‘Ben tüm bunlarla nasıl baş etmişim’

Zuhal Esra Bilir  zuhalesra@gmail.com

Pandemide kadın sağlık çalışanları neler yaşadı/yaşıyor? Temiz Giysi’nin araştırması çarpıcı. Hepsi hem bedensel hem de psikolojik olarak çok yorgun. Birçoğu anksiyete ve panik bozukluğu sorunu yaşamaya başlamış. Yaşadıklarını anlattıkça ağlamaya başlayan, anlattıktan sonra “ben tüm bunlarla nasıl baş etmişim” diye şaşıran kadınlar da çok.

Pandemiyle birlikte kadın istihdamının oldukça yoğun olduğu sağlık sektöründe çalışan kadınların yaşadığı hak ihlalleri artıyor, eşitsizlik derinleşiyor. Katlanarak artan iş yükü tükenmişliği beraberinde getirirken, iş ve iş dışı yaşamı dengelemek de olanaksız hale geliyor. Aynı işi yapan erkeklerden daha az ücret alıyorlar. Sektörde çok yoğun kadın istihdamı olmasına rağmen karar alma ve yönetici pozisyonlarında erkekler çoğunlukta. Sektör içinde yatay ve dikey cinsiyete dayalı ayrımcılıktan söz etmek mümkün. Bununla birlikte toplumda oluşan korku ve panik, sağlık çalışanı kadınların fiziksel, cinsel, psikolojik şiddete uğrama riskini yükseltiyor.

Konu ile ilgili Temiz Giysi’nin gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçları çarpıcı. Araştırma kapsamında birçok ilden birinci, ikinci ya da üçüncü basamak sağlık kurumlarında görev yapan (hekim, ebe, hemşire, toplum sağlık çalışanı, teknisyen, sekreter, hastabakıcı, temizlikçi, çamaşırcı, aşçı) 79 kadın sağlık çalışanı ile birebir görüşme yapıldı. Araştırmanın sonuçları, Ne Şiddet Ne Minnet, Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Pandemide Kadın Sağlık Çalışanları ismiyle raporlaştırıldı. Bu raporla, sağlık kurumlarının çeşitli kademelerinde sağlık çalışanı olarak pandemide görev yapmış/yapmakta olan kadınların bu dönemde tanık oldukları olayları, karşılaştıkları sorunları, fiziksel ve psikolojik zorlukları doğrudan, birinci ağızdan aktarabilmek amaçlanıyor.

Araştırmayı gerçekleştiren Sena Arslan ve Dr. Yeşim Yasin ile konuştuk.

Zaten çok az vakitleri var

Saha sürecinizi ve böyle bir dönemde sahaya girişinizi ve görüşmecilere ulaşırken yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

Sena Arslan (SA): Araştırma süresince pandemi devam ettiğinden katılımcılara ulaşmak hem riskli hem de zordu. Bir yandan pandeminin taşıdığı riskler diğer yandan da sağlık çalışanlarının yoğun çalışma düzenleri, görüşmeleri yapmanın zorlukları arasındaydı. Kadınların birçoğuyla bu nedenle internet aracılığıyla, çevrimiçi görüşmeler yapmak durumunda kaldık. İmkânlar elverdiğince yüz yüze görüşmeler de gerçekleştirmeye çalıştık. Hastanelerin çeşitli servislerinde çalışan kadınlara çeşitli bağlantılar kullanarak ulaşmayı denedik. Eğer daha önceden ayarlanmış bir görüşme değilse elbette görüşmecilere araştırmayı anlatmak ve onların görüşmeyi kabul etmelerini sağlamak da zordu. Birincisi kim olduğumuzu bilmiyorlar ve tanımadıkları birine bu süreçte yaşadıkları zorlukları, maruz kaldıkları haksızlıkları anlatmak istemiyorlar. Güvenemiyorlar. İkincisi, zaten çok az vakitleri var ve çıktıkları 10 dakikalık bir çay molasını bize harcamak istemiyorlar. Vakti olmadığı için reddeden çok kişi oldu haklı olarak, mesai saatlerindeydiler.

