Görünmeyen emek hasta bakımı: Hayaller Paris, gerçekler Bağcılar

Ev ve bakım işleri sosyal güvenlik sisteminin işlemediği ülkemizde doğrudan kadınlara yükleniyor. Ciddi bakım ve psikolojik destek isteyen hastanız varsa ve refakatçiniz yoksa hasta bakılmadan kalıyor. Aliye arkadaşımız kendini, hastayı, hastane çalışanlarını yoran bu sistemle mücadelesini anlatıyor.
Paylaş:
Mürüvet Yılmaz
Mürüvet Yılmaz
dramahewi@gmail.com
Mürüvet Yılmaz dramahewi@gmail.com

Ev ve bakım işleri sosyal güvenlik sisteminin işlemediği ülkemizde doğrudan kadınlara yükleniyor. Ciddi bakım ve psikolojik destek isteyen hastanız varsa ve refakatçiniz yoksa hasta bakılmadan kalıyor. Aliye arkadaşımız kendini, hastayı, hastane çalışanlarını yoran bu sistemle mücadelesini anlatıyor.

Kadınların haftada otuz saatten fazla zaman ayırdıkları emek. Görünmeyen diğer adıyla ev içi emek. Çocuk bakımı, yemek, bulaşık, çamaşır, (kirlileri makinaya atmak) temizlik, bozulan, eskiyen giysileri, eşyaları onarmak, faturalar, evin gelen giden tüm işlerini organize etmek, ev halkının bozulan psikolojilerini düzeltmek, çocukların derslerini takip etmek gibi işler bir kadının anne, eş, kız çocuğu adı altında görev diye tanımlanan, karşılıksız yaptığı işlerdir. Kadınların bu işler için ayırmak zorunda bırakıldığı saatler, aslında kendine ayıracağı zamandan alınmış (çalınmış) saatlerdir. Bu işler anne, eş gibi adlar adı altında kadınlara dayatılırken bir yandan patriyarkal kapitalist sistemin devamını, diğer yandan türün sürekliliğini sağlamaktadır. Kadınlara ise baş, mide, eklem ağrıları, bir türlü doldurulamayan derin bir boşluk ve sürekli en yakınındakiler için ertelenen hayaller kalmaktadır.

Bu döngüye bir de hasta bakımı eklendiğinde kadınlar için yaşam keskin bir kılıçla kesilmiş gibi ikiye bölünüyor. Hastalıktan önce kocası akciğer kanserine yakalanan Aliye öğretmenle ile pandemi koşullarını, hastalıktan önce ve sonrasını konuştuk.

Staj ücreti ailenin temel geliri olur                 

Pandemi dönemi başladığında öğretmen olarak çalışıyordun. Okulda ve özellikle fabrikalarda staj yapan öğrencilerinin çalışma koşulları nasıldı?

Öğrenciler açısından hiçbir koruma, korunmaya çalışma yoktu. Patronlar covid-19’a yakalanan kişiyi bir an önce fabrika dışına çıkarmaya çalışıyor, ya da çıkarıyorlardı. En çok dikkat ettikleri şey bunun çok duyulmamasıydı. Öğrenciler yoksul ve genç oldukları, ailenin de çocukların aldığı staj ücretine ihtiyaçları olduğu için covid-19’a yakalansalar da bunu söyleyemiyorlar, saklıyorlardı. Genelde baba işten çıkarılmış, anne çalışmıyor. Evin temel ihtiyaçları öğrencilerin staj ücretleri ile karşılanıyor, yani zor durumda insanlar.

Okulda pandemi koşullarıyla uğraşırken yol arkadaşın akciğer kanserine yakalandı. Bu durum senin yaşamını, çalışma koşullarını, yaşamdan beklentilerini nasıl etkiledi.

Ağır bir hastalık. Benin bütün rutin yaşam döngüm değişti. Öncelik hastalık ve hasta oldu. Bu durum üniversiteye hazırlanan oğlumun da yaşamını etkiledi. Oğlumun akademik başarısı iyi olmasına rağmen, sınava hazırlanmak, onun için zaman ayırmak geri planda kaldı. Çocuğumun ilk okuldan beri amacı olan üniversiteyi kazanmak, özellikle istediği bölümü kazanması zorlaştı. Onunda emeği ve özellikle öncelikleri değişti. Önceliği babasının hastalığı oldu. Bir yanda babasının hastalığının duygusal travması ile uğraşırken diğer yanda kendi, alt üst olan hedeflerini düzene sokmaya çalıştı.

Emekli olmak zorunda kaldım

 

Tekrar sana, senin yaşamına dönersek..

