Emanet Emek: İmalatta akortun yıldırıcı temposundan ev ve bakım işlerine…

Necla Akgökçe   nakgokce@gmail.com

Gülay Toksöz kadın emeği ve sendikalar üzerine yıllardır çalışarak ufkumuzu aydınlatan bir hocamız… Son kitabında tarihsel seyri içinde göçmen kadın emeğine büyüteci tutuyor. Maddeci feminizme susayanlar için yaz sıcaklarında buzlu su niyetine…

Kitabın isminden başlayalım, göçmen kadın emeği niçin “emanet” bir emek?

İnsanlar göç kararı aldıklarında veya göç etmek zorunda kaldıklarında geri plandaki koşullar ne olursa olsun, bir gün ülkelerine geri dönecekleri umudunu taşırlar. Özellikle çalışma amacıyla göç edildiğinde gidilen ülkede belirli bir süre çalışıp, para kazanmayı ve tasarrufların yeterli bir düzeye ulaştığını düşündüklerinde geri dönmeyi hedeflerler. Bu erkekler için de kadınlar için de böyledir ve tüm göç hareketlerinde benzer motifler vardır. Gittikleri ülkenin işgücüne ihtiyaç duyulan işkolları ve işlerinde çalışırlar, o ülkenin ekonomisine ve toplumsal refahına katkıda bulunurlar. Bir anlamda emeklerini geçici bir süre için o ülkenin hizmetine sunarlar. Emeklerinin geçici olma boyutuna vurgu yapmak için “Emanet Emek” dedim. Tabii, şunu sorabilirsiniz, peki ya gidenler dönmeyip kalıcı olurlarsa? O zaman elbette yerleşikliğe geçiş ile birlikte geçicilik fiili olarak ortadan kalkar ama dönüş hayalleri var olmaya devam eder. Günümüzde kadınların emek göçü hareketlerinde ağır basan özelliğin geçicilik olduğunu da belirtmeliyim.

Göç araştırmalarında kadınlar görünmüyordu

Kitabın başında göç alan ülkelerdeki kapitalizmin ihtiyaç ve dönüşümü üzerinden şekillenen göçmen kadın emeğinin niteliği ve çalışma koşulları hakkında ufuk açıcı üçlü bir tarihsel dönemlendirme yapmışsınız, bu dönemlerde kadın emeği açısından ortak özellikler neler?

Ben bu kitapta İkinci Dünya Savaşı ertesinde önce savaştan harap çıkan Batı Avrupa ülkelerine sonra onların yanı sıra Güney Avrupa ülkelerine yönelen emek göçü hareketlerine odaklandım. Hepimizin bildiği gibi bu dönemde söz konusu ülkeler işgücü talep etti, Avrupa’nın güneyindeki ve çevresindeki ülkelerden çok sayıda işçi gitti. Türkiye başta Almanya olmak üzere tüm Batı Avrupa ülkelerine yoğun biçimde işçi yolladı, hatta bu yıl Almanya-Türkiye arasında yapılan ikili işgücü anlaşmasının 60. Yılı. 1970’lerin sonunda ben DİSK Araştırma Enstitüsü’nde uzman olarak çalışırken, aynı zamanda sosyal politika alanında doktora yapıyordum. Tezimi Türkiye’de kadın işçilerin sendikal katılımı üzerine yazmayı hedefliyordum. Sonrasında 12 Eylül 1980 darbesi geldi, DİSK kapatıldı, sendikacılar tutuklandı. Ben tezimi yazmak üzere Berlin’e gitmeye karar verdim ve tez konumu göçmen kadın işçilerin sendikal katılımı olarak belirledim. Yaptığım araştırmalarda göçmen kadın işçilerin neredeyse görünmez olduğunu fark ettim.  Göçmen kadın dendiğinde akla genellikle, eğitimsiz, çalışmayan, çok çocuk sahibi, kocasına bağımlı ve ezilen bir kadın imajı geliyordu. Çalışma hayatında göçmen kadınlar üzerine çok az araştırma vardı ve bunun gerisinde göç araştırmalarında genel olarak erkeklerin çalışmak üzere geldiği varsayımı belirleyici idi, dolayısıyla kadınlar görünmezleşiyordu. Kadınları konu alan araştırmalar daha çok sosyal hizmet ve sosyal pedagoji alanlarında idi ve bunlara Avrupa merkezci bir bakış açısı hâkimdi. Sosyal hizmet uzmanlarının yaptığı araştırmalarda sorun olan kesimlere odaklanılmasıyla, onların sadece sorunlu özellikleriyle ele alınarak temsili ve bunun tüm topluluğa teşmil edilmesi gibi bir bakış açısı mevcuttu. Bu bakış açısı Avrupalı “modern” kadın ve göçmen “ezilen” kadın gibi bir ikilik temelinde ötekileştirmeye hizmet etti ve ne yazık ki aradan geçen bunca yıla rağmen kamuoyunda etkisini hala koruyor.

