Paşabahçe cam işçiliğinden sendikacılığa: İşte Ayşe’nin hikâyesi

Ayşe Yanık – Nuran Gülenç        nurangulenc@gmail.com

Ayşe’nin hikâyesi de tıpkı o dönemde yaşamış, mücadele etmiş diğer kadınların hikâyelerindeki gibi ayrımcılığın, haksızlığa uğramanın, terk edilmişliğe, yalnızlığa rağmen dimdik ayakta durmanın hikâyesi. 60’ını aştığı şu günler, düşlediği hayattan oldukça farklı fakat sevdikleriyle mutlu, geçmişine dönüp bakmak için hatırlamak ve anılarıyla yüzleşmek için doğru bir zamanda… 

Ojeli tırnakları, özenle yapılmış makyajı, saçıyla ve rengarenk fularıyla, hayat dolu enerjisiyle bizi hemen sarıveren bir kadın Ayşe. Tanıklarının ve başrol oyuncularının hayatta olduğu bir yaşanmışlık onunkisi. Köprünün altından çok sular akmış olsa da acısı ve kederi yürekte gizli bir hikâye. Onun hikâyesini konuşmak, onun deyimiyle eski defterleri açmaktır, kelimesi kelimesine. Ayşe anılarını, yaşadıklarını fırsat buldukça yazıyor. Onu dinledikçe, erkeklerin hâkim olduğu sendika mücadelesinde var olmaya, tutunmaya çalışan birçok kadına değecek, onların deneyimlerini acı-tatlı hatırlatacak bir yaşanmışlık çıktı karşımıza. Ayşe’ye kulak veriyoruz…

“Yazmasam deli olacaktım’’ der Sait Faik. Ben, Ayşe, Karadenizli bir ailenin kızıyım, 70’li yılların ortalarında babamın da çalıştığı Paşabahçe Şişecam Fabrikası’na boya ve süsleme işçisi olarak girdim. Dostlarımızın söylediğine göre, o zamanlar, ele avuca sığmayan, çalışkan, başarılı bir genç işçiydim. Bir gün sendikalı bir arkadaşım bana şöyle dedi: -Ayşe senin sendika temsilcisi olmanı önereceğim. Kabul ettim. Liseden ayrılmıştım ama genel kültürü yüksek bir kadınım. O zamanlar İKD’de (İlerici Kadınlar Derneği) faal çalışma yapıyordum, iki senelik işçiydim. 21-22 yaşlarındaydım. Kadın hareketinde çalıştığım için sendikal hareket bana çok daha kolay gelmişti; işçi olmayan kadınlarla uğraşmak her zaman daha zordu.

İşçi temsilcisi seçildim

Toplantılara katılır, insanlara, işçilere nasıl ulaşacağımızı konuşurduk. Nihayetinde iyi bir yol haritası çıkardık. Türk-İş içinde örgütlüydük ve Kristal-İş olarak en güçlü sendika birimini biz kazandık. DİSK ile omuz omuzaydık ve o zamanlar DİSK çok güçlü bir sendikal hareketi temsil ediyordu ve bizi destekliyordu. Sendika yönetimini içerideki muhalifler olarak kazandığımızda, beni işçi temsilcisi seçtiler. Bir gün, 50 yaşın üzerinde bir kadın yanıma geldi “Kızım çok sen gençsin, arkadaşların yardımcı olsun sana’’ dedi. Görev ve sorumluluklarım bir anda artmıştı, yine de hepsine yetişebiliyordum, arkadaşlarım da çok yardımcı oluyordu. Temsilci olduğumda kadınlara ait yıkanma yeri yoktu, kendilerine ait özel dolapları yoktu. Mücadelemiz sonunda bu kazanımları elde ettik.

.

