Seray Şahiner’le Ülker Abla’yı konuştuk: “Işık hızıyla abi çekerim”

Sare Öztürk    ozturksare48@gmail.com

Seray Şahiner’in romanı Ülker Abla, Everest Yayınları’ndan çıktı. Kitapta erkek şiddetinden kaçan Ülker’in hayatta kalma çabası anlatılıyor. Roman boyunca sıkça tekrarlanan “Hala diriyim.” ifadesi Ülker’in yaşam mücadelesini hafızalara kazıyor ve romanının temelini oluşturuyor. Ülker’in hayatta kalmak için yapmış olduğu taktik ve manevraları mizahla harmanlanmış şekilde kâh gülerek kâh içimiz cız ederek okuyoruz.

Ülker Abla tanıdığımız bir karakter Antabus romanından tanıyoruz onu. Leyla’nın hastanede Ülker’le karşılaşması ve erkek şiddetine karşı geliştirdikleri mücadelede ortaklaşmalarından tanıyoruz. Seray Şahiner ile hem romanı hem de kadın mücadelesini konuştuk.

Kitaba geçmeden önce şunu merak ediyoruz, roman kahramanlarınız genellikle kadın, size ilham veren ne tür yaşantılar ve neden?

Çare üreten insanları seviyorum. Hepimizin en zeki, en yaratıcı olduğu anlar; an’ı kurtarmamız gereken anlar. Bazen, an’ı kurtarmak hayatı kurtarmak demek olabiliyor. Genelde, pes etmeyen, tökezlese de oyunla kalkmanın bir yolunu bulan karakterler yazdım. Hayatta da çevremde öyle insanlar olsun istedim. Devamlılık olmasa da devam esastır mantığında olanlar…

Antabus’tan tanıdığımız Ülker Abla bu romanda ana karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda birbirine el uzatan romanlar diyebiliriz. Peki, buna nasıl karar verdiniz, romanın oluşma sürecinden bahsedebilir misiniz?

Kamusal alanda kadın ve barınma hakkı üzerine çalışıyordum. Akademik olarak da bu meseledeki meraklarımı gidermeye çalıştım. Bu iki konunun hayatiliğini, sokaktaki haliyle tartışacağım bir roman yazmak istedim. Burada, Ülker Abla ile yollarım tekrar kesişti. Ülker, Antabus’un ana karakteri Leyla’nın bir manada mihmandarı olan, karanlığın içinde mizahla parlak alanlar yaratan, nefes veren bir karakterdi. Gidecek yeri olmadığı için, evinde yıllarca kocasından gördüğü şiddete katlanmış bir kadın. Bir gece ani bir kararla evi terk ediyor. Artık nereye isterse gidebilir. Ama gitmeyi isteyebilecek kadar hesaba katabileceği bir yer yok. Komşular kapısını açmaz, ailesi eve almaz. Kocasıylayken evde gördüğü şiddetten sonra tedavi için gittiği hastaneye gidiyor: Can havli ve ayak alışkanlığıyla… Geceyi bekleme odasında geçiriyor. O günü kurtarmış oluyor ve o bekleme odasından bir formülle çıkıyor. Hastanede kimsesiz hastalara refakatçilik ederek barınma ve gıda ihtiyacını gidermeye başlıyor.

.

Şefkat ve bakım kadınlara atfedilmiş

Romanın büyük bir bölümünde kadınlardan oluşan hastane yaşamı var ve hastane ilişkileri, refakatçi halleri çok tanıdık çok bildik. Bunun için ayrıca gözlem süreciniz oldu mu? Yazma süreci nasıl ilerledi?

Vatan Caddesi’nde büyüdüm. Çapa, Cehrrahpaşa, Vatan, Haseki, Samatya hastanelerinin tam göbeğinde. Bu hastanelere gelenlere ya bizim aileden birileri refakatçilik ederdi, ya biz hastaneye refakate gelen tanıdıkları nöbet değişimlerinde evde ağırlardık. Hastaneleri bu sebeple biraz bilirim. Barınma meselesi üzerine daha kapsamlı düşünebilmek için Şehircilik doktorasına başladım. Üç dört yıl önce ilk halini yazdığım bir romandı Ülker Abla, biraz zamanın süzgecine bıraktıktan sonra, tekrar ele aldım ve mevcut haline geldi.

Ülker Abla’nın hastane deneyimi de gösteriyor ki hasta bakımı kadınların yükü. Kadınların bakım emeği konusuna dair düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

Hemşire de kız kardeş demek ya… Şefkat, bakım bu manada da kadınlara atfedilmiş durumda. Evde yatılı bakıcı kalmak da kadınların sık yöneldiği bir iş kolu. Zor bir alan, çünkü acı çeken, hali hazırda kendi durumundan rahatsız olma ihtimali yüksek insanlara merhem olmak gibi bir sorumluluğu da var. Yani mesele sadece kol gücüne dayalı değil.

