Dilovası’nda kadın ve kız çocuklarının yanarak can verdiği Ravive Kozmetik’e ilişkin davada ailelerin başlattığı adalet nöbeti eylemlerinin dördüncüsü 5 Temmuz Pazar günü Dilovası Belediyesi önünde yapıldı. Eylemin ardından mücadelenin içinde yer alan DGD-Sen başkanı Neslihan Acar’la uzunca bir söyleşi yaptık.
“Cezasızlığı tersine çevirebilecek bir emsal örgütlemeye çalışıyoruz”

Neslihan, bu olayı, dava sürecini başından beri takip ediyorsun. Buradaki sürece nasıl dâhil oldunuz?
DGD-SEN olarak ilk patlamanın olduğu, yangının başladığı an haber alır almaz, zaten Gebze civarındaydık biz, Dilovası’na geçtik. Bir hafta boyunca hem cenazelere katılmış olduk hem de ailelerden vekâlet istedik davaya doğrudan dâhil olabilmek için. Çünkü bütün iş cinayeti davalarında aile, avukatlar yalnız kalıyorlar. Yargılamalar yapılsın, cezalar alınsın diye, bir daha olmasın diye kamuoyu yaratmaya çalışıyorlar. Sendikalar bu meseleyi sadece sözlü olarak gündeme getiriyor. Biz de gidiyoruz sendika olarak dâhil olmaya çalışıyoruz meseleye.
Bu davada ailelerin organizasyonu, kamuoyu yaratılması, eylemlerinin organizasyonu, lojistiği bütün hepsini DGD-Sen yapıyor. Ve bunu da Gebze’de diğer sendikalarla beraber yapıyoruz artık. En son nöbetle beraber yüze yakın fabrikada bildiriler okundu. Gebze Sendikalar Birliği sürece dâhil olmuş oldu ve neredeyse Türkiye’de ilk diyebileceğimiz şekilde sendikaların bir iş cinayeti, bir katliam dosyasını bu kadar yakından takip ettiği ve kamuoyunu da havzada doğrudan işçilerle beraber oluşturduğu bir zemin açılmış oldu. Ravive Kozmetik depo olarak ruhsat almış ama biz depo olduğu için dahil olmadık meseleye. Orada bir üretim, imalat da yapılıyor.
Zaten biz ilk gittiğimizde orada anlatılanlar şunlardı: Sürekli canıyla ilgili tehlike hisseden mahallelilerin defalarca şikâyet ettiği ama denetlenmeyen, belediyenin görmediği, İşkur zaten bir bina yanında buranın, oranın görmediğini söylediği, işte denetimlerden kaçmak için, kamu görevlileri de kendisini bu meseleden aklayabilmek için caddede giriş numarası verip aslında arka kapıyı kullandıkları, böyle bir dizi aslında çok organize, kamu görevlileriyle beraber organize edilmiş, oradaki ilişkilerin birbirinin içerisine geçtiği bir tablo var. Orayı yapandan yangını söndüren kamu görevlisine kadar, delilleri toplayan savcılığa kadar hepsi bir silsile halinde suç işlemişler. Dilovası işçi katliamı bence bu ülkedeki emek rejiminin en net, en çıplak özeti. Çocuk işçi, göçmen işçi, kaçak çalışma, çok düşük ücretler; 400-500 lira gibi günlük yevmiyelerle asgari ücrete bile denk gelmeyen, çok yoğunluklu mesaisi, kadın emeğinin sömürüsü, böyle hiçbir güvenlik önleminin alınmadığı ve aynı zamanda uluslararası tekellere üretim yapan bir yer. Burası Koton, Victoria’s Secret, H&M gibi uluslararası tekellere üretim yapıyor. Mesela o gün de işçiler hayatını kaybetmeden önce DeFacto’ya üretim yapıyorlar. Bildiğimiz, pazardaki büyük markalara üretim yapıyorlar.
Dilovası’nda benzer durumda, yine kozmetik imalatı yapan başka atölyeler olduğu konuşuluyor. Bunlara ilişkin bilginiz var mı?
