2007 yılında kadın emeği alanında çalışan akademisyen ve aktivistlerin bir araya gelmesiyle kurulan KEFA; yatay örgütlenme, dayanışma ve kız kardeşlik ilkeleriyle 19 yıldır feminist bilgi üretmeye devam ediyor.

Şubat 2026 tarihinde kaybettiğimiz Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü emekli öğretim üyesi, feminist iktisat alanının önemli isimlerinden Prof. Dr. Şemsa Özar’ın anısına Feminist Bakışla Kadın Emeği Buluşması Ankara’da gerçekleşti. Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği (CEİD) ve Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar (KEFA) tarafından düzenlenen anma etkinliğinde; Şemsa Özar’ın yaptığı çalışmalara atıfla, kadın emeği üzerine feminist çalışmalara ve kadın emeği alanındaki örgütlenme üzerine değerlendirmeler yapıldı. Etkinlikte Gülay Toksöz, Yıldız Ecevit, Nurcan Özkaplan, Burça Kızılırmak ve Ebru Işık sunumlarıyla yer aldılar. Toplantıda tüm katılımcılar tarafından Şemsa Özar’ın bitmek bilmeyen üretme azmi ve feminist mücadeleye bıraktığı kalıcı mirası saygıyla anıldı.

Kadın istihdamını geliştirme projesinden CEİD’e…
Açılış konuşmasında Gülay Toksöz, 1990’lı yıllardan başlayarak Şemsa Özar’ın yaptığı birtakım çalışmalara yer verdi. 1980’lerin sonunda işçi hareketinin yükseldiği ama aynı zamanda neoliberal politikaların, özelleştirmenin hızla yürürlüğe konduğu ve işsizliğin arttığını vurgulayan Toksöz, Dünya Bankası tarafından yürütülen İstihdam ve Eğitim Projesi’nin bir alt bileşeni olan Kadın İstihdamını Geliştirme Projesi’nden bahsetti.
Bu proje kapsamında; kadın bakış açısıyla araştırmaların yapılması bununla kastedilen de bilginin kaynağı olarak kadınlar, onların deneyimlerine dayanılması ve sonuç olarak kadınlara yararlı olmayı, onların yaşam ve çalışmalarını iyileştirmeyi hedefleyen araştırmalar yapılması gerekliliğini ortaya koyduklarını belirtti. Kadın istihdamının az bilinen yönlerinin ortaya çıkarılması, farklı sektörlerde kadın istihdamı özellikleri ve cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının ortaya konması, bir de kadınların mesleki eğitimine ilişkin mevcut durumun ortaya konması araştırma alanlarıdır. Bu kapsamda Özar “Kentlerde Kadının İş Yaşamına Katılım Sorunlarının Sosyoekonomik ve Kültürel Boyutları” ve “Kadın İstihdamı İçin Yeni Perspektifler ve Kadın İşgücüne Muhtemel Talep” başlıklı araştırmaları gerçekleştirmiştir. Yaptıkları geniş kapsamlı araştırmalarda; kadınların sigortasız, uzun saatler çalışılan, düşük ücretli ve bakım desteği alamadıkları işlerde çalışmak zorunda bırakılmasının işi bırakma eğilimlerini arttırdığı sonucuna ulaşmışlardır. Aynı şekilde sosyal ve kültürel etmenlerin sadece işgücü arzı açısından değil, işgücü talebi açısından da belirleyici olduğunu, işgücü piyasasının cinsiyetçi yapısının işverenlerin işgücü talebi üzerinde de etkili olduğunu, birçok iş kolunun kadınlar için uygun görülmediğini; kadınlar için uygun görülen tekstil, bankacılık, gıda gibi iş kollarında bile erkeklerin payı hala kadınlardan daha yüksek olduğunu ortaya koymuşlardır.
Toksöz’ün konuşmasında Özar’a ait yer alan bir diğer çalışma ise “Kadın Hareketi, Sendikalar, Devlet ve İşveren Kuruluşları” oldu. Bu çalışmada da Özar, 2000’li yıllardan itibaren kadın istihdamının düşüklüğü daha çok tartışılan, üzerinde konuşulan bir konu haline gelmesinde Novamed ve Desa grevlerinin etkisine dikkat çekiyordu. Bu grevlerin tümüyle kadınların yürüttüğü grevler olmasıyla birlikte kadın hareketinin, kadın örgütlerinin bu grevlerde destekleyici tavrıyla birlikte kadın emeğinin daha çok üzerinde çalışılan bir konu haline geldiğini vurgulamıştır.