Emekli oldum. Daha doğrusu emekli olmam koşullar tarafından dayatıldı. 30 yıl yaptığım mesleğimden kendi istediğim için emekli olmadım. Emeklilik kararı şartlardan dolayı aldığım bir karar oldu. Yaşamımda en zor aldığım karardı. Burada toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve öncelikle kadına dayatılan rol ortaya çıkıyor. Kadına fedakarlık etmesi, kendisi için yapmak istediklerini erteleyerek zaman ayırması, bakım işleriyle uğraşması, emek vermesi isteniyor. Bu durum başka seçenek düşünmeden otomatik olarak benim önüme geldi. Şu an görünmeyen bir emek veriyorum. Ve bunun görünmeyen kadın emeği olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki eşim hastalandığında ikimiz de çalışıyorduk. O, hep hastalığı yenip, iyileşip tekrar okuluna dönmeyi düşündü. Hastalığın en zor anlarında bile “emekli olayım, hastayım.” demedi. Düşünmedi bile. Taa ki hareket alanı iyice sınırlanana kadar. Böyle iken bile okula gideceğini düşünüyor. Öyle hayalleri var. Yani kendisi için hayal kurmaya devam ediyor. Oysa onun iyileşebilmesi, iyileşip işinin başına dönebilmesi benim emekli olmama bağlıydı. Hele şu anki sağlık sisteminde.

Şu anki sağlık sistemi nasıl? Ya da bir sistem var mı?

Şu an var olan ya da var olduğunu düşündüğümüz sağlık sitemi refakatçi üzerinden gidiyor. Beslenmesi, ilaç saatleri, kontrolleri, psikolojisi, kişisel bakımı, temizliği her şeyi senin üzerinden gidiyor. Örneğin: eşim oksijen aletiyle soluk alıp veriyor. Evde aletle de soluk alıp vermesi güçleşince acile götürdük. Acilden gitmesi gereken odaya gidemiyoruz. Yer yok. O sıra kaza olmuş. Eşim kırmızı alandan sarı alana götürülmüş. Soluk alıp vereceği alet ağzından burundan çıkmış. Ben bakmasam gidecek. Doktorları çağırdım. Eşimin kırmızı alandan, sarı alana nasıl gittiğini onlar da bilemediler. Yani sürekli takip etmek, bir sağlık personelinin yapması gereken (hareket, masaj vb) bazı işleri öğrenip senin yapman gerekebiliyor.

Bu kadar koşuşturmada kendine ayırdığın, bu beş dakika da benim diyebildiğin anlar oluyor mu?

Aslında olmayan zamanın içinde zaman yaratmak diyebilirim buna. Öyle bir an geliyor ki günlük işler, hoşuna giden işler senin sosyal aktivitene dönüşüyor.

Farkında olmadan kendimle sohbet ediyordum.

Nasıl?

Pazara gittiğinde ev tekstiline bakıyorsun. O an senin nefes aldığın bir alana dönüşüyor. Yine ev düzeni içindeki bir işleyişten kendine küçük bir pay kapıyorsun. Yalnız kalabiliyor, amaçsız dolaşıyorsun. Bu seni kendine getiriyor. Örneğin: kemoterapi aldığında doktorlar “iki saat sonra gelebilirsin” diyorlar. Ben iki saatlik zaman dilimlerinde o kadar çok şey aklımdan geçirip yapmaya çalışıyordum ki, kahve içiyordum, bir arkadaşımla buluşup, sohbet ediyordum. Yürüyüş yapıyordum. Sonra vicdanen rahatsız olup, geç kalma paniğiyle koşa koşa hastaneye gidiyordum. Bu iki saatlik kısa süre bana iyi geliyordu. Farkında olmadan kendimle sohbet ediyordum.

Keşke eşimin kız kardeşleri olsaydı!

Keşke eşimin kız kardeşleri olsaydı. Çünkü böyle süreçlerde kadınlar birbirini daha iyi anlayabiliyorlar. Eşimin kız kardeşi olsa iyi olurdu. Hasta bir insanın ona bakan kişiye bir şey olacak kaygısı yaşaması çok kötü. Eşim, “Aliye’ye bir şey olursa biz mahf oluruz.” diyor. Bir insanın özgürlüğünün ona bakan kişi eşi de olsa, çocuğu da olsa böyle sınırlandırılması, onun böyle duygulanması, bir minnet duygusu yaşaması hastaya yüklenmemesi gereken bir psikoloji .

Ne oluyor da yol arkadaşın böyle düşünüyor, duyumsuyor?

Çünkü sen götürmediğinde tedavisi yürümeyecek. Sağlık kuruluşuna, doktora ya da eczaneye, bankaya sen götürsen gidebiliyor, alması gereken hizmetleri alabiliyor. Tedavi görebiliyor. Başka ikinci bir seçenek yok. Hastanede kaldığımız zamanlarda da bu böyle.