Ben, çalışma hayatına odaklandığımda kadınların özellikle Almanya’da göçmen işgücü içinde önemli bir payı olduğunu gördüm. 1970-73 arasındaki yıllarda imalat sanayiinin dokuma-konfeksiyon, gıda ve elektroteknik gibi işkollarında istihdam etmek üzere öncelik yabancı kadın işçi alımına verilmişti ve kadınların tüm işçiler içindeki payı yükselmişti. Söz konusu dönemde ülkeler arasında istihdam alanları itibariyle farklılıklar olsa da, kadın işçiler imalat sanayiinde fabrikalarda akort bantlarında çok yoğun bir tempo içinde çalışıyor ve kimi durumlarda hakları için grev yapmaktan ve eyleme geçmekten sakınmıyordu. Yaptığım üçlü tarihsel dönemlendirmede bu ilk dönemin sendikaların güçlü ve sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcı nitelikte olmasından ötürü emek açısından göreli olarak olumlu bulduğumu söyleyebilirim.

Güvencesizlik ve eğreti çalışma               

1973-75 yılları arasında ekonomik kriz ve artan işsizliğe bağlı olarak işçi alımı durdurulduğunda, çok sayıda erkek göçmen işçi eşlerini ve çocuklarını yanlarına getirmeye başladılar, çünkü hedefledikleri geri dönüşün yeterince tasarruf edemedikleri için o kadar kısa sürede olmayacağını anlamışlardı. İşte Türkiye’nin kırsal kesiminden gelen geleneksel giyimli ve eğitim düzeyi düşük kadınların kamuoyunun dikkatini çekmesi bu dönemde oldu. Göçmen nüfus içinde kadınların ve çocukların payı arttı ama çalışma hayatına katılımları artık eskisi gibi kolay olmadığından çalışanlar içindeki payları düştü. Göçmen kadınlar daha çok hizmetler sektöründe temizlik işlerinde çalışmaya başladılar. Krizden çıkış için benimsenen ekonomik yeniden yapılanma politikaları kazanılan sosyal haklarda ciddi kayıplara yol açtı ve bu, göçmen işçilerin durumunu çok güçleştirdi. İzleyen dönemde göçmen kadın işçiler için belirleyici olan güvencesizlik ve eğreti koşullarda istihdamdır.

İkinci dönemi göçmen kadın işçilerin evlerde temizlik ve bakım işlerine yoğunlaştığı dönem olarak tanımlamışsınız. Bunu Avrupa’da yaşanan bakım krizinin göçmen kadın emeğine yansımaları olarak görebilir miyiz? Göçün kadınlaşmasından söz ediyorsunuz, bunun bakım emeğiyle bağlantısı var mıdır?

İkinci dönem 1980 sonrasıdır. Ekonomik krizden çıkış için gündeme gelen neoliberal ekonomik politikaların yanı sıra sosyo-demografik yapıda ortaya çıkan değişim bu dönemde göçmen kadın işgücüne talebini belirledi. Avrupa ülkelerinde yerli kadınların eğitim düzeylerinin yükselmesine bağlı olarak işgücüne katılım oranları artmaya başladı. Ayrıca 1970’lerde güç kazanan kadın hareketi kadınların ev dışında gelir getirici çalışma hakkına vurgu yapıyor ve kadınların ev içindeki görünmeyen emeğinin görünür olmasını talep ediyordu.  Dünyanın her yerinde ve elbette Avrupa ülkelerinde de ev ve bakım işleri esas olarak kadınlara ait bir sorumluluk olarak görülüyordu. Ancak bu konuda Avrupa ülkelerinde farklılıklar vardı ve özellikle İskandinav ülkelerinde çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımının aynı zamanda topluma ait bir sorumluluk olarak kabulüyle kamunun sunduğu kurumsal bakım hizmetleri yaygındı, dolayısıyla kadınların işgücüne katılım oranları yüksekti. Diğer ülkelerde kamusal hizmetlerin yetersizliği ölçüsünde istihdam oranları düşüktü ama en çok da Güney Avrupa ülkelerinde düşüktü.