Toksöz konuşmasını bitirirken; Özar’ın Boğaziçi Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Dissensus Araştırma Şirketi’nde ekonomik kriz, kürtaj, kadına yönelik şiddet, yoksulluk, şiddete maruz kalan kadınlara yönelik sağlık hizmetleri ve benzeri konularda yaptığı çalışmalardan ve CEİD’de kadın örgütlerine çok önemli bir rehber ve eğitim materyali olarak hazırladığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İçin Savunuculuk Nasıl Yapılabilir?” çalışmasından bahsetti.

Bir feminist örgütlenme olarak KEFA’nın kuruluşu ve çalışmaları
İkinci oturumda Yıldız Ecevit, Şemsa Özar’ın akademiye ve topluma katkılarını; birlikte kurucularından olduğu KEİG (Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi) ve KEFA’nın (Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar Grubu) tarihsel arka planını, kuruluş süreçlerini ve amaçlarını anlatarak ele aldı.
Ecevit konuşmasında; KEFA’nın başlangıç noktasını 2006’da TİSK’in (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) yaptığı Kadın İstihdamı Zirvesi’nin kadın perspektifinden uzak sonuç bildirgesine karşı 38 kadın örgütü tarafından yapılan “Kadın Örgütleri Ortak Basın Açıklaması” üzerine kadın emeği ve istihdamı alanında çalışan bir grup kadın aktivist, akademisyen olarak bir araya gelmeleri olarak belirtti. Oldukça neşeli ve coşkulu olarak hatırladığını belirttiği bu buluşmada Ecevit; kadın emeği ile ilgili hem akademik hem de akademik olmayan bilginin toplanması; özel sektör, meslek örgütleri, sendikalar, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının kadın emeği ve istihdamı alanındaki uygulamalarının değerlendirilmesi ve kadım emeği ve istihdamı yasal boyutunun değerlendirilmesi konularında çalışmaya karar verdiklerini belirtti. Bu sürecin ardından 1 Mayıs 2007’de akademik çalışmalar yapan grubun kendilerine “Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar” (KEFA) adını verdiğini, başlangıçta 14 kişiden oluşan KEFA’nın zamanla 54 üyeye ulaştığını ve grubun hiçbir zaman KEİG’den kopuk, bağımsız bir yapı olmayı hedeflemediğini sözlerine ekledi.
Ecevit; Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar (KEFA) grubunun yapısını ve işleyişini kavramsallaştırırken birtakım temel başlıklar üzerinden ilerlediğini belirtti. Konuşmasında, bu ağın oluşumunu ve sürdürülebilirliğini sağlayan ana unsurları beş ana kavram etrafında topladı.
İlk olarak feminist olmak ya da feminist bilince sahip olmak konusuna değinen Ecevit, grup üyelerinin birbirlerine feminist olup olmadıklarını sormaya dahi gerek duymadıklarını, bunun aralarında bir ön kabul olduğunu vurguladı. Feminizmi, cinsiyetçi sömürüyü sona erdirmeye çalışan bir hareket olarak tanımladıklarını ve bu bilincin onlar için vazgeçilmez bir dünya görüşü ve praksis olduğunu ifade etti.
İkinci olarak kolektiflik, katılım ve dayanışma kavramlarının altını çizen Ecevit, KEFA’nın yatay örgütlenme modelini benimsediğini belirtti. Dikey bir hiyerarşinin veya başkanlık sisteminin hiçbir zaman gündeme gelmediğini, kararların oy çokluğuyla değil, ortaklaşa alındığını ve 19 yıl boyunca bu dayanışma kültürünün korunduğunu sözlerine ekledi.
Ecevit, üçüncü başlıkta kız kardeşlik kavramına dikkat çekti. Feminist kız kardeşliğin sağaltıcı, güçlendirici ve diğerkâm (başkalarını düşünen) bir yapıya sahip olduğunu belirten Ecevit, bu durumun kuşaklar arası bir devamlılık taşıdığını vurguladı. Farklılıklara rağmen bu bağın, küresel feminizmi de ayakta tutan önemli bir dayanak olduğunu ve grubu toplumsal cinsiyet karşıtlığından koruduğunu ifade etti.
