Skip to main contentSkip to footer
Göçün görünmeyen hafızasına kadın sesiyle yolculuk:

“Dikiş Tutmayan Hasret”

1960’lı yıllarda çalışmak için Almanya’ya göç eden ilk kuşak kadın işçilerin hikâyesini odağına alan “Dikiş Tutmayan Hasret”, yalnızca bir göç anlatısı değil; kadın emeğinin, dayanışmanın ve hafızanın da izini süren bir radyo tiyatrosu. Apaçık Radyo’nun Açık Alan programında da yayınlanan çalışma, dönemin kadın işçilerinin çoğu zaman görünmez kılınan deneyimlerini ses aracılığıyla bugüne taşıyor.

Kültür Sanat

Kadınİşçi olarak, radyo tiyatrosunun yazarı ve yönetmeni Songül Öztürk ile Gülizar karakterini seslendiren Merve Yüksel ile; göçün kadınlar açısından anlamını, ilk kuşak göçmen kadın işçilerin emek mücadelesini, Heim’lerde kurulan dayanışmayı ve radyo tiyatrosunun neden güçlü bir anlatım biçimi olduğunu konuştuk.

“Dikiş Tutmayan Hasret,” 1960’larda Almanya’ya göç eden ilk kuşak kadın işçilerin hikayesini anlatıyor. Hikâyenin merkezindeki Gülizar kimdir?

Merve: Günümüzden elbette çok başka, hem sosyal hem de gündelik yaşam olarak birbirinden ayrılan rutinler ve rolleri dinliyoruz bu hikayede. Yer yer mecburiyetlerle göçebeliğe adım atan ve ailesinden kopan bir işçi kadının, Gülizar’ın mücadelesinden bahsediyoruz. Elbette bu yanındaki dayanışma içinde olduğu diğer kadınları da birçok yönüyle besleyen bir hal ve faaliyette sürüyor.

Songül: Evet İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya sanayisinin kendini toparlama ve yeniden örgütleme sürecinde hem Türkiye’den hem de Dünya dan birçok işçinin çalışmak için Almanya ya göç ettiği dönemi ele alıyoruz. Karakterimiz Gülizar ise terzilikle evin geçimini sağlamak için bu sürece dahil oluyor ve onun deneyimlerine kulak veriyoruz.

Oyunun adı çok çarpıcı: “Dikiş Tutmayan Hasret”. Bu başlık hem bir terzi kadının zanaatına hem de gurbet hissine gönderme yapıyor. Bu ismi seçerken altını çizmek istediğiniz temel duygu neydi?

Merve: Pek çok kadının daha çocuk yaşlarda tutmaya başladığı iğne ipliğin günün birinde gurbette bir emek biçimine dönüştüğü bir pratik Gülizar’ın hikayesi. Olağan bir yaşam biçiminde öğrenilen dikişin aynı zamanda memleket hasretiyle ilişkilenmesi ve yad etme, özlemle baş etme, hatıraları unutmama gayretine yönelik bir ifade biçimi olarak bizi karşılıyor.

Songül: Çoğu zaman yaptığımız işlerle ve hayat pratiklerimiz arasında özdeşlikler, benzerlikler veya farklılıklar oluşur ve bu çoğu zaman fark edilmeden o işle fazlaca ilgilenmenin sonucu olarak ortaya çıkar. Karakterimizin terzi olması ve yaşadığı zorluklar düşünüldüğünde, onun dilinden ifade edebileceği pratiklerine dair bir isim olarak görüyorum. Seçerken de aslında doğalında süregelen karakteri ve hikâyeyi ifade eden bir başlık olduğunu söyleyebiliriz.

“Pierburg grevi yol gösterici oldu”

Resmi göç tarihinde genellikle erkeklerin iş gücü ön plandadır; kadınlar ise çoğunlukla “refakatçi” gibi konumlandırılır. Siz bu radyo tiyatrosunda odağı tamamen kadın emeğine çeviriyorsunuz. 60’ların Almanya’sındaki o fabrikalarda, tekstil atölyelerinde kadınlar nasıl bir emek sömürüsüyle ve aynı zamanda nasıl bir varoluş mücadelesiyle karşı karşıyaydı?

Merve: 60’lardaki işçi göçü hareketini araştırdığımızda kadın işçilerin direkt iş gücü olarak emek rejiminin içinde var olduklarını gördük. Bununla beraber her türlü emek biçimini üreten kadınların yine de refakatçi gibi aktarıldığı doğru… Bizim başlıca dertlerimizden biri kadın emeğinin refakat etmenin ötesindeki halini gözler önüne serebilmekti. Kadınlar bizim ana karakterimizde de olduğu gibi özellikle tekstil ve montaj bantlarında üretime katılıyorlardı. Bu alanlar kadınlardan düşük ücrete rağmen yüksek verimin beklendiği yerlerdi. Aynı zamanda çoğu zaman ev içi emek ve bakım emeği de sürdüren kadınların bir de göçmen kimliği düşünüldüğünde süreç daha da karmaşık bir hal alıyordu. Bizler oyunu kurgularken yalnızca söz konusu mağduriyetler üzerinden değil kadınların hem işçi hem göçmen hem de diğer toplumsal kimliklere karşılık verdiği emeği, varoluş mücadelesi ve kız kardeşlik ilişkilerinden sürdürmek istedik.

