İtalyan Lisesi öğretmenleri 2 Şubat günü greve çıktılar. Grevdeki 14 öğretmenden biri olan edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda yazar Başak Baysallı ile konuştuk. Bize kendisini yetiştirirken ailesinin her zaman ona “Başak, kimseye muhtaç olmadan hayatını kazanacağın bir mesleğin olsun” demiş olmalarının her zaman kulağında olduğunu anlattı.
Greve çıkan İtalyan Lisesi öğretmenlerinden Başak Baysallı: “Aldığım ücretle tek başıma ev kiralayamam”

İtalyan Lisesinde çalışan Türk öğretmenler ücretlerini ve çalışma koşullarını iyileştirmek, aynı okuldaki İtalyan öğretmenlerin koşulları ile kendilerininki arasındaki uçurumu ve ayrımcı uygulamaları ortadan kaldırabilmek için geçtiğimiz Nisan ayından bu yana sendikaya üye oldular. Toplu pazarlıkta da sonuç alamayınca önce grev oylamasına gidildi ve kazanıldı. 2 Şubat 2026 Pazartesi günü itibariyle, ara tatil sonrasının ilk okul gününde ise 14 öğretmenin katıldığı grev başladı.
İstanbul Tophane’deki okulun hemen yanındaki binada da İtalyan konsolosluğu yer alıyor. Grevdeki öğretmenler okulun giriş kapısının önünde çaylarını yaptıkları masanın etrafında grev nöbetlerini tutuyorlar. Basının ilgisi yoğun. Sokaktan ayrılmayan polis soğuğa ve yağmura karşı bir çadır, bir tente kurmalarına izin vermemiş. Grevden bu yana öğrencilerin okulun ana kapısından çıkmalarına izin verilmiyor ama yan kapıdan çıkan öğrenciler yine de okul sonrası dolaşarak grevdeki öğretmenlerinin yanına gelip onları destekliyor, onlardan öğrendikleri derslere bir de grev halayını ekliyorlar. Grev masasına uğrayan, destek ve dayanışmalarını gösteren veliler de öğretmenlerin haklı taleplerinin bir an önce karşılanmasını istiyor.
Grevdeki öğretmenlerden Başak Baysallı ile sorunlarının ve taleplerinin neler olduğunu, buraya nasıl geldiklerini konuştuk.
Okulun edebiyat öğretmenlerinden olan Baysallı bize sorunlarının önemli ölçüde 2021 yılından itibaren başladığını anlattı: “2020 yılında İtalya’dan gelen yeni müdürümüzün göreve atanması ile başladı diyebilirim problemler. Çünkü ben 12 yıldır bu okulda çalışıyorum. Ve 12 yıl önce burada çalışmayı kabul ettiğim zaman Fransız liseleri ile, Alman Lisesi ile, Avusturya Lisesi ile İtalyan Lisesi’ndeki çalışma şartları ve maaşlar aynıydı. 2020 yılında önceki müdürümüzün görev süresi dolunca İtalya’dan yeni müdürümüz atama ile buraya geldi. Zaten pandemi vardı, bir yıl uzaktan çalıştık. Çok tanıyamadık kendisini. 2021 yılından itibaren yüz yüze birlikte çalışmaya başladığımızda kontratlarımızda birtakım değişiklikler yapıldı. Çalışma saatlerimiz, ders dakikalarımız değişti. Koşullarımız ağırlaşmaya başladı. Bizim için belirlenen maaşlar, emsal okulların altında belirlendi. Ve dört-beş yıl boyunca çok düşük oranlarda zamlar yapıldı, neredeyse zamsız çalıştırıldık. Öyle olunca tabii ki, hem çalışma şartlarının ağırlaştırılması, hem bizim alım gücümüzün düşmesi, maaşlarımızın yoksulluk sınırının çok çok altında kalması bizim için kabul edilebilir bir şey değildi.”
Baysallı edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra kendisi de bir edebiyatçı; Fresco Apartmanı isimli bir öykü kitabı ile başladığı, Sarkaç ve Başka Zamanların Adımları isimli romanları ile devam ettirdiği bir üçlemesi var.