Dördüncü odak noktası olarak feminist bilginin görünmezliğine son vermek, bu bilgiyi görünür kılmak ve değerini artırmak konusunu işledi. Ataerkil bilginin hegemonyasına karşı çıkarak kadınlık bilgisini ortaya çıkarmaya çalıştıklarını dile getiren Ecevit, 2006 yılında sistematik olmayan dağınık bilgiyi bir araya getirmek amacıyla hazırladıkları “Kadın Emeği Bibliyografyası”nın bu amaca hizmet eden çok önemli bir adım olduğunu belirtti.
Son olarak, toplumsal değişimi amaçlamak, feminist politika yapmak hedefine değindi. Feminizmin özünün politik olduğunu hatırlatarak, toplumsal değişimin KEFA özelinde feminist metodoloji kullanılarak toplanan bilgiyle sağlandığını vurguladı. Grup üyelerinin uzmanlıklarıyla hazırlanan raporlar ve bilgi notlarının, güncel politikalara karşı çıkmak, karar alıcıları ikna etmek ve kamuoyu yaratmak için güçlü bir zemin oluşturduğunu belirterek konuşmasını tamamladı.

Toplumsal cinsiyet perspektifinden emek ve istihdama bakmak…
Aynı oturumda konuşmacı olarak yer alan Nurcan Özkaplan, Kadın Emeği İstihdamı Girişimi (KEİG) ve Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar (KEFA) ağlarının; 2000’lerin başından günümüze uzanan süreçte kadın emeğinin görünür kılınması için yürütülen politika üretme süreçlerini, elde edilen somut kazanımlar ve mevcut zorlu siyasi iklime rağmen süren direnişin gücünü vurguladı.
KEİG platformunun 15 farklı ilden KADER, KAGİDER, GİKAT ve İMECE gibi 31 farklı kadın örgütünü bir araya getiren geniş bir ağ olduğunu, bu ağın temel amacının kadınların ev içi ve ev dışı emeğini görünür kılmak ile işgücü piyasasında erkeklerle eşit fırsatlar yaratmak olduğunu belirtti.
KEFA özelinde ise hedefin; emek ve istihdam konularına toplumsal cinsiyet perspektifinden bakmak, feminist araştırmacılar arasında iletişim ve dayanışma kurmak olduğunu belirtmiştir. Bu örgütlenmelerde hiyerarşinin reddedildiğine dikkat çeken Özkaplan, kolektif çalışmanın ve başkalarını düşünme anlamına gelen “diğerkâmlık” ilkesinin benimsendiğini, hazırlanan birçok makalenin ortak emek ürünü olması sebebiyle yazar isimsiz yayımlandığını sözlerine ekledi.
Özkaplan, son olarak, KEİG ve KEFA’nın yıllar içindeki eylemlerine ve politika üretme kapasitelerine detaylıca değinerek konuşmasında bazı çalışmaları vurgulamıştır. 2009’da Ankara’da açıklanan Türkiye’de Kadın Emeği ve İstihdamında Sorun Alanları Politikalar Raporu ile 2008’de Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Toplumsal Cinsiyete Dayalı Bütçeleme Çalıştayı gibi önemli etkinliklerin gerçekleştirildiğini aktardı. 2008’de Brüksel’de düzenlenen Akdeniz’de Kadınların Ekonomik Hakları konulu konferansa katılım sağlanarak faaliyetlerin uluslararası alana da taşındığını belirtti. Eğitim-Sen ve KESK gibi sendikalarla kurulan ilişkiler neticesinde, sendika tüzüklerine cinsiyetçi ayrım yapılamayacağı ve cinsel taciz/şiddet durumlarında üyeliğin feshedileceği maddelerinin eklenmesinin, Türkiye’deki kadın mücadelesi açısından çok büyük bir kazanım olduğunu vurguladı. Mamak’ta yaşayan kadınların gündelik hayatı üzerine yapılan araştırmaya, Kadın Emeği Bibliyografyası’na ve 2015-2022 yılları arasında üretilen 30’a yakın video ile sesli podcast yayınlarına dikkat çekmiştir. Son olarak, bugüne kadar toplamda 17 rapor ve politika notu üretildiğini, bunların 8’inin COVID-19 dönemiyle ilgili olduğunu, en son etkinliğin ise 2025 yılında Urla’da yapılarak 2026 politika notunun hazırlandığını ifade etmiştir.