Onun haricinde bahsettiğim gibi güven ilişkisi kurmak önemliydi. Bizim için de zordu elbette; çünkü henüz aşılamanın tamamlanmadığı bir süreçte hastane içinde bulunmak riskliydi. Görüşmelerin bazılarını pandemi servislerinde yaptım ve o zamanlar henüz aşı sıram gelmemişti örneğin. Çeşitli bağlantılarla farklı şehirlerden eriştiğimiz kadın sağlıkçılar da genelde çok yoğunlardı ve kısıtlı zaman aralıklarında görüşmeleri gerçekleştirmeye çalıştık.

Vicdani bir mecburiyet de söz konusuydu

Çalışma koşulları tüm sağlık çalışanları için çok ağırlaştı. Mola vermeden uzun saatler çalışmak, tuvalete bile gidebilecek zaman olmadığı için su içmemek, Covid-19 ile enfekte iken dahi çalışmaya devam etmek gibi durumları görüyoruz. Ancak bir de doğrudan toplumsal cinsiyete dayalı yaşanan sorunlar var: Ek ödemeleri alırken ayrımcılığa uğramak, filyasyonda kendi telefonunu kullanmak zorunda olduğu için erkek hastaların tacizleriyle karşılaşmak gibi. Siz neler gözlemlediniz?

SA: Özellikle pandeminin ilk zamanlarında, bilinmezliğin ve kaos olarak nitelenebilecek bir sürecin hakim olduğu zamanlarda, birçok sağlıkçı tamamen kendi imkânlarıyla hastaların ve hastanenin ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığını anlattı. İhtiyaçların çoğunun karşılanamamasının, çalışma saatlerine veya malzeme tedariğine dair yeterli düzenlemelerin yapılamamış oluşunun sağlık çalışanlarını oldukça olumsuz etkilediğini biliyoruz. Burada bütünüyle bir gönüllülük ve vicdani bir mecburiyet de söz konusuydu aslında. Birçok sağlıkçı başka imkân olmadığını gözlemleyerek kendi imkânlarıyla süreci yönetmeye çalıştı.

Toplumsal cinsiyet meselesine gelince; sağlık sektörünün, normal zamanlarında olduğu gibi olağanüstü koşullarda da kadınları olumsuz etkilemeyi sürdürdüğünü gözlemledik. Bahsettiğiniz gibi imkân sağlanmadığı için kendi telefonunu kullanan kadın hekimlerin geceleri sık sık arandığını ve hatta taciz diyebileceğimiz durumlara maruz kaldığını, telefonda hastalar tarafından azarlandığını, tehdit edildiğini duyduk.

Saatler süren filyasyon çalışmalarında regl olan kadınların tuvalete gidecek imkân ve vakit bulamadığını dinledik.

Hastane ortamında ise hastaların öfkelerine, sık sık sözlü ve fiziksel şiddetine maruz kalan kadın sağlıkçılardı. Erkek çalışanlara aynı öfkeyle çıkışmayan hastaların, muhatapları kadın olduğunda çok daha tehditkâr olabildiğini söylediler. Pandemi süresince de bu durumun pandemi telaşı ve korkusunun getirdiği gerginlikle birlikte arttığını gördük.

Ev ve iş yoğunluğu arasındaki dengenin kadınları ne kadar zorladığına şahit olduk.  Özellikle çocuklu kadınların yoğun çalışma sürecinde çocuklarını bırakacak bakıcı veya yardımcı bulamaması, sağlıkçı oldukları için kimsenin evlerinde bulunmak istememesi, bu yüzden çocuklarını evde yalnız bırakmak veya çocukları birbirine emanet etmek zorunda kalmaları anlatılanlar arasındaydı.

Ve tabii bu sorunlarla babaların değil annelerin baş etmek durumunda kaldığını biliyoruz. Her ikisi de sağlıkçı olan çiftlerde yine çocuklarla ilgili durumların tamamen kadınların sorumluluğunda olduğunu görmek çarpıcıydı.