Bunları tespit etmeye çalışıyoruz, muhtarları zorluyoruz çünkü onlar kendi mahallelerinde ne var ne yok, kim var kim yok biliyorlar. Ama muhtarlar çok fazla korkuyor zaten iş cinayetine bizimle aynı yerden bakmıyorlar. Onlar ya kader diyor, ya “fıtrat” diyor, “biz görmedik” diyor, “sorumluluğumuzu yerine getirdik ama bizi dinlemediler” diyor, “kaymakamlık bakmadı” diyor. Aynı zamanda orada TMMOB, İSİG Meclisi de var, herkes orada ve benzer atölyeler var mı yok mu bunu tespit etmeye çalışıyoruz. Çünkü Dilovası halkından da bilgi alma durumumuz zayıf bizim. Dilovası bütün sanayiyle kuşatılmış, burada çetesinden mafyasına, devletin kamu görevlilerine, bütün o patronlara, işte muhtarına bütün o siyasi ilişkiler, bütün o tarikatına, camisine, cem evine bütün ilişkiler aynı kapıya çıkıyor. Gönlü bizle de olsa, ailelerle de olsa, bunun katliam olduğunu bizimle aynı sesle dillendiremese de bunun böyle olduğunu biliyor ama bu ilişkileri kurmak işsiz kalman demek, hiç görmediğin birini kapında görüyor olman demek. Ürkütücü bu ilişkiler; insanların bu kadar yalnızlıkla bununla başa çıkması mümkün değil.
Yukarıda İMES Sanayi Sitesi var, aynı şey orada da var, aynı şartlar orada da geçerli illa mahalle içinde olmasına gerek yok. Dilovası’nın etrafı her yer sanayi sitesi zaten mahalleyle, ilçeyle çok iç içe geçmiş. Olmaması gereken kimyasal madde üreten ya da hammadde kimyasal kullanan bir sürü fabrika var buralarda. Mesela Çolakoğlu da buradaydı orada da üç işçi öldü. Sonra tekrar patlama oldu, yine işçiler öldü. Dilovası böyle neredeyse her hafta bir iş cinayeti oluyor.

“Hem işlerini yapıyorlar hem çalışıyorlar”
Çalışanların tümü kadın ve hatta kız çocuğu. Bu tablo sence ne anlatıyor?
Bütün o hayatını kaybeden kadınların hikâyesini dinlediğimizde de mesela Cansu Esetoğlu evde bir kız kardeşi okuyor. Erkek kardeşler çalışmak zorunda. Cansu’nun babası kanser oluyor. Evin geçimi zor ve Vedat abinin sadece bir emekli maaşı var, yani bugün karnını bile doyurmaya yetmeyecek bir gelir. Annesi anlatıyor, Cansu babasının hastalığı dolayısıyla bu işe giriyor. İşte Cansu Esetoğlu, Tuğba Taşdemir benzer nedenlerle, burada çalışıyor. Artık evde iki kişinin çalışıp beş kişinin hem kendi giderlerini hem aile giderlerini karşılayamadığı, kadınların eve gelen gelirden neredeyse hiç pay alamadığı, çok az yani kendi hijyenik ürünlerini bile, bir pedi bile karşılayamayacak duruma geldiği tabloda, biz maalesef bu işyerlerine rastlıyoruz. Yine Esma Gikan’ın hikayesi var; üç çocuğu var, eşi fabrikada işçi, ev kira, Esma’nın çalışmak dışında başka seçeneği yok. Aslında mesela eşinden dinlediğimizde ya da hayatını kaybetmemiş iş arkadaşlarından da böyle harçlık gibi çalışıyor aslında, çocukların bir eksiğini gidermek, onu kursa göndermek için çalışıyor. Yine Şengül ablanın, Şengül Yılmaz’ın bütün çalışma nedeni o, çünkü iş güvenliği önlemlerinin olmadığını sık sık konuşuyorlar, yemek yeme yerleri bile yok. Her dakika aşağılandıkları, onurları kırıldıkları durumlar söz konusu. Ama hem mahalle içinde, evlerine gidip gelmek kolay, hem komşularıyla çalışıyor olmak söz konusu. Hanım Gülek aynı şekilde, işte çocukları evleneceği için, aileye gelir getirmeye çalışıyor. Bir diğeri de mahalle içi hem ev işlerini yapıyorlar hem daha güven duydukları yakınlarıyla, tanışıklıklarıyla devam ediyorlar. Onlar açısından baktığımızda tercih edilmiş…
“Masanın taksitini ödeyecekti”
Mesela erkek çalışan olmaması da mahalle açısından bir etken mi kadınların daha rahat gelip çalışmasında?