Gizli kadın yoksulluğu üzerine değerlendirmeler
Kızılırmak, konuşmasına kadın yoksulluğunun neden genel yoksulluktan ayrı bir alan olarak ele alınması gerektiğini detaylandırarak ve feminist iktisadın hane düzeyindeki gelir ölçümlerine yönelttiği itirazları aktararak başladı. En yaygın ölçüm olan hane yoksulluğu hesaplamalarının, gelirin aile içinde eşit dağıldığı yanılgısına dayandığını belirten Kızılırmak; hanenin çatışma, pazarlık ve güç ilişkileri barındıran yapısı gereği bireylerin refahının bu yolla ölçülemeyeceğini ifade etmiştir. Yoksulluğun sadece parasal bir eksiklik olmadığını; eğitim, istihdam ve karar alma süreçlerine erişimde yaşanan çok boyutlu bir dışlanma süreci olduğunu da vurguladı.
Bununla birlikte, “Yoksulluğun kadınlaşması” kavramına dikkat çekerek, kadınların yoksulluğu daha derin ve kalıcı yaşadığını belirten Kızılırmak; bu durumun temel nedenlerini ücretsiz bakım emeği, kayıt dışı ve düşük ücretli istihdam ile mülkiyet ve eğitimden dışlanma gibi yapısal eşitsizlikler olarak sıralamıştır. Cinsiyete dayalı yoksulluk deneyimini somutlaştırarak; yoksul hanelerde kadınların daha az gıda tükettiğini, okuldan ilk kız çocuklarının alındığını, bakım yükünün yine kız çocuğa devredildiğini ve ailenin yoksullukla baş etme stratejilerinin tamamen kadının ücretsiz emeğine dayandığını aktardı.
Kadın yoksulluğunu ise tek bir anlık durum değil, gençlikte eğitimden kopuşla başlayıp yaşlılıkta sosyal güvenlik eksikliğiyle sonuçlanan “yaşam boyu biriken” bir süreç olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda, Şemsa Özar’ın yoksulluğun parasal ölçümüne getirdiği eleştirilere ve özellikle “yaşlı kadın yoksulluğu” üzerine olan çalışmalarına değindi. Şemsa Hoca’nın, sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin hane içi güç dengesizliklerine etkisini vurgulayarak çok boyutlu yoksulluk kavramlarını savunduğunu belirtmiştir. Son olarak, mevcut ölçüm araçlarının yaşlıların farklılaşan ihtiyaçlarını göz ardı etmesini eleştirerek, bu çeşitliliği yakalayabilecek yeni yöntemlere ihtiyaç duyulduğunu ifade edip konuşmasının girişini tamamlamıştır.
Bu kavramsal çerçevenin ardından Kızılırmak, yoksul görünmeyen hanelerdeki çalışan evli kadınların gerçekten ekonomik bağımsızlığa sahip olup olmadığını ve yoksulluk istatistiklerinin neleri gizlediğini inceleyen araştırmasını sundu. Temel araştırma sorusu, “Yoksul olmayan hanelerdeki kadınlar, eşlerinden ayrılmaları durumunda yoksul olurlar mı?” şeklinde belirlenen çalışmada metodolojik olarak 2024 Gelir Yaşam Koşulları Araştırması verileri kullanılmış, yoksulluk sınırı olarak “medyan eş değer hane gelirinin %60’ının altı” baz alınmış ve analizler sadece eşlerden oluşan çocuksuz aileler ile çocuklu çekirdek aileler üzerinde yürütülmüştür. Hane düzeyindeki ortak gelirlerin bireylere ayrıştırılması için iki senaryo kurulmuştur: Birinci senaryoda transfer gelirleri kadına ve erkeğe eşit dağıtılırken, ikinci senaryoda bireylerin kendi kazanç oranlarına göre ağırlıklandırılarak paylaştırılmıştır.