Hastanede uzun kaldığımız dönemler odu. Refakatçin yoksa hasta ortada. Sağlık sistemi refakatçi üzerinde yürüyen bir sistem. Refakatçin yoksa hastanede perişansın. Defalarca ateşinin yükseldiğini ben fark ettim. İlaçlarının saatini ben düzenledim. Bu işlemler içim profesyonel sağlık çalışanı olması gerekli. Hiç kimse yetişkin bir insanı giydirip soymayı, tıraş etmeyi, saçını kesmeyi, altını değiştirmeyi öğrenmez. Bunlar benim hobi olarak öğrenmeyi düşüneceğim şeyler değildi. Hiç kimse bu işleri öğrenmeyi düşünmez. Bir anda bütün bunları yapman isteniyor. Hem de en iyi şekilde. Örneğin: İlaç saatlerinde yanlışlık yaptığında kendine kızıyorsun. Nasıl unuttum, nasıl yaptım diyorsun. Bu da psikolojik olarak daha fazla sorumluluk yüklüyor.

Farkında olmadan yaşamın içinden çekilip gidiyorsun

Ne yaşadığın neye ihtiyacın olduğu hiç düşünülmeden olağan üstü güçleri olan, ihtiyaç olduğunda bilmediğini de öğrenip yapan biri olman isteniyor.

Aynen öyle. Yaşamın içinden çıkıp gittiğin fark edilmiyor. Edilse bile bunun böyle olması gerekiyormuş gibi davranılıyor. Başka insanların arasındasın ama daha farklı bir psikoloji taşıyorsun, yaşamın çekilmiş, başka bir süreç yaşıyorsun. Toplum sana sürekli dayatıyor. Belki isteyerek, belki istemeden de olsa vicdani bir yük yüklüyor.

Daha yeni mayolar aldım

Kutsanıyor mu?

Evet, böyle hasta baktığında daha çok kutsanıyorsun. Hasta olan kişi de eşinin sayesinde sağlığına kavuşuyor. Büyük bir minnet duygusu. Aslında eşim için “onun sayesinde” benim için “onun yüzünden” tümcesini kullanmak bana ağır geliyor her ikisi de onur kırıcı.

Hastalıkla mı mücadele ediyoruz, tedaviye mi ulaşmaya çalışıyoruz belli olmuyor. Daha çok zamanım olsaydı hem kendim için hem eşim için psikolojik olarak rahatlatacak işler yapabilir, kitap okuyabilirdim. Sosyal anlamda arkadaşlarımızla buluşabileceğimiz ortamlar oluşturabilirdim. Bunları yapmak yerine bir tarafta kredi kartları, ilaçlar, raporlar onlarla uğraşıyorum. Bu işleri takip etmekten başka zaman kalmıyor. Zorunlu sıralamada kitap okumak, arkadaşınla sohbet etmek en son sırada yer alıyor. Her sıkıntıya, sporuna çözüm üretmek zorunda kalıyorsun. Sürekli empati kurmak, eşinin senden daha mağdur olduğunu hissetmek, senin mağduriyetini hasta olan eşin anlamasın diye sürekli güçlü olmak. Yorucu… sanki tüm dünyayı, tüm dünyanın dertlerini omuzlarımda taşıyorum.

En çok dayatılan bu yaşama alışmaktan ve buradan çıkamamaktan korkuyorum. Daha yeni ne zaman giyeceğimi bilmediğim mayolar aldım.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Yukarıdaki başlık Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği tarafından 17 Eylül Cumartesi günü Cezayir Toplantı Salonu’nda yapılan uluslararası bir konferansın başlığıydı. Toplantıda vakfın konuyla ilgili raporu sunulduktan sonra, pandemi ile birlikte kadınları iyice zorlayan bakım emeğinin çeşitli biçim ve yönleri tartışıldı.
Evden çalışmak, özellikle yeni olanlar için kuşkusuz zorlu bir iş. Sadece farklı bir çalışma şekli değil, farklı bir yaşam biçimi. Özel hayat ile iş arasındaki ayrım fiziksel olarak ortadan kalkıyor. Damla Şentürk, uzaktan çalışan beyaz yakalıları araştırdı.
Ev işçisi kadınlar, geçenlerde Twitter’de dönen “Ev işçisine yemek verilmeli mi?” tartışmasına oldukça tepkili. “Biz sadaka istemiyoruz, hakkımızı istiyoruz. O bir öğün yemek bizim zaten hakkımız, hakkımızı vermek zorundasınız” diyorlar. Ev işinin iş, ev işçisinin de işçi olduğunu ısrarla vurguluyorlar
EVİD-SEN’in araştırmasına göre, her 10 ev işçisi kadından 8’i sigortasız. Kadınların yarısından fazlası salgında işini kaybetti. Araştırma, ev işçilerinin hem kendi evlerinde hem de çalıştıkları evlerde yoğun şekilde şiddete maruz bırakıldığını da gözler önüne serdi.
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!