“Bir tür ufak erkek”

Çalışmanızda görüyoruz ki pandemide tüm çalışanlar temel işçi sağlığı ve iş güvenliği ile enfeksiyon kontrolü eğitimleri, hijyen ve kişisel koruyucu ekipman (KKE) merkezli eğitimler alıyor. Ancak KKE’lerin erkek bedenine göre üretiliyor olması, kadın sağlık çalışanları için daha az koruma ve daha fazla enfekte olma riski demek. Bu durumun etkilerini nasıl yorumlarsınız?

Yeşim Yasin (YY): Bu sorun aslında büyük resmin bir parçası. Tıp tarihine baktığımız zaman asıl olanın ya da norm olanın ‘erkek bedeni’ olduğu görülür. Kadın bedeni hep ‘erkek bedenine göre’ kurulmuş ve kadın da “bir tür ufak erkek” olarak ele alınmıştır. Dolayısıyla var olan tanı yöntemleri ve tedavi protokollerinden tutun da ameliyathanelerde kullanılan cihaz ve ekipmanların tasarımına kadar aklınıza gelen ne varsa erkek bedeninin özellikleri temel alınarak geliştirilmiştir. Hal böyle olunca kişisel koruyucu ekipmanların çoğunun da ‘tek beden herkese uyar’ yaklaşımıyla üretildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Buradaki ‘tek beden’ elbette erkek bedenidir.

KKE’lerdeki sorun şu: Bildiğiniz gibi kadınlar sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe ezici bir ağırlığa sahip. Raporda da belirttik bunu; hastalar genelde sağlık hizmetlerindeki ilk aşamada ve bazen de süreç boyunca sadece kadın sağlıkçılar ile karşılaşıyorlar. Durum böyleyse doğal olarak sağlık sektörü özelinde, konu ne olursa olsun, kadın sağlık çalışanlarının önceliklerinin dikkate alınması beklenir. Fakat güç ve iktidar pratiklerinden ve patriyarkal ilişkilenme biçimlerinden sağlık sektörü de azade değil. Üstelik sektördeki kadın ağırlığının yönetim ve liderlik pozisyonlarına yansımaması durumu zorlaştırıyor. Ve hâlâ kadınların rahatlıkla kullanabilecekleri KKE’ler geliştirilmiyor, üretilmiyor.

Bunu pandemi koşullarına şöyle tercüme edebiliriz: Zaten aşırı bir iş yükü altında çalışıyorsunuz, hem bedensel hem zihinsel olarak yıpranıyor hatta tükeniyorsunuz, bir de işinizi yaparken aklınızın bir kısmı yüzünüze tam oturmayan maskenizde ya da yanları gevşek kalan koruyucu gözlüğünüzde oluyor. Bedeninize uygun olmayan KKE’ler yüzünden hem enfekte olma hem de enfekte etme korkusu yaşıyorsunuz, yani yaptığınız işe gerektiği gibi konsantre olamıyorsunuz ve bu durum günlerce, haftalarca, aylarca devam ediyor.

Bu arada, menstrüasyon dönemleri ya da gebelik gibi fizyolojik süreçlerde hissedebileceğiniz farklı ihtiyaçlardan söz etmiyorum bile… Daha günlük bir örnekle anlatayım: Bir maratona katıldığınızı ve ayakkabınızın sadece bir numara küçük ya da büyük olduğunu düşünün. Nasıl hissedersiniz?

‘Merhamet yorgunluğu’

Araştırmanızda hemşirelere ilişkin özel bir bölüm var. Burada “merhamet yorgunluğu” kavramından bahsediyorsunuz. Aynı şekilde yaygın bir değersizlik hissi görülüyor. Bu konuları biraz açar mısınız?