Songül: Azınlıkta olan kadın işçilerin hikâyelerini ele almayı kendimize bir sorumluluk olarak görmüş olabiliriz bu süreçte. Çünkü erkek işçilerin deneyimleri çok ön planda olduğundan, dönem tarihine işlenen anlatılar da daha çok onların perspektifinden oluşuyor. Biz bunu kadın işçiler özelinde ele aldığımızda, deneyimlerini nasıl anlatacağımız ve tür olarak nasıl aktaracağımız üzerine araştırmalara yoğunlaştık. Tabii ki sürece dair bizi çok etkileyen hikâyelerle karşılaştık. Göçmen kadın işçiler tarafından çıkılan Pierburg Ford Fabrikası grevi, kadınların eşdeğerde işe eşit ücret mücadelesi verirken direnişe kadın olarak getirdikleri boyut ve Alman kadın işçilerle  dayanışmaları, bizim ufkumuzu açan hikayelerden biri oldu.

Oyunda göçmen kadınların kaldığı yurtlar (Heim) önemli bir mekân.  Bu yurtlar sadece kalınan bir yer mi, yoksa kadınların gurbette birbirine tutunduğu, o dönemin tabiriyle “kolektif bir yaşam ve dayanışma alanı” mıydı?

Merve: Elbette bir dayanışma alanı olarak değerlendirebiliriz. Heim işçileri kontrol edebilmenin de bir yolu aynı zamanda, bu kısıtlılık içinde göçmenlerin birbirilerine tutunduğu, yer yer sofralarda buluştukları yer yer yalnızlıklarını öteledikleri deneyimler de sunuyor. Memleketlerinde kalan kendi ailelerine karşı duydukları özlemi Heim da kurdukları yeni ilişkilerle gerek bayramlaşma gerek hastalandıklarında destek olma, birbirlerinin çocuklarına bakma vb. hem dayanışarak sürdürüyor hem de Almanya’da bulunmalarına dair iradelerini güçlendiriyorlar.

Songül: O dönem için baktığımızda, Heim’ler çok temel ve zor koşullara sahipti; kalabalık odalar, ortak kullanım alanları ve sürekli bir geçicilik hissi… Ancak bütün bu zorlukların içinde kadınlar birbirine hem tanık hem de destek oluyordu. Heim’ler, yalnızca bir barınma alanı olarak tanımlamak yeterli gelmiyor bana her yönüyle tecrübe ve paylaşım alanı.

“Gülizar’ın hikâyesi dünün değil, bugünün de hikâyesi”

Canlandırdığınız kadının en güçlü ve en kırılgan yanını nasıl anlatırsınız? Karakterin içindeki o “gitmek ile kalmak” arasındaki sıkışmışlığı sese dökerken nelere tutundunuz?

Merve: Ben Gülizar karakterini canlandırırken en çok empati duygusundan beslendim. Birebir aynı hissetmek mümkün olmasa da göçmen hikayelerindeki kadınların anlatılarıyla oyunumuzdaki duygulanımı sentezlemeye çalıştım. Bu senteze bağlı bir empati geliştirerek 1960’larda bulunduğu mekânın dilini bilmeyen, göçebe, işçi bir kadın nasıl hisseder sorusu üzerinden yorumlamaya çalıştım. Burada baskın duygular bende korku ve gayret olarak yansıdı. Beraberinde biraz da kadercilik hissi barındırıyordu. Korku, gayret ve kaderciliğin bende uyandırdıklarını aktarmaya gayret ettim.

Songül: Her karakterin aslında kendi içinde tutunduğu umutlar ve geçtiği süreçler var; bunlar zaman zaman örtüşen, zaman zaman da ayrışan deneyimler. Meryem’i seslendirirken, en yakın arkadaşının, kardeşinin, ablasının ya da hayatına tanıklık ettiği bir kadının hikâyesinin başka bir kırılma noktasına evrilmiş hâlini görmek hem destekleyici hem de hüzünlü bir etki yaratıyor bende. Aslında farklı zamanlarda ve farklı koşullarda benzer duyguları yaşıyoruz. Belki 1960’larda Almanya’ya göç etmedik; ancak hayatımızı iyileştirmek için zaman zaman evden ayrılma, farklı şehirlerde yaşama gibi kararlar aldık. Koşullar aynı olmasa da benzer duygular taşıdığımıza inanıyorum.

Bu metni yazarken ve yönetirken kafanızda canlanan o ilk kuşak göçmen kadının prototipi neydi? Bugün sokakta görsek tanıyacağımız hangi ortak kadınlık deneyimlerini 1960’ların Gülizar’ında topladınız?

