“bakıma ihtiyacı olan yaşlı yakınınızı bir bakım evine teslim etmek, o bakım evi ne kadar güvenilir olursa olsun yeterli değil. annenizi, babaannenizi, o sizi tanımasa bile ara sıra görmek, onunla sohbet etmek, bayramlarda ziyaret etmek istersiniz. öyleyse bunların ulaşılabilir yerlerde bulunması gerekiyor; yani her mahalleye bir yaşlı bakım evi. böylece gençler, çocuklar da büyüklerini sık sık ziyaret edebilsin.”

feminist düşüncenin ilham kaynaklarından biri olan antropolog margaret mead’e atfedilen bir diyalog var, ben de sosyal medyada rastladım. bir öğrencisi, 1901 doğumlu mead’e, medeniyetin bilinen ilk belirtisinin ne olduğunu sorduğunda, hiç beklemediği bir cevap almış. mead, bunun kırılmış ve sonra iyileşmiş bir uyluk kemiği olduğunu söylemiş. hiçbir hayvanın, bacağı kırık halde, kemiğin iyileşmesi için yeterince uzun süre hayatta kalamayacağını hatırlatan mead, kırıldıktan sonra iyileşmiş bir uyluk kemiğinin, birinin düşen kişinin yanında kalmak için zaman ayırdığının, yarasını sardığının, onu güvenli bir yere taşıdığının ve iyileşene kadar ona baktığının kanıtı olduğunu anlatmış ve “bir başkasına zorluklarında yardım etmek, medeniyetin başladığı yerdir,” demiş.
mead’in burada bahsettiği bakım emeğinin bir türü, yardıma, desteğe muhtaç olanlara bakım; annelik gibi hemen her canlı türünde görülen, güdüsel diyebileceğimiz bakımdan da farklı. ‘her kadın çocuk bakmak istemiyor, bu güdüsel değil’ demeyin, yavrularının bir kısmını bırakan kedi de çok, örneğin. aynı şekilde başkasının hatta başka türden bir canlının bebeğine bakan hayvan da var; kedi emziren köpekleri görmüşsünüzdür.
insan ömrünün uzaması, alzheimer gibi bakım gerektiren hastalıkların yaygınlaşması (geçen 30 yıl içinde vaka sayılarında iki katına yakın artış olduğu bildiriliyor) bakım yükünü artırdı. insan ömrünün uzamasını sağlayan tıbbi gelişmeler, illa konforlu bir hayat sağlamıyor. türkiye’de, iktidarın “çok çocuk” kampanyalarına rağmen doğum oranı düşüyor. bu son krizin ardından gelen bir olgu da değil, tuik’e göre, 2014’ten beri istikrarlı bir biçimde düşüyor, 2025 yılında 1,42 çocuk olarak gerçekleşti ve toplam doğurganlık hızı son dokuz yıldır nüfusun yenilenme seviyesi olan 2,10’un altında. türkiye nüfusu git gide yaşlanıyor.
kim bakacak bu yaşlılara
öncelikle ömrü boyunca düzenli ve kaliteli sağlık hizmetine ulaşabilenlerin ileri yaşlarda bakıma ihtiyaç duymama ihtimali yüksek. hem sağlık hizmetlerini hem de hasta ve yaşlı bakımını, muhakkak ki kamunun örgütlemesi gerekiyor. nitekim, sosyal devletin mükemmel olmasa da var olduğu avrupa ülkelerinden bazı feministler bugün konuyu bir tür nostalji duygusuyla, ellerinden alınan haklar temelinde ele alıyor. bunun iyi bir örneği bence lynn segal’in türkçe de yayımlanan yaslan bana: radikal bakım politikası[1] adlı kitabı. türkiye için, özellikle belediyelerin bu tür hizmetler vermesi nadir de olsa son on yıllara mahsus bir olgu.[2] o yüzden bu konuda avrupalılardan ziyade, özellikle sağlık hizmetlerinin önemli bir konu olduğu hindistan siyasetine bakmak bizim açımızdan daha yararlı olabilir.