Tabii ki etken, yani orada herkes birbirinin akrabası ve çok uzun yıllardır oturuyor, birbirini tanıyor. Yani şöyle, ben kendi işçiliğimden de biliyorum, çok küçük yaşta 10 yaşında işçi olarak çalışmaya başladım. Mahalle içi bir atölyede kayıt dışı çalışıyorsun, hiçbir güvenlik önleminin alınmadığı bir yerde. Oradan hatırlıyorum, benim orada geç saatlere kadar çalışmam çok problem olmuyordu ama yani erkek yoğun bir yerde çalışıyor olmak aynı zamanda o mahalle içi anlatıda namusun tartışmaya açılması, işte bunun evliliğini, diğer yani sonra kuracağın hayatı etkiliyor olması bence kritikti herkes açısından, orada birlikte çalıştıklarımız açısından. Hem kendini koruyabilme açısından, tacizden ve başka türlü daha çarpık ilişkilerden ve ısrardan. Ama ben temel faktörün yoksulluk olduğunu düşünüyorum. Ve kadın emeği, bu kayıt dışı çalışmada en hızlı emek piyasasına çekilebilen, çok hızlı örgütlenen emek ve aynı zamanda düşük ücretli. Çünkü şu yerleşik bir şey, burada da aynı anlatı var: “Evimize ek gelir olsun diye çalışıyorduk.”
Aslında eş sekiz saat çalışırken orada 10 saat 12 saat yapılan mesaiden bahsediyoruz. Asgari ücret 28.000 lira, alınan para 12-13 bin lira, 15 bin lira. Mesela Şengül Yılmaz 26 gün 27 gün çalışmış, kızı Emine Nur anlatıyor: “Masa almıştı bana” diyor, “onun taksitini ödeyecekti.” ‘Bu ay 15.000 lira alacağım, elime para geçecek, o yüzden taksiti rahat ödeyeceğim’ diye anlatıyormuş.” Ama Şengül abla orada sürekli çalışan, gece gündüz, oranın temizliğini de yapan, o parfüm dolumu imalatını da oradaki bütün işleri de yapan biri aslında, çok uzun saatler çalışıyor. Yerleşik bir şey olarak emek piyasasında, sermayenin yarattığı, devletin politik olarak desteklediği bir yardımcı işçilik kavramı var. O yüzden de güvencesizlik örgütleniyor kadın emeğinde, çünkü en rahat erkeklerin ücretini baskılama yollarından biri de bu. Biz sendikalarda da bunu tartıştırmaya çalışıyoruz. Eşit işe eşit ücret sadece kadınların talebi olamaz, çok sınıfsal bir talep, çünkü aynı işi yapıyorsun, aynı işi yaptığın bir kadın çok daha düşük alıyor ve bu erkeğin ücretini de baskılıyor. Bunu kadınlar emek piyasasından çıkarılarak çözemeyiz. Belli ki çok yapısal bir şey var burada.
Bir erkek işçiye bu yardımcı işçilik, işte “evin geçimine katkı” gibi bir söylem ya da bir kanıksanmış durum olmadığı için sigorta yapmak zorunda, maaşını en az asgari ücret olarak vermek zorunda. O yüzden de kadın işçi tercih ediliyor.