Merve: Yazan ve yöneten sevgili arkadaşım Songül Öztürk olduğundan ben burada yalnızca Gülizar’da toplanan kadınlık deneyimlerini aktarmak isterim. Gülizar; çalışırken ailesini düşünen, yeni bir hayata tutunmaya çalışan, yalnızlığına rağmen dayanışmadan güç alan sıradan ama güçlü bir emekçi kadının temsilidir. Bugün sokakta karşılaşabileceğimiz pek çok kadının yaşadığı güvencesizlik, görünmez emek, sorumluluk yükü ve hayallerinden vazgeçmeme mücadelesini 1960’ların Gülizar’ında da olduğunu düşünüyorum.

Songül: Açıkçası burada göç deneyimlerini dinlediğimiz kişiler ve araştırmalarımız bir çerçeve oluşturdu. Ekonomik anlamda birçok konuda güçlük yaşayan insanların umudunu içeriyor Almanya. Kısıtlı eğitimler almış fakat kendini geliştirmek konusunda ısrarcı işçiler olarak bir prototip canlandı bende. Özellikle kadın karakterler için ise baskılar rağmen gerçekleşen bir mücadele olduğu için aslında Merve’nin de bahsettiği gibi güçlü karakterler oluştu. Bu bakış açısıyla okuyarak ve ele alarak ilerledik. Ancak geçtiğimiz günlerde katıldığım Depo gerçekleşen “Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi, sosyokültürel anlamda göçü farklı bir perspektiften de okumama ve yine ortak duygularda buluşmamıza imkân sağladı. Önümüzdeki bölümler için hikâyemizin farklı açılardan beslenmesine katkı sağlayacağını düşünüyorum. 

Sesin gücü

Bu hikâyeyi bir yazı dizisi ya da sahne oyunu olarak değil de, seslerin, fabrika gürültülerinin, vapur seslerinin ön planda olduğu bir “radyo tiyatrosu” olarak kurguladınız. Sesin gücü, dinleyicinin o dönemin kadın işçileriyle empati kurmasını nasıl kolaylaştırıyor?

Merve: Ses ve radyo insanda bir tanıdıklık ve yakınlık hissi uyandırıyor. Aynı zamanda radyo, söz konusu dönemin de önemli iletişim araçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu zaman hayati bir haber aracı, aileden, kendi topraklarından bir parça yerine geçebiliyor. Bununla beraber tren ve fabrika sesleri de dönemin hafızasını yansıtan tarihsel imgeler. Böylece dinleyicinin tüm süreci kendi hayal dünyasında kurgulamasına yararken, döneme tanıklık etmesine de destek oluyor.

Songül: Radyo tiyatrosu olarak ele almak, uzun süredir kullanılmamış bir cihazın “on” tuşuna basıp içindeki hafızayı yeniden çalıştırmaya benziyor. Sanki yıllardır kimsenin dokunmadığı bir plakçaları açıyor, tozlanmış bir plağı dikkatle yerine koyuyor ve geçmişten kalan sesleri yeniden dinliyoruz. Her cızırtı, her sessizlik, her uzak ses bir dönemin tanıklığını taşıyor. Elbette bu hikâyeyi film, belgesel, sahne oyunu ya da roman gibi farklı anlatım araçlarıyla da kurabilirdik. Fakat radyo tiyatrosu, göçün ve hatırlamanın doğasına daha yakın bir alan açıyor.

Umudu ve dayanışmayı kaybetmemek

Son olarak; 60’lardan bugüne Türkiye’den dışarıya göçün çehresi değişti ancak göçmen kadın işçi olmak, güvencesizlik ve emek mücadelesi hala çok taze sorunlar. Bu oyun, bugün hala kendi dikişini tutturmaya çalışan emekçi kadınlara nasıl bir selam gönderiyor?

Merve: Bu oyun, yalnızca 60’lı yılların göçmen kadın işçilerini değil, bugün hâlâ güvencesiz koşullarda emek veren tüm kadınları selamlıyor. Göçün biçimi değişse de kadınların emek, eşitlik ve görünür olma mücadelesinin sürdüğünü hatırlatıyor. Geçmişteki kadınların dayanışma ve direniş hikâyelerinin, bugünün emekçi kadınlarına güç ve umut verebileceğine inanıyoruz.

Songül: Kesinlikle… Yalnız değiliz. Çünkü bizden önce de bavulunu toplayıp bilinmezliğe yürüyen, çalışarak hayatını kurmaya çalışan, görünmez kılınan ama vazgeçmeyen kadınlar vardı. Bu oyun onların seslerini bugüne taşıyor. Belki de bugünün emekçi kadınlarına şunu söylüyor: Verdiğiniz mücadele görülüyor, duyuluyor ve çok daha büyük bir hikâyenin parçası. O yüzden umudu ve dayanışmayı kaybetmemek gerekiyor.

Dinlemek isteyenler için link: https://open.spotify.com/episode/6ceXfUUjZav8IPidW1W8t9?si=L6heqdn1RbqcF9ABnoqC-w

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar