımadıkları müddetçe üye, dolayısıyla aidat geliri ve de itibar kaybetmeye devam edeceklerini görüyorlar. Var olma iradesi, iktidarını paylaşmama direncine ağır basıyor.

Türkiye’deki eğilimler de bu yönde bir gidişatın kaçınılmaz olduğunun sinyalini veriyor. Kayıtlı işçilerin üçte biri kadın fakat sendika yönetimlerinde bunun bir karşılığı yok. Sendikalı işçiler arasında erkeklerin oranı kadınlara oranla hâlâ fazla fakat kadınların sendikalaşma oranı hayli yüksek. Sendikaya üye olan kadınların, daha doğrusu her üyenin her ay aidat ödediği örgütten kendi haklarını gözetip savunmasını beklemesi çok doğal.

Bunun için de yönetim dahil tüm karar alma mekanizmalarında, en az kadın üye oranında, mümkünse yüzde elli oranında temsil edilmek istiyoruz. Kota uygulaması çeşitlilik arz etse de temelde kadınların birbirine el vermesi, sendikacılık deneyimi olanların yeni gelenlere deneyim ve bilgi aktarması üzerine kurulu.

Konfederasyon başkanımızın kadın olması hiç şüphesiz bizi mutlu ediyor fakat fiiliyatta değişimin önünü açacak olan, örgütün tamamına yayılmış olmak. Örneğin, geçtiğimiz TİS sürecinde kadın temsilciler olmasaydı kreşin ücretsiz bir hak olduğu asla dile getirilmeyecek, çalışanlar daha yıllarca bu hizmeti ücret karşılığında almaya devam edecekti. Biz bunu ilk dile getirdiğimizde bize söylenen bunun herkesi ilgilendirmediği oldu. İşte biz o “herkes” olabilmek için eşit temsil edilmek zorundayız. Bu konuda yapılan çalışmalar da bunun şu an için başka bir yolu olmadığı konusunda birleşiyor. Kadın kotası yeterli değil ama gerekli bir adım.

Önümüz bir Mayıs Sendikalar bir Mayıs bildirilerini, taleplerini birer ikişer yazdılar, kadınlar yine bir iki satır yer aldılar bu metinlerde… Sizce pandemi sürecinde özel olarak sizin sektörde ve genel olarak işçi kadınların yaşadıkları en önemli sıkıntılar neler ve kadınların 1 Mayıs talepleri neler olmalı?

Biz 1 Mayıs’ta kendi konfederasyonumuz DİSK’ten farkını ortaya koymasını, devrimciliğini göstermesini istiyoruz. Genel başkanı kadın olan devrimci bir işçi konfederasyonu toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda öncü bir rol üstlenmeli ve uygulamaya kendinden başlamalı, üye sendikalarını da bu yönde harekete geçirmeli. Elinizde yeterli güç yoksa söz üretmek elinizden gelen en iyi şey olabilir ama güç sahibi olup söz üretmekle yetinmek kabul edilemez. Sloganlardan, kınamalardan, kutlamalardan fazlasını hak ediyoruz. İçinde yer aldığımız kurumlar etki etme kapasitesine sahip kurumlar. Kendilerini karşısında konumlandırdıkları zihniyetten gerçekten farklı olduklarını gösterme fırsatları var. Örneğin kadın erkek tüm işçileri kapsayan ücretsiz kreş hakkı, yalnızca işçi kadınların değil, erkek işçilerin çocuk bakmak için evde kalan partnerleri dahil yüzlerce kadının, emsal teşkil edip yaygınlaşırsa binlerce kadının hayatını doğrudan etkileyecek. Keza bir türlü kabul edilip uygulamaya koyulamayan eşit işe eşit ücret. Ya da grev sürecinde karşımıza çıkan (olmayan) grev fonu meselesi… Kısacası DİSK, gündelik çalışma koşullarımızdan, işverenle müzakere masasında otururken sahip olduğumuz pazarlık gücüne kadar pek çok konuda baskı kurup değişime önayak olabilir. Beklentimiz bu yönde.

Makbul kadınlarla bu iş olmaz

Feministler kadına yönelik baskı ve şiddet karşısında hükümet politikalarına kitlesel eylemliliklerle anında tepkisini koyuyor ve ses getiren eylemler yapıyor.  Ama bazı sendikalarda “ben feministim” demek bile sorun oluşturuyor. Sizce sendikal hareketle feminist hareket arasında nasıl bağ kurulabilir, ya da eşit ilişki ve etkileşim için neler yapmak gerekir?    

Değindiğiniz bu nokta bizce meselenin özünü oluşturuyor. Eşitliğe inanmayan, iktidarını kaybetmekten korkan sendika erkeklerinin risk almadan demokrat görünebilmek için kendileri gibi düşünen kadınları atayıp atıl kalmasından memnun oldukları komiteler kurmaları ile bu iş yürümez. Dediğiniz gibi feminizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan, kadını ailedeki anne rolü dışında düşünemeyen, cinsel taciz vakalarında kadını suçlayan “makbul” kadınlarla olmaz. İşçi kadınları tabandan örgütleyecek feminist öncü işçilere ihtiyacımız var. En başta işçi kadınların rahatlıkla erişip sıkıntılarını aktarabilecekleri ve çözüm için yüzlerini dönebilecekleri işçi temsilcisi kadınların sayısını artırmalıyız. Toplu iş sözleşmesi müzakerelerine etkin bir şekilde dahil olmalıyız ki daha eşitlikçi sözleşmeler imzalansın. Aynı şekilde disiplin kurullarında yer almalıyız. Son kertede ise gerek sendika yönetimlerini gerekse konfederasyonları eşit temsil konusunda zorlamalıyız. Kademeli veya kısmen de olsa bu sisteme artık geçmek zorundayız. Yoksa bundan 50 yıl sonra da kadın beyanı tartışıyor olacağız. Bizim o kadar tahammülümüz kalmadı.   

Pin It on Pinterest