Çocuk işçiliği de Dilovası gibi yerlerde ve Türkiye’nin genelinde zaten devlet eliyle de yasallaştığı için çok normalleşmiş durumda, hele yoksul işçi havzalarında yaşamın gereği eğitimden alınıp hızlıca işçileştiriliyorsun. Dilovası’nda çok yaygın, her çocuk işçi neredeyse yani. Depolarda da öyle. Mesela Amazon depoda; şimdi baktığında dünya devi bir şirket, dünyayı yönetiyor, Amerika’yı yönetebiliyorlar, uzay seyahatleri planlıyorlar, burada Kocaeli Üniversitesi’ne servis koyuyor, çocuklar okul yüzü görmeden bir kampüsten her gün işyerine gidip geliyor mesela, Amazon’da çalışmaya geliyor yevmiyeli. Ve normal şartlarda okula gitmese kıyamet kopabilecekken, bir şirketin çalışanı olduğu için hiç problem olmuyor.
“Bilinçli taksirden yargılananlar serbest”
Hangi kamu yetkilileri gözaltına alındı? Hangileri ve neden serbest bırakıldı?
Biz adalet nöbetine başlayana kadar iki duruşma gördük. Yargılama bitmemiş, deliller toplanmamış, mesela savcılığın ya da hâkimin savcılıktan istediği belgeler yok. Yani hiç kanaat bildirebilecek durumda olmadığı halde ilk duruşmadan beri biz tahliyeler görüyoruz. Mesela o binayı kaçak yapan, iş sağlığı uzmanı aynı zamanda, “Geldim bulamadım” diyen, yani kendilerine bağlı hizmet vermesi gereken bir şirketi bulamadığını ve hiçbir işlem yapmadığını söyleyen insanlar serbest bırakılıyor. Bu insanlar bilinçli taksirden yargılanan insanlar, yani cinayetten yargılanıyorlar. Şimdi sen tahliye ettin, neye göre ettin?
Kamu görevlileri için şimdiye kadar yargılama yoktu. Nöbet başlatmak bizim için zorunluluk haline geldi çünkü kamuoyu olmadan, insanlar seslerini çıkartmadan birini yargılatmak mümkün değil bu ülkede. (…) Eğer nöbet olmuyor olsaydı o operasyonlar gerçekleşmeyecekti, kamu görevlileri yargılanmayacaktı. Çünkü başta da söyledim, yeni bir şey yapıyoruz. Yani iş cinayetlerini adliye koridoruna sıkıştırılmış dava takibi olmaktan çıkartıp, fiili bir direniş örgütlüyoruz. Onlarca fabrikada bildiriler okundu, açıklamalar yapıldı, eylemler oldu. Sendikalar her hafta ısrarla geliyorlar ve burası bir işçi havzası, cinayetlerin en yoğun yaşandığı yer, buralara yayılmaya başladı bu mesele.
Fakat şu da var; Ömer Kocabay gözaltına alınıyor, serbest bırakılıyor tutuklanmadan. Ömer Kocabay Dilovası’nda en çok ismi geçen, yani kime deseniz ki burada kamu görevlisi hangi kamu görevlisi sorumludur dese Ömer Kocabay’ı otomatik söyler size.
Neden? Görevi neydi?
Yani hiç bilmiyoruz neden bıraktı. O tercih edildi mesela, Ömer Kocabay serbest bırakıldı tutuklanmadan. Görevi zabıta personeli.
Sonra altı gece yatıp Cengiz Taşdemir’le Nizamettin Balcı’yı serbest bıraktı. Bunlar Eski Zabıta Müdürü ve şu anki Zabıta Müdür Vekili.
Oysa burada en çok konuşulan şey zabıtaların gelip avantasını alıp gittiği…
Tabii tabii, bunlar parfüm aldı, orada tanıklar tarafından söyleniyor, hayatını kaybedenlerin aileleri, yakınları tarafından biliniyor, isimleri zikrediliyor bunların. Şimdi zabıtayı nasıl bırakıyor? Bir de burada dosyada hiçbir oynama yok. Yani hiçbir evrak girişi olmamış, tahliye için bir neden oluşmamış, dosyada değişiklik yok. Ya sen o zaman niye tutukladın madem bırakacaksın?
