Bilmediğim bir şehirde iş arayıp durdum

İşe çağırmaları için gözüm hep telefondaydı. Günler geçiyordu ama işe çağırmıyorlardı. Arayayım mı, mesaj mı çekeyim ikilemini yaşarken hâl hatırlarını soran bir mesaj attım. Geri dönen olmadı. Yine iş aramaya başladım.
Paylaş:

(Gülşen, 6 Şubat depremini Hatay’da yaşadı. Yıkılan evinden kendi başına çıkmayı başardı. Kaybettiği yakınlarını defnettikten sonra Mersin’e gitti. 20 Şubat depreminin ardından Antakya’ya döndü. Bir çadır ve bulabildiği birkaç parça eşyayla yaşamaya devam etti. Sonrasında iş bulabilmek, düzen kurabilmek için çok uğraştı. Yaşadığı süreci parça parça anlatmaya devam ediyor.)

Ankara’da geçirdiğim günler içinde elimden geldiğinde dışarı çıkmaya, etrafı öğrenmeye çalışıyordum. Yürümeyi seven bir insandım ama yürümek, dışarda olmak beni mutlu etmiyordu. Her gün eve çözümsüz dönüyordum. İş bulamıyordum. Ne kendi ihtiyaçlarımı ne bir arada yaşadığım kişilerin ne de evin ihtiyaçlarını alabiliyordum. Yorulduğum ve mutsuz olduğumla kalıyordum.

Arkadaşımın desteği ile bir implant firması ile görüşmeye gittim. Orada en çok ilgimi çeken şey, çalışanların keyifli olmasıydı. Rahat görünüyorlardı. Kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Gülüyorlardı. İlk intiba iyiydi, iyi hissettim. Firmanın sahibi ile görüştüm. Bu iş alanında deneyimli olmamdan dolayı çok sıcak baktı. Depo kısmı yeni kuruluyordu. “Deponun açılması bir iki ayı bulur ama senin işe hemen başlamanı istiyorum. En başından başla ki işe tam hâkim ol. İki hafta sonra başlıyoruz. O zaman ayrıntıları ve parayı konuşuruz. Merak etme, para konusunda seni yormam” demişti. Ben de “Olur” demiştim. İki haftaya başlayacaksak gidip çocuklarımı göreyim, sonrasında izin almayayım diye düşündüm. Anlaştık. İşyerinden öyle çıktım. Çok keyiflenmiştim. İşyerini sevmiştim. Firma sahibine güven duymuştum. En önemlisi ise bildiğim işi yapacaktım.

‘Gözüm telefondaydı

O akşam kuzenim ve çocukları ile konuşup hazırlığa başladım. Yine Mersin, Antakya, Ankara yolu görünmüştü. Diğer gün Mersin’e doğru yola çıktım. Çocuklarım gelişime sevinmişlerdi. Benimle gezme planları yapıyorlardı. Depremden sonra Mersin’e birkaç defa gitmiştim ama o sıralar Mersin’e yerleşmeye çalıştığım için hep stresli geçiyordu. Bu sefer stresli değildi çünkü önümü görebiliyordum. Artık bir işim vardı. Gerisini de hallederdim. Mersin’e her gittiğimde farklı bir akrabamda kalıyordum. Bu da beni çok yoruyordu. Hele kaldığım ev çok katlıysa sürekli sallanıyor hissiyatı veriyordu. Huzurlu uyku pek mümkün olmuyordu. Ama çocuklarımı görmek, onları sevmek çok güzeldi.

Birkaç günü Mersin’de geçirip tekrar Antakya’ya geçmiştim. Yaşam koşulları halen aynıydı. Yemek yapmak, çamaşır yıkamak çok zor işler olmuştu. Bir de yaşanan acılar eklenince çok daha zorlaşıyordu. Yeni başlayacağım işimden olmamak için planladığım gibi iki hafta içinde Ankara’da olmuştum. İşe çağırmaları için gözüm hep telefondaydı. Günler geçiyordu ama işe çağırmıyorlardı. Arayayım mı, mesaj mı çekeyim ikilemini yaşarken hâl hatırlarını soran bir mesaj attım. Geri dönen olmadı. Yine iş aramaya başladım.

İlk iş gününde, kapıdan dönmek

Şansıma bir gözlükçü, eleman arayışındaydı. Denk geldi gittim. Çalışma koşullarını, ücreti konuştuk. Pazartesi işbaşı yapayım diye anlaştık. Keyfim yerine gelmişti. Artık bir işim vardı. Pazartesi gelip çatmıştı. O gün iş için hazırlandım ve yeni işyerim olacak gözlükçüye gittim. Yetiştiğimde sıcak karşılandım. “Buyrun konuşalım” dediler. “Dün, işe deneyimli birini aldık. Şimdilik çalışana ihtiyacımız yok ama yine ihtiyaç olursa sizi ararız. Kusura bakmayın. Bu işi öğrenmeniz iki ayı bulur. İki ay uzun bir süre. Deneyimli biri direkt işe başlasın diye karar verdik” dedi.

“Sağlık olsun” deyip oradan ayrıldım ama canım çok sıkıldı. İşbaşı yapacağım gün söylenmezdi bu. Uzunca bir süredir iş bulup hayatımı yeniden düzene koyacağım diye kurduğum hayallerim dağılıyordu. Ve elimden başka bir şey gelmiyordu.