Öğretmenlik mesleğini çok sevdiğini her fırsatta söylüyor. Aslında bu hak mücadelelerini ve greve çıkmalarını da öğrencilerine hak mücadelesini anlatmanın, öğretmenin bir yolu olarak görüyor. Böyle tutum almasalar öğrencilerine anlattıkları ile çelişeceğini ve dürüst davranmamış, doğru örnek olmamış olacaklarını düşünüyor.
Aslında son üç yıldır yeni müdürle sorunları konuşmaya çalıştıklarını aktardı: “Çeşitli toplantılar yaptık. O toplantılarda birtakım sözler verdiği dönemler oldu” dedi. Kurum temsilcisi olan İtalyan müdür “Toparlayacağım, düzeltmeye çalışacağım, belki şöyle ek gelirler oluşturabiliriz” yanıtlarını vermiş bu süre boyunca kendilerine. “Ama biz bu ek gelirler meselesini kabul etmedik. Maaşlarımızda bir iyileştirme yapılmasını talep ettik. Çünkü maaş esastır” diyor Baysallı. O nedenle bu sorunlarla müdürün karşısına çıkmaya devam etmişler. Ama sorunları ne velilere ne de öğrencilere yansıtmamışlar. Sessiz sedasız halletmeye çalışmışlar. “Ama son bir yıldır artık odadan kovulmaya varan muamelelerle karşılaşmaya başladık. ‘Beğenmiyorsanız gidin, kapı orada’ sözlerini işittik” diye anlatıyor Başak hoca.
Bir süre sonra İtalyan müdür görüşme taleplerini tamamen reddetmeye, maillere cevap vermemeye başlamış. Öğretmenler de sendikaya başvurmuşlar. Tek çıkış yolunun örgütlü bir mücadele olacağına karar vermişler.
“Bizim işkolumuzda toplu sözleşme yetkisine sahip tek sendikaydı Tez Koop-İş. Başka sendikalara gitsek burada söz sahibi olamıyorduk. Bu nedenle orada örgütlendik” diyor Başak Baysallı. Ve o andan itibaren de baskı ve yıldırma politikaları ile karşılaşmaya devam etmişler. Önce sendikanın üye sayısına itiraz edilmiş, sonrasında müzakerelerde yapılabilecek hiçbir şey olmadığı söylenmiş. İtalyan müdür “ben toplu sözleşmeyi imzalamam, taleplerinizi kabul edemem” diyerek üstenci bir tavır sergilemiş.

“Siz okul müdürü olarak İstanbul’un şartlarını İtalya Dışişleri’ne anlatabilmelisiniz”
Baysallı’dan İtalyan Lisesi’nin İtalya Dışişleri’ne bağlı bir devlet okulu olduğunu öğreniyoruz. Türkiye vatandaşı olan öğretmenler de İtalya Dışişleri’ne bağlı çalışanlar. Maaşları okul müdürünün bildirimi ile İtalya Dışişleri Bakanlığı tarafından onaylanıyor. “Ama,” diyor Baysallı “Biz şuna inanıyoruz. Evet, Dışişleri Bakanlığı maaşları belirlemede söz sahibi ama siz bir okul yöneticisi olarak İstanbul’un şartlarını, Türkiye’nin şartlarını İtalya Dışişleri Bakanlığı’na anlatabilmelisiniz. Onları ikna edebilmelisiniz. Kaldı ki İtalya bütçesini belli oranlarda maaş vermeye ikna edebilirsiniz, kalan açığı, burası paralı bir okul, öğrencilerimizin eğitim alması için velilerin ödediği bir bütçe de söz konusu. Aradaki farkı oradan kapatabilirsiniz. Bunun için gerekli izinleri alabilirsiniz. İsterseniz her şeyi yapabilirsiniz. Bundan önceki müdürlerimiz bu kanalları açık tutuyordu ve biz hiçbir zaman mağdur edilmedik. O zaman da İtalya devletine bağlı bir liseydi. Bunlar çözülüyordu. Çözmek istemeniz çok önemli bir yönetici olarak. Nezaketle çözmeniz önemli.”
İtalyan lisesinde öğretmenler Nisan’da sendikaya üye olmaya başlamışlar, Ağustos ayında ilk görüşme yapılmış. “Ama Ağustos’tan bu yana hiçbir ilerleme kaydedemedik” diyorlar. 2025 için hiçbir ek ödeme yapmayacaklarını açıklamışlar. 2026 için yüzde15 zam önermişler. “Bana 62 bin lira maaş yatıyor” diyor Başak öğretmen. “62 bin liranın yüzde 15’ini 2026 için teklif ettiler. 2027 için yüzde 0 dediler. 2027 için herhangi bir zam yapamayız dediler. Bunlar kabul edilebilir şeyler değil Türkiye gerçeklerinde ya da dünya gerçeklerinde.”
Yönetimden grev oylaması sonucuna itiraz
Böyle olunca da grev kararı gelmiş. “Grev kararı almasaydık bütün sendika haklarımızı, müzakere masasına oturma hakkımızı kaybedecektik” diyor Başak öğretmen.
“Okulda grev oylaması yapıldı, grev oylamasında biz kazandık” diye anlatıyor. Ancak bu defa da oylama sonucuna yalan beyanlardan oluşan dilekçelerle itiraz etmiş yönetim. 2 Şubat’ta bunun duruşması görülmüş ve hakim bütün itirazları reddetmiş, öğretmenleri haklı bulmuş.
Böyle olunca da 2 Şubat’ta grev başlamış. “Bizi bu sürece iten tamamen okulun İtalyan müdürünün tutum ve davranışları oldu. Kabalığı her şeyden önce. Anlamak için çaba sarf etmemesi. Yapıcı bir şekilde yaklaşmaması. Bizi ayrımcı uygulamalarla ötekileştirmesi” diyor Başak hoca.
Neden bu okulda sadece Türk öğretmenler nöbet tutuyor?
Şu soruları soruyor: “Neden bu okulda sadece Türk öğretmenler nöbet tutuyor mesela? Bu sorunun yanıtını herkese açıklamalı. ‘İtalyan öğretmenlerin İtalya’da nöbet görevi yok’ yeterli bir yanıt değildir, burası Türkiye. İtalyan öğretmenler buraya bu ülkenin şartlarını kabul ederek geliyorlar, bu nedenle ek ödemeler alıyorlar. Bu nedenle maaşları yüksek, yüksek olmalı da. Herkesin emeği çok kıymetli. Onlar da ailelerinden uzak kalıyorlar. Ya da yabancı bir ülkede yaşamanın güçlükleri ile bu görevi kabul ediyorlar. Bunlara hiçbir şekilde itirazımız yok. Ama siz buranın şartları böyle diye yüksek maaş öderken buranın şartı olan nöbet görevini vermediğiniz zaman burada sistematik bir ayrımcılık olmuş oluyor.”
Baysallı yine ders programları hazırlanırken de öncelikle İtalyan öğretmenlerin isteklerinin göz önünde bulundurulduğunu anlatıyor. “Onlara göre bir ders programı yapılıyor. Kalan boşluklara biz yerleştiriliyoruz. Çok uzun günlerde, işte derslerin 8’de başlayıp 15:40’ta bittiği günlerde, ilk dersten son derse kadar biz derse giriyoruz” diyor.
Açık ayrımcılığın başka örneklerini de sayıyor: “Bizim maaşlarımız haftalık 40 saat üzerinden ödenirken, onların 20 saat üzerinden planlanıyor. Yani hak kayıplarımız çok fazla karşılaştırdığınız zaman. Ya da biz, bir öğretmenimiz hastalık nedeniyle de başka bir izinle okula gelmediğinde derslere giriyoruz, boş dersleri dolduruyoruz ama herhangi bir ek ücret talep edemiyoruz, böyle bir hakkımız yok. Ama İtalyan öğretmenlerimiz kendi dersleri dışında ek derslere girdiklerinde ders saati ücreti alıyorlar.”
Tüm bunları greve çıkan öğretmenler gözler önünde cereyan eden ayrımcılıklar olarak görüyorlar ve bu nedenlerle de bunlara karşı örgütlü olarak mücadele etmeleri gerektiği fikrine ulaşmışlar. “Aslında bu geç kalınmış bir örgütlenmeydi” diyorlar.
Buradan kazandığın parayla bir kadın olarak kendi ayakların üzerinde durabiliyor musun?
Başak öğretmen son beş yıldır kendisine şu soruyu sorduğunu anlattı: ‘Evet Başak, bu okulu çok seviyorsun, öğrencilerini çok seviyorsun, mesleğini çok seviyorsun ama buradan kazandığın parayla bir kadın olarak tek başına kendi ayakların üzerinde durabiliyor musun?’ Cevabı ise “Hayır, duramıyorum.” olmuş.
“Bunu, bu cevabı kendime vermem de çok güç oldu” diyor. Çünkü yine birer öğretmen olan annesi ve babası onu her zaman ‘Hayatta kalabilecek parayı kazanabilecek garanti bir mesleğin olsun bir kadın olarak’ diyerek büyütmüşler.
“Bu cümleyi ben çok duydum ailemden. ‘Başak, sen bir kadın olarak kendi başına bize de, başkasına da, hiç kimseye muhtaç olmadan insanca koşullarda yaşamak zorundasın. Bunu hiçbir zaman unutma. Bak biz seni bunun için okutuyoruz, başka bir şey için değil.’ demişler ona hep.
Bunu çocukluğundan beri duymuş ve 18 yaşımdan beri, üniversitede okuduğu dönemlerde de hep okul sonralarında çalışan biri olmuş. “Yani ben kendimi bildiğimden beri çalışıyorum aslında” diyor ve ekliyor: “Ve mezun olur olmaz hemen öğretmenliğe başladım. Çünkü benim için öğretmenlik hem çok güzel bir meslekti hem de gerçekten o dönemlerde –yani 22 sene öncesine döndüğümde– üniversiteden mezun olduktan sonra çalışmaya başladığımda bir şekilde maaşımla, yani öğretmen maaşımla İstanbul’da tek başıma kiramı ödeyebiliyordum, kalan parayla da yaşayabiliyordum. Ama şimdi bakıyorum; yani 60 bin lirayla İstanbul’da tek başıma bir ev kiralayabilmem mümkün değil. Hadi diyelim ki çok uzak semtlerde buldum bir odalı, çok kötü şartlarda; okula nasıl gelip gideceğim? Kalan para bu enflasyonla yaşanabilecek bir para değil.”
Başak öğretmen aldıkları ücretle Türkiye’de, İstanbul’da yaşanamayacağını şu somutlukta anlatıyor: “Benim 22 yıllık birikimim olmasaydı, eşim olmasaydı, ailem destek olmasaydı; ben böyle çıkıp da İtalyan Lisesi’nde 60 bin liraya çalışmaya devam edemezdim. Çok sevdiğim, okulumu, öğrencilerimi bırakmak, başka iş aramak zorunda kalacaktım.”
Bu yüzden, yani bir kadın olarak kazandığı parayla kendi ayakları üzerinde duramadığı için utandığını söylüyor. “Yani bu bir gerçek ve bu gerçek beni her şeyden önce utandıran, üzen bir gerçek” diyor. “Elbette sevdiğim insanlar çok destek oluyor, yani orada bir onlara karşı böyle olumsuz duygular içinde değilim ya da boynumu eğmiş gibi hissetmiyorum ama bu neticede güzel bir şey değil” diye ekliyor.
Başak Baysallı girdikleri mücadelede ailesinin desteğinin arkasında olması sebebiyle de kendini güçlü hissediyor. “Bana bugün ‘Evet Başak, sen yazdığın ve yaşadığın gibi bir insan olmalısın’ diyen bir eşim olmasaydı, ‘Hani ben senin her zaman yanındayım, hani git bu işin sonuna kadar mücadele et, sana da bu yakışır’ diyen bir ailem olmasaydı ben bugün burada, grev alanında da olamazdım. Bu da başka bir gerçek” diyor.
Çocukluktan itibaren ailesinden duyduğu o sözün, yani tek başına kendi ayakları üzerinde durabilmesinin gerekli olduğu sözünün grev alanında hep kulağında olduğunu anlatıyor Baysallı. “Umarım” diyor “sorunlar çözülür ve biz her birimiz burada hiç kimseye muhtaç olmadan, kendi ayaklarımızın üzerinde, sevdiğimiz okulda çalışarak durmaya devam ederiz.”