Diğer beş kişi şimdi yatıyor, onların da ne zaman bırakılacağı belli değil.
Kamu görevlilerini devlet yargılatmak istemiyor. Bütün bu katliamlarda, bütün o toplumsal cinayetlerde, iş katliamlarında kamu görevlilerini yargılamak demek devletin sorumluluk alması demek.

“Kamu görevlilerinin operasyonla alınmaları bir ilk”
Bu Dilovası davasında sekiz kamu görevlisinin alınması bir ilk mi Türkiye açısından?
Kamu görevlileri yargılandı daha önce ama operasyonla alınmaları ilk defa. Evlerine operasyon yapılarak alındığı başka bir örnek var mı bilmiyorum. O da bu mücadelenin basıncı, kamuoyu baskısı dolayısıyla.
Burada kamu görevlilerine operasyon yapıldıktan sonra Gayrettepe’de de aileler bir platform kurmaya çalışıyorlar, yeniden süreci örgütlemek, kamu görevlilerini yargılatmayı talep etmek için. Hendek’te, İliç’te, Soma’da da tartıştırmaya çalışılıyor çünkü orada da kamu görevlileri yargılanmadı. Kartalkaya’da da kamu görevlileri yargılanmadı, mesela orada da Ankara’ya yürüyeceğini söyledi aileler, adalet yürüyüşü yapacaklarını. Böyle etkileri var bu işlerin, o yüzden kamu görevlilerinin yargılanması kritik, devlet de bu kritiklikte hareket ediyor, yargılatmamak üzerine. Çünkü her ilçede adalet talebiyle insanlar direniyor. Yakınını kaybetmiş, kimse yargılanmamış, ya bir üniversitede bir ihmal yüzünden hayatını kaybetmiş ailesi mahkeme salonlarında. Burada kanıksanmış cezasızlığı tersine çevirebilecek bir emsal örgütlemeye çalışıyoruz.
Bugünkü eylem için Dilovası halkını dayanışmaya çağırdınız, destek nasıldı?
Gebze’den sonra bugün Dilovası’na tahliyeler dolayısıyla çekmiştik nöbetimizi. Biz Dilovası halkının yoğun gelmeyeceğini biliyorduk. Katliam sonrası kamu görevlilerine operasyon yapılana kadar ailelere akrabaları bile selam vermedi korkudan ve mücadele dolayısıyla kendilerinin de bir hedef olabileceği çekincesiyle… Operasyon yapıldı, ertesi gün bütün aileler, yani Dilovası’nda yaşıyorlar sonuçta, sokağa çıktığında çok yoğun Dilovası halkının, akrabalarının “Sizin mücadelenizle oldu bu, işte bu insanlar yargılansın, burada sorumlulukları var, biz sizin yanınızdayız” gibi böyle şimdiye kadar verilmeyen tepkiler verilmeye başlandı. Biz bir gün geleceklerini biliyoruz.
Kamu derken?
Belediye görevlisinden çeşitli ilişkilere kadar… Yani DGD-Sen’in mesela bir terörize hali varmış gibi, bir sendika değilmiş gibi, kendi siyasi ikbali için aileleri kullanıyormuş gibi bir anlatı var. Aynı zamanda bugün gördük polis çok yoğunluklu geliyor ve çok yakınımızda duruyor. Kriminal bir görüntü yaratıyor. Sonra herkesin çoluğu çocuğu var burada. Dilovası aynı zamanda yoksulluk dolayısıyla da özel bir alan, sanayinin özel bir alanı, uyuşturucunun, çetenin, mafyanın çok cirit attığı alanlar bunlar. Ve bu ilişkilerin içerisinde boğulmaya çalışan insanlar kendini koruyor, biz burada çok net anlıyoruz.
Bu aileler birçok riski göze alıp mücadele ediyorlar. İşsiz kalmayı, orada yalnız kalmayı göze alarak… Bu da, yani aile birliği şöyle sağlanabilir bir mücadelede, iş cinayetlerinde; birlikte eylem geliştirmezseniz, birlikte yan yana iş yapmazsanız tek tek kalır aileler ve süreç içinde düşerler.