Araştırma bulguları, hane içi yoksulluk hesaplamalarının kadınların ekonomik kırılganlığını nasıl görünmez kıldığını net bir şekilde ortaya koymuştur. Çocuksuz ailelerde geleneksel ölçümde %1 civarında olan çalışan yoksulluğu, ortak gelirler eşit dağıtıldığında kadında aniden %11-12 bandına çıkarken, erkekte %2’de kalmıştır. İkinci senaryoda da kadın yoksulluğu %12’lere ulaşmıştır. İşin içine çocuk girdiğinde tablo kadınlar aleyhine daha da ağırlaşmış; ortak ölçümde %5,5 olan yoksulluk oranı, gelirler eşit paylaşıldığında kadında %17’lere, kendi gelirine orantılı dağıtıldığında ise %22’lere fırlamıştır. Aynı senaryolarda erkeğin yoksulluk oranının %1-%2 seviyelerine düşmesi, parasal anlamda boşanmanın erkekler için daha avantajlı bir tablo yarattığını göstermiştir. Kızılırmak, hane bazlı cinsiyet körü istatistiklerin gerçekteki eşitsizlikleri gizleyen politik bir mesele olduğunu belirterek; verilerin, Türkiye’de kadının ekonomik bağımsızlığının olmadığını ve refahının aileye veya kocaya bağımlı şekilde tasarlandığını kanıtladığını ifade ederek sunumunu sonlandırdı.

Farklı kadın emeği halleri ve epistemolojik temelleri
Son konuşmacı Ebru Işık, konuşmasında kadın emeği kavramının feminist bilgi kuramıyla paralel olarak geçirdiği tarihsel evrimi kronolojik bir yaklaşımla ele aldı. Akademik yolculuğunda Şemsa Hoca ve Fuat Ercan’ın çalışmasından ilham aldığını belirten Işık, başlangıçta emeği yalnızca ücretli iş gücü olarak görürken, zamanla kadın emeğinin feminist iktisadı anlamak için muazzam bir felsefi ve ideolojik mercek olduğunu fark etmiştir. İktisatta nelerin ölçüldüğünün egemen ideolojiye hizmet ettiğini vurgulayarak ana akım iktisadı “adam akım iktisat” olarak eleştirerek, kadın emeğinin akışkan yapısı gereği bu durumu sınırlandırmak yerine “kadın emeği halleri” şeklinde tanımlamanın daha doğru olacağını ifade etti.
Tarihsel sürece bakıldığında, 1970’ler öncesinde kadın emeği pozitivist epistemolojiye dayanan liberal feminist argümanlar çerçevesinde değerlendirilmiş ve mücadelenin odak noktası kadınların kamusal alanda var olması olduğundan emek yalnızca piyasadaki iş gücü sınırları içinde ele alınmıştır. 1970’lere gelindiğinde ise Marksist feministler, kadınların maruz kaldığı sömürüyü kapitalizmin bir sorunu olarak ele alıp ev içi hizmetlerin kamusallaştırılmasını savunmuştur. Aynı dönemde radikal feministler sorunun asıl kaynağının ataerkil sistem olduğunu belirterek cinsel taciz ve ayrımcılığa odaklanmış, ataerkiyi deşifre etme çabası da “feminist duruş kuramı”nın temellerini atmıştır. 1980’ler ve 1990’larda sosyalist feministlerin etkisiyle kapitalizm ve ataerkilliğin kadını evde ve kamusal alanda el birliğiyle sömürdüğü argümanı gelişmiş; 90’larda ise karşılığı alınmayan ev içi faaliyetler “görünmeyen emek” olarak adlandırılarak bu emeği görünür kılmak hedeflenmiştir. 2000’li yıllarla birlikte ırk, din ve sınıf gibi unsurları da kapsayan “kesişimsellik” kavramı önem kazanmış, sömürü biçimlerinin çeşitlenmesiyle duygusal emek ve bakım emeği tartışılmaya başlanmıştır. Bu süreçte Küresel Güney’in sesinin yükselmesiyle feminizm yalnızca Batılı beyaz kadının mücadelesi olmaktan çıkıp çerçevesini genişletmiştir.
Konuşmasının sonunda güncel duruma değinen Işık, hazırlanan “Gender Index” (Toplumsal Cinsiyet Endeksi) çalışmasının kendisine umut verdiğini belirtti. Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında son sırada yer alması can sıkıcı olsa da, bu çalışma sayesinde istihdam ve enflasyonun egemen ideolojiyle nasıl hesaplandığının açıkça konuşulabildiğini ifade etmiştir. Avrupa’da yükselen toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlere dikkat çeken Işık, Türkiye’deki kadınların bu duruma uzun süredir maruz kaldıkları için çok daha dirençli olduklarını ve hak temelli izleme çalışmalarıyla mevcut kazanımları koruyarak bu küresel krize karşı dünyaya öncülük edebileceklerini vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.










