Bazı kitaplar yalnızca okunan değil, yaşanan metinlere dönüşüyormuş. Yüreğin Kabarmış romanı benim için böyle bir kitap oldu. Yedi yaşındayken açık kalp ameliyatı geçirmiş, göğsünde o ameliyatın izini taşıyan bir kadın olarak Defne’nin hikâyesiyle kimi zaman gözyaşları içinde, kimi zaman gülümseyerek yürüdüm. Roman boyunca yalnızca karakterlerin değil, kendi hafızamın da kapıları aralandı.

Yüreğin Kabarmış sadece bir iyileşme ya da hastalık hikâyesi değil. Kadınların ev içinde görünmez kılınan emeğini, aile içinde kurulan iktidar ilişkilerini, kuşaklar arasında aktarılan eşitsizlikleri ve bunlara karşı yükselen itirazları anlatıyor. Duygu Asena Roman Ödülü’nü alan roman, Nefin ve Defne’nin hikâyesi üzerinden kadınların yalnızlıklarını, dayanışmalarını ve hayata tutunma biçimlerini görünür kılıyor.
Nazlı Doğan Özsöz ile; kadınların yazma deneyimi, ev içi emeğin romandaki yerini, kadın bedenine yüklenen anlamları ve Yüreğin Kabarmış’ın feminist mücadeleyle kurduğu bağı konuştuk.
Bir kadının ‘yazma süreci’ de başlı başına bir emek mücadelesi. Ev içi sorumluluklar, gündelik hayatın koşturmacası ve zihinsel yükler arasında Yüreğin Kabarmış‘ı yazarken nasıl bir çalışma disiplini kurdunuz?
Merhaba, birlikte düşünmeyi sağlayan sorular için çok teşekkür ediyorum öncelikle. Bir kadının yazı masasının başında bölünmeden oturabilmesi bir mücadele gerektiriyor. Toplumsal rollerin sınırlarını esnetebiliyorsanız o masaya düzenli ve sistemli şekilde oturabiliyorsunuz ancak. Bu noktada Virginia Woolf’ü anmadan geçemeyeceğim, kendine ait odaların ve kazançların olduğu bir gerçeklik kurmadan üretmek zor, ama elbette imkânsız değil.
Benim bir şeyleri yapmama özgürlüğüm olan bir evim var çok şükür ki, evde roller ve sınırlar yok. Buna rağmen evde henüz kimsenin uyanmadığı saatler çalışmak için öncelikli tercihim, o nedenle sabah 6.30 gibi kalkıp 7 civarı masa başına geçiyordum. Gün içinde çok uzun saatler çalışma alışkanlığım yok, günde ortalama 2 saat yetiyor o yüzden o koşuşturmacanın arasına sıkıştırılabilecek bir zaman dilimi benim için. Diğer taraftan ev işlerini bölüşebildiğim bir sevgilim var ve roman yazdığım dönemde de iş yükümü fazlasıyla aldığı için konforlu bir süreç oldu diyebilirim.

Bir kentli kadın hikayesi
Yüreğin Kabarmış hangi kadınların hikâyesini anlatıyor? Bu romanı yazarken sizi en çok hangi kadın deneyimleri etkiledi?
Yüreğin Kabarmış bir kentli kadın hikâyesi. Nefin orta sınıf bir ailede büyümüş, kocası dönem dönem iflas etse de o da orta sınıf bir geleneğe sahip. Diğer taraftan Nefin ev içinde hem baba hem de kocası tarafından ötekileştirilmiş bir kadın ve acı olan şu ki Nefin bir şiddet ve istismar mağduru olduğunun farkında değil. Kızı Defne ona gerçeği göstermek için çabalasa da görmemek için direniyor. Körleşmiş yani. Beni en çok etkileyen de bu oldu sanırım, ataerkil sistemin körleştirilen kadınları. Bu körlük onların hayatlarını tüketiyor ama gelen yeni nesil bu zinciri kırmak üzere eyleme geçiyor. Gençliğin kabul etmeyen, başkaldıran, kural yıkıcı tarafının temsili olarak Defne de beni en az Nefin kadar etkiledi.
Kadınların ücretli ya da ücretsiz emekleri romanda nasıl yer buluyor?
Ev içi emek anlamında Nefin tam anlamıyla sömürülen bir karakter. Kocasının sevdiği yemekleri pişiriyor, onun arzu ettiği gibi bir düzen tutturmak için uğraşıyor ama zaten “yapması gereken” bir şey olduğu için herhangi bir şekilde takdir görmüyor bununla ilgili. Kocasının arkadaşları onun yemeklerini beğendikçe daha bir şevkle yemek yapıyor mesela. Çünkü karşılığında onay alacak ve tatmin olacak böylece. Nefin yalnızlık ve eksiklik duygusunun çok güçlü olması hasebiyle cinsiyet kalıplarına uyumlu kalmayı ve böylelikle de onaylanmayı bekliyor. Toplum tarafından yaratılmış munis, ağırbaşlı, hamarat, sevecen anne ve eş rolünü üzerine ikiletmeden giyiyor. Defne ise bu ücretsiz ev içi emeği sorguluyor, çocukluğundan itibaren maruz kaldığı tablo onu irrite ediyor ve çalışan kadın olmayı tercih ediyor. Bunu bir kurtuluş gibi görüyor. Ama nihayetinde işi gücü olan, iyi para kazanan Defne ameliyatın ardından nekahet dönemini geçirmek için terk ettiği anne evine dönmek zorunda kalıyor. Buradaki ironik tavır aile olmanın beraberinde getirdiği o çapraşık tarafı, aile olma yalanını açık eden bir tavra sahip olsun istedim.