Burada aileler bir yoldaşlaşma, bir kardeşleşme yaşıyor. O yüzden güçlü hissediyorlar ve her hafta gelebiliyorlar. Bir sendikal zemin var, işte kurumların geliyor olması, sendikaların sahip çıkıyor olması onları güvenle hareket ettiriyor. Bunun etkisinin orta vadede ben Dilovası halkında yansımaları olacağını biliyorum. Çünkü şöyle; biz Dilovası’ndan çok telefon alıyoruz. Hem desteklerini ileten hem mesela diyelim ki biri yazıyor, diyor ki “Sizin hakkınızda böyle söylüyorlar ama aman buna düşmeyin” falan. Yani bizi koruyan bir tutumla…
Bugün, daha önceki Dilovası’nda yaptığımız eylemlerden daha fazla insan katıldı, eyleme geldi. Kadınlar 5 dakika, 10 dakika da olsa uğradılar, durdular, dinlediler, ailelere tekrar başsağlığı dilediler.

Aileleri yalnız bırakmamak
İki duruşmada ve bugünkü eylemde hep yeni bir aileyi, bir yakını konuşmacı olarak gördüm. O anlamda ailelerin birliği güçlenerek sürüyor gibi görüyorum. Doğru mu gözlemim?
Evet şöyle, birbirlerini tanımayan aileler var… Yani tanıyorlar ama selam düzeyinde. Kültürel farklılıklar var, köy farklılıkları, yaşam farklılıkları var… Ama ortak bir şey var; aynı acı. Eylemlere her aile de aynı bakmıyor aslında. Sonra birbirlerine güvenle devam ediyor. Mesela Emine ablanın ısrarı Vedat abiyi yaşamda tutuyor mücadelede. İşte Vedat abinin varlığı diğer aileleri, işte Hanım Gülek’in kızlarını ve onların akrabalarını, Esma Dikan’ın geride kalan çocuklarının ve eşinin bunu sürdürüyor olmasını hem vicdanen hem ahlaken bir zorunluluk olarak kendi önlerine koyuyorlar.
Bir iş cinayeti davasında, şöyle sonuçlanıyor; aileler tek tek kalınca parayla çözmeye çalışma, yani parası olanın bir kan bedeli ödeyip çözdüğü çokça örnek var. Erol Eğrek’in mesela çok canlı bir örneği var; hepimizin gözü önünde dövülerek öldürüldü. Aile yoksulluğu nedeniyle ve yalnızlık nedeniyle mecbur bırakıldı. Şimdi burada da bir sürü teklif geldi mesela, aileler açıklama yaptılar. Dediler ki “Biz helalleşmiyoruz. Eğer helalleşme teklifleriyle gelen olursa…” Çünkü AKP üzerinden gelmiyor, AKP belediyesi üzerinden de. Muhalefetin belediyeleri üzerinden de bunlar örgütleniyor. Bize mesela A partisinden de geliyor hiç alakasız; işte “Arayı bulsanız, işte olan olmuş, ölmüşler, zaten yargılanmazlar bunlar, işte orası da ister miydi böyle olsun…” falan, böyle cümlelerle. Bunların hepsine dedik ki, “sizi teşhir ederiz. Hani bir daha bize böyle ahlaksızca bir şeyle gelirseniz, yani ölen sevdiklerimizin üzerinden bir kan parası tartışırsanız bunu açıklarız…”
Mesela Vedat abi çok açık söyledi arayanlara: “Ya ben Emine orada direniyor, Esma’nın çocukları orada yoksullukla boğuşuyor. Ben bunu nasıl tartışayım?” Mücadele yoksa aile birliği yok, mücadele yoksa birlikte kardeşleşme yok, o acının etrafında kenetlenme yok. Ve böyle hızlıca insanların tırnak içinde söylüyorum, satın alındığı, o ölümün acısıyla, o teklifi kabul etmenin acısıyla hayatı boyunca boynu bükük bırakıldığı bir şeye uyanıyoruz biz her defasında.