YY: Hemşirelere özel bir bölüm ayırdık; çünkü seslerine kulak verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Covid hastaları için hekim tanı koyup tedaviyi planladıktan sonraki tüm takip ve bakım işleri hemşirelerin üzerinde, bunu görmek lazım. Özellikle yoğun bakım hemşirelerinin yükü daha da ağır. Hastayla bu kadar sık, uzun süreli ve yakın temas kurunca risk açısından en kırılgan meslek grubu haline gelmeleri de kaçınılmaz oluyor. Ancak ne hak ettikleri saygıyı görüyorlar ne de emeklerinin karşılığını alabiliyorlar.

Sıklıkla hastalardan ve hasta yakınlarından kötü muamele gördüğünü belirtenlerin sayısı hiç de az değil. Sözel şiddet işlerinin doğal bir parçası olmuş adeta ve tabii fiziksel şiddet tehdidi de eksik değil. Elbette tüm olumsuzluklara rağmen mesleğine bağlı hemşirelerle karşılaştık; ancak çok daha yaygın gördüğümüz ‘bu işin yapılacak bir iş olmadığı’.

Çatlak Zemin’in paylaştığı ‘Hemşireler İsyanda’ yazı dizisinde, bir hemşire yaptıkları iş için “görünmeyen emeğin meslekleşmiş hali” demişti. Bizim çalışmamızda da çok çıktı benzer ifadeler karşımıza. Değersizlik hissi gerçekten çok yaygın; mesleği bırakmayı ve başka bir iş yapmayı düşünen hemşire sayısı çok fazla.

Bakım emeğinin fiziksel yorgunluğunun ötesinde duygusal bir ağırlığı da var ki, işte burada ‘merhamet yorgunluğu’ kavramından söz edebiliriz. Aslında çalışmamıza katılan ve bir üniversite hastanesinde görev yapan bir hemşire bunu olağanüstü ifade etmiş:

“… Defalarca böyle oturduğum yerden zıpladığımı biliyorum. Hasta inliyor, bir şey oldu diye zıplıyorum. … Covid’in ilk zamanlarında yanlarında refakatçileri yoktu; çünkü̈ izin verilmedi refakatçi olmasına. … Tavana bakarak ölmeyi bekliyorlar insanlar ve bu beni çok olumsuz etkiledi.”

Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi hemşireler hastaların çoğu zaman uzun süren acılarına tanık oluyor, bu acıları derinden hissediyor, hastayla empati kurup sürekli duygusal anlamda onlara destek olmak için çaba harcıyorlar. Bir noktadan sonra hemşirelerin kendilerini aşırı yorgun, depresif hatta tükenmiş̧ hissetmelerine yol açan en önemli etkenlerden biri işte bu ‘merhamet yorgunluğu’. Fiziksel yorgunluktan daha fazla yıpratıcı oluyor ve bu emeğin gerçekten görünürlüğü ve bir karşılığı yok.

Bu vesileyle belirtmek isterim ki, hemşirelerin özlük hakları ve mesleki görev tanımları gözden geçirilmeli ve iyileştirilmelidir. Bunun için gerek meslek örgütleri ve sendikalar gerekse kamu kurumları işbirliği yapmalı ve hızlıca bir politika üretmelidir. Sizin aracılığınızla bu çağrımızı da yenilemiş olalım.

En yakınlarından bile vebalı muamelesi

Pandeminin psikolojik yükünü, cinsiyete dayalı işbölümünün sonucu olarak ev içindeki tüm işler ve bakım işlerinden sorumlu olan kadınlar çok daha ağır şekilde yaşıyorlar. Bu durumun görüşmeci kadınlarda yarattığı etkiler, sonuçları nelerdir?

SA: Konuştuğumuz her kadında psikolojik etkilerin olduğunu ve sürdüğünü dinledik maalesef. Psikiyatrik ilaç kullanmaya başlayan, psikoterapiye başlayanlar vardı. Bunun dışında yine birçoğu anksiyete ve panik bozukluğu sorunu yaşamaya başlamıştı. Herkes hem bedensel hem de psikolojik olarak çok yorgundu. Yaşadıklarını anlattıkça ağlamaya başlayan, anlattıktan sonra “ben tüm bunlarla nasıl baş etmişim” diye kendi yaşadıklarına şaşıran kadınlar da çok oldu.