Acıların bedende de görünür kılınması
Romanda açık kalp ameliyatı geçiren bir kadının hikayesini okuyoruz. Ben de henüz yedi yaşındayken açık kalp ameliyatı olmuş, göğsünde o izi taşıyan bir kadınım; bu yüzden karakterinizin hissettikleri beni çok etkiledi. Toplumda kadın bedenine yüklenen ‘kusursuzluk’ imajı düşünüldüğünde, bir kadının göğsündeki o ameliyat izi, romanda sadece tıbbi bir durumun ötesine geçip nasıl bir varoluş ve hafıza mekanına dönüşüyor?
Sizin Defne ile görünmez bir köprünüz var demek ki… Sizde böyle bir yankı bulması çok kıymetli benim için… Bir yerinizde bir iz ya da ilgi çekecek bir “kusur” varsa ne bakışlardan kurtulabilirsiniz ne sorulardan. Önce ize sonra yüzünüze sonra yeniden ize bakıp öyle bakışlarını çevirirler. O gidip gelen bakışlar arasında yaşınızı, hayat tarzınızı anlamaya çalıştıklarını kolaylıkla görebilirsiniz. Bu en masumu tabii. Romandaki Zahide’nin doğrudanlığını hatırlatan çok fazla şey yaşamak mümkün bununla ilgili. İnsanlar bir iz gördüklerinde doğrudan ne olduğunu sorabiliyorlar, çok cüretkârlar. Bunun altında ne yatıyor diye düşünüyorum… elbette öncelikle merak, sonra da damgalama arzusu yatıyor sanırım. Damgalama da bir ilişkilenme biçimi aslında, toplum tarafından yaratılmış güzele, doğruya uymayan, kusurlu ve norm dışı olanla ilişkilenme biçimi. Bu bir ötekileştirme mekanizması değil de nedir? Goffmann’la selamlaşmak gerek bu noktada…
Ve tabii diğer taraftan toplum, kadın bedeninin pürüzsüz olmasını ister. Fakat Defne o dayatılan kusursuzluk imajını alaşağı eder gibi gövdesinin tam ortasında bir karıştan fazla büyüklükte iki izle yaşıyor. Onun belleğinin en büyük en önemli parçalarından birini oluşturuyor o izler. Beden bir hafıza mekânıdır ve hafızamızın ilk ve ölüme kadar bizimle kalacak belki de tek sabit mekânıdır. Defne yaşadığı acıları yalnızca ruhunda değil bedeninde de görünür kılıyor böylece.
Romanınızın, adı kadın mücadelesiyle ve kadınların ‘kendi adı’ olmasıyla özdeşleşen Duygu Asena adına verilen bir ödüle layık görülmesi size ne hissettirdi? Yüreğin Kabarmış‘ın Duygu Asena’nın açtığı o edebi ve feminist yolla nasıl bir bağ kurduğunu düşünüyorsunuz?
Nasıl tarif edebilirim bu duygumu bilmiyorum. Duygu Asena adına bir ödül almak benim için edebi takdirin yanı sıra politik bir selamlaşma. Sizin de işaret ettiğiniz gibi “kadının adı” olması için mücadele vermiş, bedeller ödemiş bir gazeteci ve yazar o. Konuşulmayanları konuşan, üstü örtülenlerin örtüsünü açan cesur bir kadın. Bu yüzden bu büyük ismin yanına ilişebilmek çok büyük bir gurur.
Romanda Nefin’in, evden yıllar önce gitmesine rağmen kızı Defne’nin odasını hâlâ tutmasını önemsiyorum. Bu sayede Defne belki de ikinci büyük başkaldırısını gerçekleştirebildi. Nefin’in yaptığı bu hamle romandaki herkesin hayatını değiştirdi diyebilirim hatta.
Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?
Dilerim romanım ihtiyacı olana güç verir. Yüreğin Kabarmış her ne kadar eksiklik ve yalnızlık duygularından beslense de bence bir taraftan kadınları görünmez bağlarla bağlıyor. Mutfak masasında, ufak balkonunda, ocağın başında, çocuğunu uykuya gönderdiğinde, şöyle bir oh deyip kitap ele aldığında dilerim yalnız olmadığını hissettirir bu kitap. Ayrı evlerdeyiz, ama asla yalnız değiliz…
Bu keyifli sohbet için teşekkür ederim…