Gebze Sendikalar Birliği’nden destek
Gebze Sendikalar Birliği’nin nasıl bir katkısı oluyor? Fabrikalarda bildiri okuma eylemi nasıl örgütlendi?
Biz ailelerle birlikte Gebze Sendikalar Birliği’ne de ilettik, sendikaları da tek tek dolaştık. Zaten dava süreçlerini takip ediyorlar, eylemlere geliyorlar, yani dışında değillerdi. Burada Birleşik Metal Gebze 1 No’lu Şube, Petrol-İş Gebze Şube ve Nakliyat-İş Sendikası Gebze Şube ve Genel Merkez’le beraber fabrikalarda aktif sorumluluk almış oldu arkadaşlar. Bunu devam ettirecekler. Gebze Sendikalar Birliği her hafta nöbet usulü geliyor. Çünkü pazar günü işçilerin vardiya değişimi zamanı, öyle kitlesel katılmak her zaman mümkün olmuyor. Ama o alanı asla boş bırakmayacak şekilde bir dayanışmayı eksik etmiyorlar.
Yine mesela buranın ihtiyaçlarını, ses sisteminden arabaya, yemek, su, çadır, neyse buranın ihtiyacı Gebze Sendikalar Birliği, sendikalar kendi aralarında paylaşıyor ve çözüyorlar. Çok önemli bir deneyim.
Çok kıymetli. Yan yana birlikte bir iş cinayeti davasını yürütüyor olmak, işçiler açısından da sahipsizlik hissiyatının ortadan kalktığı bir şey bu. Ve kimse kimseyi ezmeden, tepelemeden, kendi ismini öne çıkartmadan böyle bir dava etrafında kenetlenmiş ve eşit söz hakkının olduğu ve ailelerin aynı zamanda bütün o sendikaları isim isim bildiği ve kendini güvende hissettiği bir mücadele oluşmuş oldu.
Bu memlekette doğru işler yapan, üzerinde şaibe olmayan, mücadele eden sendikalarız biz. Beraber yürüyor olmak ve bir şeffaflıkla yapılıyor olması bu işin… Bizde ne bilgi varsa ailelerde de o bilgi vardır. Ailelerle beraber anlık haberleşiriz. Onlarda ne bilgi varsa bizde de aynı bilgi vardır. Ne yapıyorsak söyleriz, mesela olanak yoksa onu söyleriz, birlikte çözeriz.
İSİG Meclisini de, atlamış olmayayım, Kocaeli İSİG Meclisi ve bir sürü avukat örgütü de dâhil buna. Barolar, dernekler, burada birlikte çalışıyorlar, birlikte hareket ediyorlar, birlikte planlıyorlar dava sürecini. Örneğin 29 kişinin yine yanarak can verdiği Gayrettepe’de dava uzun süre Silivri’ye kaçırıldı. Silivri’de Cezaevi Kampüsü’ndeki duruşmada görülüyordu. Aileler yalnız, ailelerin çoğu bile gelemiyor oraya, birkaç aile takip ediyor. Sanık yakınları saldırabiliyor, gülüyorlar, hakaret ediyorlar, avukatlar ve aileler bir yalnızlık içerisinde. Bu davada da Kandıra’ya götürdüler ya bizi, aynı tezgahı kurmaya çalıştılar.
Sonra aileler bunun, avukatlar birlikte böyle sürmeyeceğine karar verip sendikalara gidiyorlar, konfederasyonlara gidiyor, konfederasyon başkanlarıyla görüşüyorlar. Davaya sahip çıkmaları için… Hem eleştiriyorlar hem sahip çıkma çağrısı yapıyorlar. Ama işte aileler böyle dolaşmaya başladığında bir avuç oraya sahip çıkan yapı, sendika dolayısıyla biraz kamuoyu gündemine girebildi ve bu duruşma Çağlayan Adliyesi’ne geldi. Düşünsenize, Sultanbeyli’de hayatını kaybeden işçiler var mesela. Onun ailesi Silivri’ye nasıl gidecek? Oradan Silivri’ye hiç sonuç üretmeyen, kimsenin yargılanmadığı, üstüne hakaret edildiği falan böyle bir tabloya hapsediliyor.