Bizler çalışmalarımızı yürütürken, sendikamız 79 Grevi’ne çıktı. Bir arkadaşımla kalıyordum ve ertesi gün yemek yapma sırası bizdeydi. Arkadaşla mutlu ve heyecanlıydık, çok güzel yemekler yapıyorduk. Bir nöbet ve yemek çizelgemiz vardı. Grev kırıcılığı olmasın diye her yeri dolaşıyor, herkesle konuşuyorduk. 1980 darbesi çadırda karşıladı bizi. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Darbe ülke üzerinden silindir gibi geçiyordu. Birçok insan ortalıktan kayboldu, hapse girdi, sendikalar kapatıldı.

İşsiz ve aranıyor

Bir gün sendikadan para kesilmesin diye imza toplanıyordu. Bir sendikacı yanıma geldi, imza toplanmasını engelleyeceksin dedi ve gitti. Ben de imza toplayan arkadaşla tartışıp imza toplamasını engelledim. Ertesi gün kartımı kaldırmışlardı, işten atılmıştım. Benim için çok zor günler başlamıştı. Hem işsiz hem arkadaşsızdım. Evde zamanım zor geçiyordu. Sendikacı arkadaşlarım tutuklanmıştı. Evde olmadığım için beni tutuklayamadılar fakat babamı içeri aldılar. 10-15 gün arkadaşlarda kaldım, aranıyorum, diye eve gelemedim. Bana ulaşmak için sendikalı arkadaşlarımı çok zorlamışlar, yönetimden şiddet görenler bile olmuş. Yine sendikacı bir arkadaş tutuklanmamam için İstanbul’dan gitmem gerektiğini söyledi. Bir süre direndim fakat sonra Karadeniz’e gittim ve beş-altı ay kadar kaldım.

 

Paşabahçe’de bir dükkân

.

Dönüşte ekonomik sıkıntılarla ufak tefek atölyelerde çalışmak zorundaydım. Hasta olmuştum. Sonunda bir arkadaşla, Paşabahçe’ye tuhafiye dükkânı açmaya karar verdik. İşten atılmaya itiraz etmiş, dava sonucunda elime bir miktar tazminat geçmişti. İşlerimiz zamanla iyileşti ve Paşabahçe’nin sayılı dükkânlarından biri haline geldik. Arkadaşım askere gittiğinde dükkânı bana bıraktı. Uzun süre çalıştıktan sonra artık buluşma yerimiz benim dükkânım olmuştu. Sendikamız kalmadığı için, eskiden örgütlü arkadaşlarımız, dostlarımız, gidecek bir yer, bir toplanma alanı, sohbet etme, tartışma, hasret giderme yeri olarak benim dükkânımı benimsemişti. Ben orda satış yaparken ufak tefek bir şeyler dikerdim. Maliyeden bir arkadaş “Sen dükkânına bir dikiş makinesi al, ben sana üretim konusunda yardımcı olurum, sana ceza yazmalarını engellerim’’ demişti. Ben de bir dikiş makinası alarak kendi üretimime başladım. Paşabahçe’nin en genç terzilerinden olmuştum. Dostlara, arkadaşlara elbiseler dikiyordum, toplantılarda üzerlerinde benim diktiğim kıyafetleri görünce çok mutlu olurdum. Eski fotoğraflara baktığımda bu elbiseleri görüp duygulanıyorum. Yıllarca çalıştıktan sonra dükkânın olduğu binanın yıkılıp yenilenmesi gündeme geldi. Böylece dükkân serüvenim bitti ve pazarcılık serüvenim başladı. İlk başta Adalar’a açtığım tezgâhlar zamanla büyüdü ve İstanbul’un dört bir yanında tezgâh açmaya başladım. Mahallemde benimle pazara gelip, bana yardım ederek pazarcılık yapmayan, hem esnaflığı öğrenip, hem de para kazanmayan hiçbir genç kalmamıştı. Şimdilerde Beykoz ve Kavacık pazarlarına çıkıyorum, çalışmalarımı sürdürüyorum.

Pin It on Pinterest