Çaresizliğin adını rıza koymuşlar

Erkek şiddetinden kaçmak ve kendini korumak amacıyla Ülker, “abla” kalkanını çekiyor üzerine ve Ülker Abla oluveriyor, yetmiyor bir de delilik zırhını geçiriyor üzerine. Kadınların kendilerini korumak için manevralar, taktikler geliştirmeleri; sürekli tedirgin hissetmeleri ve tetikte olma hali sizce kadınları nasıl etkiliyor?

Misal, bana artık bıkkınlık veriyor. Karacoğlan’ın bir şiiri var: “Bir kız bana emmi dedi neyleyim.” Uzak dur Karacoğlan, kız sana ayar çekmiş. 13 yaşından beri çalışan bir insan olarak söylüyorum: ışık hızıyla abi çekerim ve bu ne yazık ki gerekli gördüğüm yerlerde bir tedbirdir. Yoksa aramda 20-30 yaş olmayan kimseye kalben abi demek gibi bir adetim yok. İşe giderken nişanlı olmadığı halde nişan yüzüğü takan arkadaşlarım var: “Bana bulaşmayın” manasına. Gece sokağa çıkma serbestliğine sahip bir insanım. Hayatımda hiç özgürlüğümü kısıtlayan birini barındırmadım, ama şu var: gece sokağa çıkarken, geçmemem gereken ara yolları öğrenmek zorunda kaldım. Taksiye bir kadın arkadaşımı bindirirken, taksicinin duyabileceği şekilde, “Ayşecim, eve varınca ara” diyorum. Bunlar hep çitler. Tehlikelerden korunmak için kendi koymak durumunda kaldığımız çitler de özgürlük alanımızı daraltan sınırlara dönüşebiliyor.

Tekstil atölyelerinde kayıt dışı, güvencesiz, düşük ücretle-ki romanda karın tokluğuna- çalışan göçmen kadınlar uğrak noktalarınızdan biri. Kadın emeğinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülker Abla romanında, hastaneyi ve sokağı; Ülker’in göç ettiği yeni memleketler olarak düşündüm ve öyle kurguladım. Çünkü yıllarca evinde yarı hapis hayatı yaşamış ve sokağa çıktığında yeni bir dil öğrenmek zorunda kalıyor. Sokağın dilini, muhitlerine, devlet dairelerine göre lehçelerini… Bu esnada yolu kaçak işçilerle de kesişiyor. Ülker vatandaş olarak memleketinde kaçak pozisyonunda değil ama karşılaştığı işçiler kadar büyük bir panikle sürekli kaçma halinde. Kocasının kendisini aradığından emin, herhangi bir kamu kuruluşuna kayıt verdiği an daha kolay bulunacak. Bir ev tutamıyor, hastanede yaşadığı halde hastalansa kayıtla yatış yapamaz. MOBESE’lere yakalanmamalı. Üzerine bir de kaçak işçilerin çalıştığı bir atölyeden medet umuyor. Nasılsa sigorta yapmayacaklarından kayıt da vermem diye aslında… Fark ediyor ki işçiler kalacak yerleri olmadığından gece burada kalıyor ve patron bir şey çalmasınlar diye üstlerine kapıyı kilitleyip gidiyor. Binada yangın çıksa bir şey olsa orada varlığını devlete bildirmemeye çalıştıkları hayatları yokluğunun da pek kimsenin fark etmeyeceği şekilde son bulacak. Ülker de başta yadırgasa da kalacak yere kavuşmak için kabul ediyor ve diyor ki “çaresizliğin adını rıza koymuşlar.”

Yan yana durmayı sorumluluk sayıyorum

Romanda, kocası tarafından öldürülen Çiğdem ve erkek şiddetinden kaçıp hayatta kalmak için kaybolmayı seçen Ülker karakterlerinden yola çıkarak kadınların can simidi olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına ve yaklaşan 25 Kasım’a dair düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

Birbirimizden öğreniyoruz: mesela ben, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan ve Barış İçin Kadın Girişimi’nden çok şey öğrendim. Memleketin dört bir yanından otobüslere binip bir şehirde buluşarak, tanışmadığı kadınların hakları için harekete geçen kadınlardan. Öz savunmaya başvurduğu için hayatta kalabilmiş kadınların yargılanmasını, o mahkemelerin bahçesinde buluşarak yargılayanlardan… Yan yana durmayı da bir sorumluluk sayıyorum ve öyle hareket ediyorum. 25 Kasım haftasında bir kez daha: istediğimiz sokakta özgürce yalnız yürüyebilmek için de “asla yalnız yürümeyeceksin!”

Fotoğraflar: Timurtaş Onan

Pin It on Pinterest