İster takarım ister takmam

Erkeklerin zevklerine, cinsel hazzına ya da muhafazakâr, cinsiyetçi kurallarına karşı biz kadınlar benim bedenim, diyerek geldik bugünlere. Ücretli çalışma alanında da böyleydi, moda ya da estetik sanatlarda da…
Paylaş:
Gülfer Akkaya
Gülfer Akkaya
akkayagulfer@gmail.com
Gülfer Akkaya  akkayagulfer@gmail.com

Erkeklerin zevklerine, cinsel hazzına ya da muhafazakâr, cinsiyetçi kurallarına karşı biz kadınlar benim bedenim, diyerek geldik bugünlere. Ücretli çalışma alanında da böyleydi, moda ya da estetik sanatlarda da…

Kıyafet konusu zengin-yoksul, patron-işçi, evli-bekâr, yaşlı-genç, kraliçe-artist, zayıf-şişman kadınlar için hep meşakkatli alan olmuştur. Kadınlar hala özgürce giyinemiyorlar. Yargılardan, baskılardan uzak, istediği gibi giyinebilen çok az sayıda kadın var. Kadınların ne giyeceği sadece kadınların kararı ile belirlenmiyor. Kadınların ne giyeceğini evvela patriarkal sistem dediğimiz erkek egemen sistem belirliyor. Çeşitli kimlik, görev ve sıfatla belirlediği kadınları bu çeşitliliğe göre giydirmek patriarkanın marifeti!

Evlenilecek kızlardan eğlenilecek kızlara, saray üyesi kadınlardan kadın işçilere dek. Hâlâ mı? Hâlâ.

8 Mart Dünya Kadınlar günü gibi kadınların patriarkadan kurtuluşunun simgesi olan günde de, anneler günü gibi kadınların anneleştirilerek cinsiyetçiliğin taçlandırıldığı günde de kapitalizmin kadınları özellikle kılık kıyafet ve kozmetik alanında indirimlerle karşılaması sadece onun tüketimi arttırma gayesiyle açıklanamaz. Patriarkal sistem kadınların mücadele gününün içini boşaltarak kendi lehine çevirip ömrünü uzatma gayretindeyken dönem dönem ittifakı olacak kapitalizme görev vermekten de geri durmuyor.

Patriarkal sistem nedir? Eviçi başta olmak üzere erkeklerin kadınları ikincilleştirdiği, kadın bedeninin erkek arzularının tatmin edildiği bedenlere dönüştürüldüğü, ev içi hizmet ve bakımlarının yapıldığı, çocukların doğurulduğu, bunları yapmaya itiraz eden kadınların erkek şiddeti ve baskısı ile hizaya sokulduğu, hizaya sokulamayanların karalandığı, ötekileştirildiği sistem.

Patriarkal sistemden faydalananlar; erkekler. Bu sistem sınıf, millet, ırk farkı gözetmeksizin tüm erkeklerin çıkarlarını kollamak, bunun için kadınların emeğini, bedenini ve kimliğini sömürmek üzerine kurulu.

Tayt giyen kadınlar

Kadınların ne giyeceği konusu kadın bedeninin erkeklerce denetlenmesi demek. Hayatında en az birkaç kez ne giyeceği ya da ne giymeyeceği konusunda erkeklerden ihtar almamış kadın yoktur. Patronlardan kadın işçilere dek kadınlar hangi sosyal kesimden olursa olsunlar erkeklerin bu uyarıları ile karşılaşırlar.

Giyinmek her gün ama her gün patriarkal baskı altında kalarak karar vermek zorunda bırakıldığımız alan. Neyi, nasıl giyeceğimiz konusu sadece seçkin kadınların, plazalarda çalışan kadınların, beyaz yakalı kadınların değil aynı şekilde fabrikalarda, atölyelerde yaşayan kadınların da sorunu.

Ve moda denilen sektör sadece seçkinler yahut zenginler için yok, yoksullar için de var ve onların da ne giyeceğini moda belirliyor. Farklı kesimlerden kadınların aynı dönemde tayt giymesi tesadüf mü? Tıpkı yaz kış üzerimizden çıkartmadığımız kot pantolonlar gibi.

Osmanlıda kadınların kıyafetlerinin erkeklerin denetiminden çıkarılması talebi 1800’lü yılların sonuna denk düşer. Bu talebin arkasında uzun yıllar gündemde olan günlük hayatın sürdürülmesindeki zorlukların varlığı ve Osmanlı kadın giyiminin dönemin çok gerisinde olması yatar. Kadınların bedenlerine dair kendilerinin dışında kararlar verilip baskı kurulmasını reddetmeleri kadınların bu alanda erkeklere isyanıydı.

Ücretli çalışma alanında yer almaya başlayan kadın işçiler için de bu kıyafetler içinde çalışmak başlı başına sorundur.

Bu zorlukların ortadan kalkması için kadınlar açıkça talepte bulunuyordu. Kadın emeğine ihtiyacı olan Osmanlı hükümetinin cinsiyetçiliği esas alarak güya çözüm diye sunduğu sadece kadın işçilerin çalıştığı atölyelerin açılmasıyla sorun çözülemiyordu. Kadınlar telefon, telgraf şirketlerinde de, devlet dairelerinde de çalışıyorlardı.