nerde bu devlet
aile ve sosyal hizmetler bakanı mahinur özdemir göktaş, yakınlarda insanların yalnız öldüğüne işaret ederek aile kavramından vazgeçmememiz gerektiğini söylemiş. devam etmeden şunu hatırlatmak istiyorum. muhafazakâr çevrelerde, medyadan siyasete kadar uzanan bir yelpazede öne çıkabilmiş olan kadınlar, genel kadın nüfusuna önerdikleri şekilde yaşamıyor, zaten bu mümkün değil. göktaş’ın sözleri, özel olarak dikkate değer bir açıklama olduğundan değil ama yerleşik bakış açısını yansıttığı için aktardım. onun ve yol arkadaşlarının “aile” derken kastettiği ücretsiz kadın emeği. bunu eleştirmek, buna karşı çıkmak yetmez, taleplerimizi şekillendirmek zorundayız.
yaşlı bakım evi neden korkutucu
insan bir bakım evinde yalnız ölmez, bu tür kurumları ürkütücü kılan kötü koşullar, kötü muameledir. yoksa toplumun dışlamaya yatkın olduğu yaşlılar, son yıllarını, kendi özel alanlarının da olduğu bir ortamda, tıbbi desteğe ulaşarak, yaşıtlarıyla geçirmeyi neden istemesin?
ama bir yandan da şu açık: yaşlıların bakımının örgütlenmesi de yakınlarına düşüyor, bu en azından, ailenin çözünüp toplumun toplum olarak örgütlenebildiği zamana kadar böyle devam edecek. bakıma ihtiyacı olan yaşlı yakınınızı bir bakım evine teslim etmek, o bakım evi ne kadar güvenilir olursa olsun yeterli değil. annenizi, babaannenizi, o sizi tanımasa bile ara sıra görmek, onunla sohbet etmek, bayramlarda ziyaret etmek istersiniz. öyleyse bunların ulaşılabilir yerlerde bulunması gerekiyor; yani her mahalleye bir yaşlı bakım evi. böylece gençler, çocuklar da büyüklerini sık sık ziyaret edebilsin. gençlerin illa kendi akrabalarını ziyaretle yetinmelerine gerek yok, sevdikleri bir yazarla ya da müzisyenle sohbet etmek de isteyebilirler!
nerde bu erkekler
çocuklarla ilgili söylediğimiz bir şey bu konuda da geçerli; nasıl ki çocukların sadece anneleri değil -çoğunlukla yakınlarda olan- birer de babaları varsa yaşlıların da sadece kızları ve gelinleri yok! erkeklerin de, bakım evinde bile olsa yaşlılarıyla ilgili sorumluluk almaları gerekir. kadınlar, ücretli çalışmadıkları bahanesiyle yaşlı bakımına mahkum ediliyor, ücretli çalıştıklarında da bu sorumluluk sırtlarından alınmıyor.
diğer yandan, yalnız yaşamanın birçok durumda -özellikle kadınlar için- bir tercih olabildiğini fark etmek gerek. özellikle yıllar boyu bir ailenin yükünü taşımış olanlar için bu büyük bir lüks.
tanıdığım bir kadın 75 yaşında boşanmaya karar vermişti, kendisini vazgeçirmeye çalışan çocuklarına, “mutlu ölmek istiyorum” dedi. çünkü mutsuz ölmek yalnız ölmekten kötü. hepimizin aç, açık olmadan, hizmet ve şefkat alarak mutlu ölme hakkımız var. vermek istemeyebilirler, söke söke alacağız.
[1] Yaslan Bana, Radikal Bakım Politikası, Lynn Segal, çev. Ebru Kılıç, Livera Yayınevi, İzmir.
[2] Örneğin bursa nilüfer belediyesinin evde sağlık ve bakım hizmetleri.
Ana Fotoğraf: Darüşşafaka Cemiyeti, Urla Rezidans