Yasal ikamet ve çalışma izni

İşte kadınların istihdama artan katılımı bakım krizini doğurdu; çocukların, yaşlıların, hastaların bakımını kim üstlenecekti? Çözüm göçmen kadınların ev ve bakım işçisi olarak istihdamında bulundu. Emek göçü hareketlerine çok ciddi kısıtlamalar getirilmişti, artık yasal yollardan işçi olarak gelmek mümkün değildi. Ama düzensiz yollardan gelenler, ister ülke sınırlarını kaçak geçerek gelsinler, ister turist olarak gelip süreleri bitince ülkede kalsınlar, göçmen kadınların ev ve bakım işlerinde çalışmasına göz yumuldu. Sayıları çok arttığında ve yaşadıkları sorunlar nedeniyle toplumsal tepkiler yoğunlaştığında çıkartılan aflarla kadınlara yasal ikamet ve çalışma izinleri verildi. İşte çalışma amaçlı gelen göçmenler arasında kadınların oranının giderek yükselmesi, göçün kadınlaşması olarak tanımlanan olgunun başlangıcıdır. Özellikle 1980’lerin sonunda sosyalist sistemin çökmesiyle Doğu Avrupa ülkeleri yaşanan ekonomik ve siyasi altüst oluşlara, yoksullaşmaya bağlı olarak kadınların göçünün kaynak ülkeleri oldu. Kadınlar kendi aralarında kurdukları sosyal ağlar yardımıyla veya özel istihdam büroları aracılığıyla geçici süreli çalışmak üzere Batı ve Güney Avrupa ülkelerine gidiyorlar. Kayıtdışı olmaları ölçüsünde işverenlerin insafına bağlı olarak ve sosyal haklardan yoksun biçimde çalışıyorlar. Kuşkusuz bu tür çalışma ciddi sömürü boyutları içeriyor ama kadınlar geçici olduğunu bilerek ve tasarruflarıyla ülkelerinde çocuklarının eğitimine katkıda bulunacaklarını veya küçük bir ev, dükkân alarak yaşamlarını sürdüreceklerini düşündüklerinde buna katlanıyorlar. Tüm ülkelerin ev ve bakım işçiliğinin temel bir çalışma biçimi olduğunu, toplumsal refaha katkıda bulunduğunu kabul ederek, bu işçilerin yasal haklarını kabul etmesi gerekiyor.

Eğitimli göçle üçüncü kuşak göçmenler arasındaki mesafe

Göçün üçüncü dönemi için kadınların emek göçünün kendi içinde daha çok farklılıklar taşıması ve beyin göçünün ön plana çıkması üzerinde durmuşsunuz. Kadın beyin göçü ne düzeyde, hangi işlerde yoğunlaşıyor? Türkiye’den son dönem beyin göçünün ayırt edici özelliği nedir?

Kadınların emek göçü hareketlerinde daha çok ön plana çıkan vasıfsız işgücünün göçü oldu. Elbette eğitim düzeyi yüksek kadınlar da bu süreçte özellikle ev ve bakım işlerinde çalışmak için gittiler ve ciddi bir vasıfsızlaşma yaşadılar. Ancak son dönemde giderek dikkat çeken husus, daha çok yüksek eğitimli kadının uzman mesleklerde çalışmak üzere göç etmeye başlaması. Araştırmalar gösteriyor ki, özellikle toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin güçlü olduğu, baskıcı ülkelerden genç kadınlar daha eşitlikçi koşullarda yaşamayı umdukları Batı ülkelerine gitmeyi istiyorlar. Gidenler de geri dönmek istemiyorlar. Türkiye’de son yıllarda gençler arasında giderek yükselen göç eğilimini bundan ayrı düşünemeyiz. Batılı ülkelerde özellikle bilişim sektöründe, fen ve sağlık bilimlerinde eğitim görmüş kişiler için talep var ve eğer bu alanlardan kadınlar doğrudan çalışma amacıyla giderlerse, vasıflı işgücü olarak diğer göçmen gruplardan daha imtiyazlı konumda oluyorlar. Öte yandan çok sayıda eğitimli kadının çalışmak amacıyla giden eşlerine bağlı, aile üyesi konumunda gittiklerini görüyoruz. Bu durumda özellikle sosyal ve idari bilimler alanlarında eğitim görmüşlerse, diplomaların denkliğini sağlamaları ve işgücü piyasasında yer almaları daha zor oluyor. Ya işgücünün dışında kalıyorlar ya da vasıflarının altındaki birtakım işleri kabul ediyorlar. Başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde yeni giden vasıflı işgücünün eskinin emek göçmenleriyle veya onların ikinci-üçüncü kuşak çocuklarıyla pek bir bağının olmadığı, iki kesimin birbirine oldukça yabancı kaldığı görülüyor.

Bugün artık bir göçmen kadın hareketi var

Son soru olarak, feminizm açısından bakıldığında, Avrupa merkezli ve emeği hesaba katmayan bir feminizm eleştirisi yapılabilir mi, ortaklaşmanın maddi temelleri sizce neler, bu noktada nasıl bir feminist mücadele öngörülebilir?

Göç sürecinin ilk dönemlerinde feminizm Avrupa merkezci orta sınıf bir kadın hareketi olarak görülebilir. Veya kadın hareketi içinde bu damarın baskın olduğu söylenebilir. Bu dönemde öne çıkan, beden politikaları oldu, kadına yönelik şiddet oldu, emek sorunları daha geride kaldı. Ancak göçmen kadınların işçi olmaktan kaynaklanan sorunlarını dile getirdiği çeşitli etkinlikler vardı ve zaman içinde göçmen kadın hareketi kendi sorunları etrafında, kendi talepleriyle örgütlendi. Bugün kadın hareketi içinde güçlü bir göçmen kadın hareketinden söz edebiliriz ve Avrupalı feministlerin onlar adına konuştukları dönemler çok geride kaldı. Günümüzde eşitlik temelinde kurulan işbirlikleri ve koalisyonlardan söz etmek daha doğru olur.

Çok teşekkür ederiz.

Pin It on Pinterest