Hemen eve gitmek istemedim. Çarşıda yürüdüm. Dükkanlara baktım. Biraz açılırım diye düşündüm ama olmadı. Sonunda yorgun düştüm ve eve döndüm. Bu sefer ev daha da basık geldi. Üstüme üstüme geliyordu sanki. Eve geçesim yoktu ama dışarda hava çok soğuktu. Şehrin yabancısıydım ve gidecek pek bir yer bilmiyordum.

Gelir gider hesabını daha çok yapmaya başlamıştım. İş bulamazsam ne yapacaktım? Kuzenim Songül’ü getiren arkadaşım Burcu “Buralarda çok fazla fabrika var, isterseniz size iş bulurum” dedi. Bunun üzerine çok düşünmüştüm. Ben daha önce beden işi, fabrika işçiliği yapmamıştım. Buna bedenim dayanır mı? Koşullar nasıl olur? Psikolojim zaten kötüydü. Üstüne de işyerinde bana kaba davranırlarsa, hakaret ederlerse üstesinden nasıl gelirim diye kara kara düşünüyordum. Yapamayacağıma karar verdim. İş aramaya devam ettim. Marketlere gidip iş başvurusunda bulunmak istiyordum ama nasıl başvuru yapacağımı bilmiyordum. Market çalışanlarına soruyordum, anlatıyorlardı. Ben de hemen CV gönderiyordum.

Travma tetikleyici ‘destekler’

Depremden beri CV göndermediğim firma, kurum kalmamıştı. Sosyoloji mezunu olmamdan dolayı ‘gelbasla’ ve ‘kariyer.net’ gibi sayfalar üzerinden sivil toplum kuruluşları ve derneklerin hepsine başvuru yaptım. Dönüş yapan olmadı. Halen düzenli bir gelirim yoktu.

Bir akşam sosyal medyada Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin depremzede öğrencilere KPSS hazırlık kampı reklamını gördüm. Hemen başvurdum. En azından sınava hazırlanayım diye düşündüm. Kamp on gün sonra başladı ve on gün sürdü. Kamp süreci de benim için zor geçti. Hem bilgi birikimim yoktu hem de sürekli depremden söz edip Antakya’dan, Defne’den görüntüler paylaşıyorlardı. Ağlama krizlerim tetiklenmişti. Bir insan ne kadar ağlayabilirse o kadar ağladım. Dersten mi yoksa ağlamaktan mı daha yorgun düşüyordum bilemiyorum. Ders saatlerini tamamlayamadan eve dönüyordum. Yorgunluktan uyuyakalıyordum. Tembelleşmiş miydim yoksa psikolojik yorgunluk muydu bilemiyorum. 10 günlük kamp bitmişti. Evden çalışmaya devam ediyordum. Arada, sınava girecek olan aile bireylerimi de motive etmeye çalışıyordum. Ablam ve yeğenimle telefonda konuşurken “Biz de hazırlanacağız. Gel birlikte hazırlanalım” dediler. “Olur, hem birbirimizi motive de ederiz” diye düşündüm. Hazırlandım ve ailemin yanına döndüm. Yine Defne’deydim. Tabi evdeki hesap her zamanki gibi çarşıya uymadı. Aile çok kalabalıktı. Sürekli gelen giden oluyordu. Çadır yaşamı da cabası. İşler çok zordu ve çok zaman alıyordu. Verimli çalışamadım.

Fotoğraflar: Bahar Gök

*Bu haber RLS ve Kadınİşçi işbirliği ile yapılan Depremden Etkilenen İllerde Kadın Emeği araştırması kapsamında yazılmıştır.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Güvenceli ve düzenli işlerin rafa kalktığı deprem bölgelerinde, kadınlar, geçinebilmek için tehlikeli işler yapmak zorunda kalıyor. Ağır hasarlı binalara girerek eşya ve demir toplamak da bu işlerden biri.
“İlk defa aldığım asgari ücretin içinden ulaşım ve yemek masrafını çıkarınca geriye ne kadar kaldığını, masraflarımı nasıl en aza indirip kalandan birikim yapabileceğimi hesaplıyorum. Her güne “bu iş bitince ne olacak” diye düşünmeden başlamak istiyorum… Yeniden, tek başıma ama yalnız kalmadan, umutlarımı yitirmeden devam etmeye çalışıyorum işte.”
Toplum Yararına Proje (TYP) ile deprem bölgesinde kadınlar, bir süreliğine de olsa düzenli maaş aldıkları bir işe başlayabildiler. Depremin etkilerini üzerinden atamamış olan kadınlar ulaşım yetersizliği ve gelecek kaygısıyla birlikte, artan ev içi bakım emeğini de sırtlanarak işe gidip gelmeye çalışıyor. Aldıkları asgari ücret ise kadınların kendi ihtiyaçları için değil, yeni bir ev inşa edebilmek ve hane içindeki ihtiyaçlar için kullanılıyor.
Çocuk yaşta evlendirilen Reyhan ve Emel’in hayatı hane halkına hizmet etmekle geçmiş. 6 ve 20 Şubat depremleri hayatlarını daha da zorlaştırmış… Pahalılıkla baş etmeye çalışırken kendi ihtiyaçlarını unutmuşlar. Çocukları için sağlıklı ve güvenli bir ortam yaratmaya çalışıyorlar. Konteyner kent koşullarında ne kadar mümkün?
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!