Daha önce de bahsettiğim gibi bu süreçte evlerin çok kirli, çocukların bakımsız kaldığını anlattılar. Hatta bir görüşmeci haftalar sonra eve gidip kızının saçını taradığında eline öbek öbek saç geldiğinden bahsetti. Bu dökülmelerin kızının normal zamanlarda olduğu gibi saçını düzenli olarak tarayacak biri olmamasından kaynaklandığını ve bunun unutamadığı bir an olduğunu ifade etti.

Yine bir başka görüşmeci bu süreçte anne ve babası tarafından bile yalnız bırakıldığını, herkes virüsten korktuğu için en yakınlarından ‘vebalı muamelesi’ gördüğünü ve bu nedenle de çocuklarını bırakacak kimseyi bulamadığını anlattı.

Pek çok kadın sağlıkçı bu süreci kendi meslektaşlarıyla dayanışarak, toplandıkları zamanlarda ortak dertlerden muzdarip olduklarını fark ederek ve birbirlerine anlatarak atlattıklarından bahsetti. Yani bu süreçte ne evdekiler ne aileler ne de tanıdıklar destekçi olmuştu anladığım kadarıyla. Sağlık çalışanını anlayan yine hemcinsi olan sağlık çalışanı kadınlardı. En çok bu zor ama ortak tecrübe ve bu tecrübenin paylaşılması onlara iyi gelebilmişti.

‘Kışkırtılmış erkeklikle’ hesaplaşmak gerekiyor

Araştırmanızda kadınların farklı türlerde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve mobbinge maruz kaldıklarını çok çarpıcı bir biçimde görüyoruz. Görüşmeciler de kadın oldukları için bunları yaşadığının gayet farkında. Bu şiddet anlatıları hakkında neler söylemek istersiniz?

YY: Görüşmecilerimiz şiddet meselesini çok katmanlı bir şekilde ifade ettiler. Şiddetin onlarca farklı yüzü var biliyorsunuz ve kadın sağlıkçılar hemen hemen tüm yüzleriyle karşılaşıyorlar. Sağlıkta şiddet haberi olmadan geçen bir gün yok gibi… Pandemi koşullarına rağmen! Elbette bu durumu, kadına yönelik erkek şiddetinin ‘kadın kırımı’ boyutlarına ulaştığı bir ülkede yaşadığımızı da akılda tutarak yorumlamamız gerekiyor. Ve şiddet faillerinin ceza indirimleri, iyi hal ya da cezasızlık ile sonuçlanan bir tür “özendirici/ödüllendirici’ adaletle beslenmesi devam ettiği sürece durumun asla değişmeyeceğini de görerek…

Sorunun kökten çözülebilmesi için önce ‘kışkırtılmış erkeklikle’ hesaplaşmak gerekiyor çünkü. Son dönemde Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, ülkenin siyasi dümenini ne yöne kırdığı hakkında önemli bir bilgi içeriyor. Karamsar olmamaya çalışıyorum; fakat bu ülke her geçen gün kız çocukları, kadınlar ve elbette kadın sağlıkçılar için daha güvensiz hale geliyor.

Çözüm için somut adımların bir an önce atılması gerekiyor. Bu bağlamda sorunuza, raporumuzun önerilerinden birkaçını hatırlatarak da yanıt vermiş olayım:

  • İş ortamında artan mobbing ve fazla çalıştırma süreçlerini izleyecek kamusal ve sivil platformlar derhal oluşturulmalıdır.
  • Sağlık kurumlarında ‘şiddete sıfır tolerans’ gösterilmeli ve Sağlıkta Şiddetin Önlenmesi Yasası tüm unsurlarıyla etkin olarak işletilmelidir.

Ve son söz, özellikle kamu otoritesine mesajımız olsun: Sağlıkçıların emekleri ödenmez kuşkusuz ama biz yine de ödemek için elimizden geleni yapmayı ihmal etmeyelim!

Pin It on Pinterest