15. duruşma görülüyor Gayrettepe’de! Hala bir tane bilirkişi raporu yok, hâlâ itiraz edildi bilirkişi raporuna. Hâlâ aileler sinir krizi geçiriyor, hâlâ sanık yakınları oralarda rahat dolaşabiliyor, sanıklar çok rahat ölenleri suçluyor.
Beşiktaş Belediyesi bundan yargılanmıyor, AKP gidiyor kendi siyasi çatışmaları dolayısıyla yargılıyor. Ekrem İmamoğlu’nun buradan yargılanıyor olması lazım. Büyükşehir’in sorumluluğu var. Beşiktaş Belediyesi’nin var… Devlet çok net o konuda. Herkes şey zannediyor işte; “Dilovası’nda belediye CHP’li olsaydı yargılanırdı.” Al işte Gayrettepe, yargılamıyor. Devlet bu işe bütünlüklü bakıyor, öyle AKP, CHP, MHP gibi, DEM gibi falan bakmıyor.
Dilovası’na mesela Gayrettepe aileleri, Hendek aileleri geliyorlar açıklamalarına, nöbetlerine. Gayrettepe’de duruşma oluyor, açıklama oluyor, Dilovası’ndan aileler gidiyor, Hendek’ten aileler. Dün Hendek’te yıl dönümü açıklaması vardı, buradan Dilovası ailelerinden gidenler oldu. Artık bu bir şeye dönüşüyor çünkü sorunun sahipleri onlar ve en iyi nasıl yapılacağını onlar biliyorlar. Buradan bir zemin gelişebilir, onlar geliştirecek ve onlar yürütebilecek. İş cinayetlerine dair bir kavga, mücadele alanı, bir platform da kurabilirler kendileri. Çünkü o akla ve yetkinliğe sahipler.
Merve Demiryılmaz’ı dinliyorum Hendek’ten, pirüpak bir bilinçle anlatıyor Merve. Bütün o devlet, sermaye, yargı… Bütün o iş cinayetinin geliş güzergahı, emek orada nasıl örgütleniyor, o iş cinayeti… Gayrettepe’den Emine’yi dinliyorsun. Emine o acının içinde pişerek bilgeleşti… Bütün dava bilirkişi raporunu bir avukattan daha iyi analiz ediyor, görüyor. Ve hepsinde ortak bir söylem var: “Bizim canımız yandı, başkalarınınki yanmasın.”
Kamuoyu basıncı olmasa İliç’te dokuz insanı çıkartmayacaklar toprak altından. Maden şirketi devam ediyor hâlâ. Anne baba açıklama yapıyor: “Biz sahipsiz kalıyoruz, bize destek olun” diye. Herkes bıraktı, tek aile sürdürüyor İliç’te. Bırakmak zorunda kaldılar. Dilovası’ndaki hangi ilişkileri anlatıyorsak İliç’te de aynı ilişkiler var. Herkes, Anagold’a bağımlı kılınmış. Ya borçlandırılmış, ya işe sokulmuş, ya satın alınmış, ya taşeron şirket kurdurulmuş. Muhtarlar aynı, hep devlete çalışıyor.
Memleketteki iş cinayetlerini doğru tartıştırabilmek, bir ajitasyondan çıkarıp fiili meşru bir mücadeleye çevirebilmek, sadece adliyenin meselesi olmadığını anlatabilmek gerekli. Milyonlarca insandan bahsediyoruz, meslek hastalıklarından iş cinayetlerinden hayatını kaybetmiş. Milyonlarca insan aynı sorunla kavruluyor, milyonlarca işçi her an ölümle burun buruna çalışıyor. Bundan daha yakıcı bir sorun yok.