Cinsiyetçi moda kalıplarını yıkmak

Özellikle 1900’lü yılların başından itibaren giyim kuşam kadınlar için önemli bir başlık olarak gündelik hayatta ve mücadelede yer alacaktı.

Çalışma yaşamında kadınların koşullarının düzeltilmesi için daha sade giyinebilmek, çalışırken daha rahat edecekleri kıyafetler talep ediliyordu. Bunun için bir de dernek kurulmuştu 1918 yılında. Sade Giyinen Hanımlar Cemiyeti.

Sade giyim talebi çalışma yaşamıyla sınırlı değildi. Kadınların ev dışında nasıl giyineceklerine de yine kadınlar karar vermek istiyordu. Kararları belliydi; batılı kadınlar gibi giyinmek istiyorlardı.

Aynı yıllarda moda sektöründe yükselen kadınlar da vardı. Mevcut cinsiyetçi moda kalıplarını yıkan, kadınları korse, uzun, geniş ve ağır eteklerden kurtaran, yeni bir tarz yaratan kadın modacılardı bunlar. Pantolon giymek nihayet kadınlar için de mümkündü.

Benim kuşağımdan olan kadınlar dâhil pantolon giyebilmek için dayak da yedik, hakaret de gördük, sokakta ekstra erkek tacizi de yaşadık. Bugün neleri giyebiliyorsak ya da neleri giymekten vazgeçtiysek bunları patriarkal baskı ve şiddete rağmen kazandık.

Şimdi kadın işçilerin büyük kısmı pantolon giyerek işe gidiyor. Sorduğumuzda eğilip kalkarken rahat ediyorum, bir tarafım açılırsa kaygısı taşımıyorum gibi cevaplar veriyor.

Sadece moda kadınların ne giyeceğini belirlemiyor. Kadınların mücadelesi de ihtiyaçları da modayı belirliyor. Evvelki dönemlerde olduğu gibi kadınların bedenleri ile ilgili kararları da, kamusal alana çıkmış olmaları da modayı belirliyor. Bu durum hangi dönem kim daha güçlüyse onun belirleyici olmasına neden oluyor ve politik, her meselede olduğu gibi.

Feminist mücadele yükseldikçe, kadınların sömürülmesi ve ezilmesi alanlarının kılcal damarlarına dek inildikçe mücadele derinleşerek devam ediyor. İkinci dalga feminizm kadınların cinselliği konusunda önemli yol aldı. Kadınlar cinsel açıdan zevk almaktan, kendi bedenleriyle tanışmaya ve elbette yine giyim başlığına dek kendi lehlerine politikalar üretmeye devam ettiler. Sokaklarda sutyenlerin yakılması bu dönemlere rastlar ve bu eylemler ikinci dalga feminizmin akılda kalan radikal eylemlerindendir.

Nasıl istersem öyle giyinirim

Sutyen yakma ile kadınlara yüzyıllarca giydirilen korselerle mücadelenin bağlantısını anlatmak gereksiz.

Erkeklerin zevklerine, cinsel hazzına ya da muhafazakâr, cinsiyetçi kurallarına karşı kadınlar benim bedenim diyerek geldik bugünlere. Ücretli çalışma alanında da, moda ya da estetik sanatlarda da.

Osmanlı kentlerinde kadınlar sokaklara ancak ferace giyerek çıkabiliyordu. Yüzyıllar süren kamusal alana ferace giyerek çıkabilme kuralı koyu renkli ve kalın kumaşlardan dikilen feracelerle sınırlıydı. İnce kumaş ya da renkli ferace ile sokağa çıkıldığında padişahın kadın düşmanı fermanları uygulanarak kadınlara maddi cezalar ve hapis cezası uygulanıyordu. Bu cezalar bile kadınları engelleyemiyordu.

Nasıl istersem öyle giyinirim mücadelesi dinmeyecek her dönem sürecekti. Kadınların kıyafetlerinin yenilenmesiyle dinci yobaz kesimlerden erkekler kadınların sutyen takmasına karşı olacak, iffetli kadınların sutyen takmamasını savunacaklardı.

Kadınlara saldırmayı iş edinmiş, akıllarınca kadınları yıldırıp kamusal alandan ev içine doğru göndermeyi başaracaklarını sananlar bugün durmuyorlar, susmuyorlar. Bunları yaparken kadınları kendileri gibi hafızasız sanıyorlar.

Oyuncu Melis Sözen’e yönelik cinsiyetçi saldırıda bulunan dinci yobaz erkek sutyen yok diye ‘dertlenmişti.’

Sutyene düşmanlıktan sutyen yok diyecek noktaya gelen kadın düşmanlarına ne diyelim… Kendi standartlarında nereden nereye…

Onların ne dediğinin önemi yok, karar verecekler biziz. Sutyensizliğe de alışacaklar. Dahasına da.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Gösterilecek içerik bulunamadı!
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!