Herkes kentlerden aynı biçimde yararlanamıyor. Erkek deneyimini merkeze alan planlama anlayışı, kadınları güvenlik kaygısı ve bakım emeği arasında her gün yeniden yol çizmeye zorluyor. Prof. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu’nun ifadesiyle, “Kadınlar kent içinde düz değil zikzaklar çizerek ilerliyor.”

Kentler erkekler için mi tasarlanıyor? Bir kentin kime göre planlandığını anlamak için yalnızca yollarına ya da toplu taşıma hatlarına bakmak yetmez; o kentte kadınların nasıl hareket ettiğine de bakmak gerekir. Çünkü kadınların kent içindeki hareketliliği, güvenlik kaygısı, bakım emeği ve erişilebilirlik sorunları tarafından sürekli yeniden şekillenir. Bu nedenle ulaşım politikaları yalnızca teknik bir planlama meselesi değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliği meselesidir. Prof. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu ile kadınların kent ve ulaşım deneyimini toplumsal cinsiyet perspektifinden konuştuk.
Bugünkü kentlerin erkek deneyimi merkeze alınarak tasarlandığını söyleyebilir miyiz, bu konuda somut örnekler vermek mümkün mü?
Kentlerimizin kadın dostu planlandığını söylemek oldukça zor. Bu sadece Türkiye için değil aslında dünyanın birçok yerinde özellikle geçmiş dönemlerde bu şekildeydi. Ama Türkiye belki de bundan en çok mağdur olan ülkelerden bir tanesi diyebiliriz. Zaten bunu özellikle de bir kadının gündelik hayat içerisindeki yaşam pratiklerini düşündüğümüz zaman çok açık bir şekilde söyleyebiliyoruz.
Bir kadın güvenli bir şekilde kentin içinde dolaşamıyorsa, kamusal alanlarda yeterli şekilde ihtiyaçlarına yönelik hizmet alamıyorsa, sosyalleşemiyorsa, üzerindeki gündelik bakım yüklerini bir kent ihtiyaçları içerisinde rahatlıkla ve güvenle yerine getiremiyorsa, bir yerin kadın dostu olduğunu söylemek kolay değil.

“Ulaşımın kadını erkeği var”
“Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Ulaşım” kavramına da yakından bakmak isteriz. Bir kentin ulaşım ağını tasarlarken toplumsal cinsiyet perspektifini dışarıda bırakmak, pratikte kadınların hayatında neyi görünmez kılıyor?
Ulaşımın gerçekten de kadını erkeği oluyor. Dünyada ulaşım sistemleri uzun yıllar erkeklerin hareket alışkanlıkları esas alınarak tasarlandı. Kadınların araç kullanım oranlarının daha düşük olması ve kentlerin yaya ya da kadın dostu değil, ağırlıklı olarak otomobil odaklı planlanması bunun önemli göstergelerinden biri.
Oysa kadınların gündelik hareketliliği erkeklerden farklı. Kadınlar yalnızca işe gidip gelmiyor; alışveriş yapıyor, çocuk ve yaşlı bakımına ilişkin sorumlulukları yerine getiriyor, gün içinde birden fazla noktaya uğruyor. Bebek arabası ya da tekerlekli sandalye ile hareket etmek zorunda kalabiliyorlar. Ancak kaldırımların, yaya yollarının ve kamusal alanların önemli bir kısmı bu ihtiyaçları karşılayacak şekilde tasarlanmış değil. Bu da kadınların gündelik yaşamını zorlaştıran görünmez eşitsizlikler yaratıyor.
“Görünmez zikzaklar”
Kadınların ulaşım/ şehir deneyimlerini incelerken sizi en çok şaşırtan ya da “Bunu mutlaka görünür kılmalıyız” dediğiniz en çarpıcı ortak pratik ne oldu?
Bence en görünür kılmamız gereken şey, kadınların kent içinde izlediği “zikzak rotalar.” Bu, hem kentteki eşitsizliğin hem de güvensizliğin bir göstergesi. Kadınlar gün içinde birden fazla noktaya giderken, güvenlik kaygısı nedeniyle en kısa rotayı değil, kendilerini daha güvende hissedecekleri yolları tercih etmek zorunda kalıyor. Bu görünmez zikzaklar, kadınların hem zamanını hem de bütçesini etkiliyor.
Mevcut ulaşım ve şehir planlamaları bu “parçalı zaman ve seyahat” gerçeğine ne kadar uyumlu? Kadınlar bu hatlar arasında nasıl bir zaman kaybı yaşıyor?
Aslında bu, önceki soruyla doğrudan bağlantılı. Erkekler çoğunlukla daha doğrusal rotalar izlerken, kadınlar gün içinde birden fazla noktaya ulaşmak zorunda kalıyor. Üstelik bunu daha çok toplu taşımayla ve daha az özel araç kullanarak yapıyorlar. Bu durum hem daha fazla zaman kaybına hem de ulaşım maliyetlerinin artmasına yol açıyor. Buna karşın kentler ve ulaşım sistemleri, kadınların bu parçalı yolculuklarını destekleyecek yeterli mekân ve ulaşım olanaklarını sunmuyor.
“Kadınlar güvenlik kaygısıyla rota belirlemek zorunda kalıyor”
Ulaşımda güvenlik denince akla ilk olarak cinsel taciz veya fiziksel tehditler geliyor. Ancak bir de kadının zihninde sürekli çalışan bir “risk haritası” var: Durakların aydınlatması, üst ve alt geçitlerin ıssızlığı, istasyon giriş-çıkışlarının kuytuda kalması… Güvenlik kaygısı, bir kadının “erişilebilirlik” hakkını nasıl kısıtlıyor? Güvenli bulmadığı için potansiyel bir iş veya eğitim fırsatından vazgeçen kadınlara dair veriler bize ne söylüyor?
Kadınlar, gündelik yaşamın getirdiği sorumlulukları yerine getirirken bir yandan da güvenlik kaygısını sürekli hesaba katmak ve buna göre rota belirlemek zorunda kalıyor. Bir sokak, bir erkek için yalnızca karanlık ya da ıssız olabilir; bir kadın için ise aynı zamanda güvensizdir. Nitekim veriler de kadınların dünyanın birçok yerinde farklı güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Bu nedenle bazı kadınlar iş ya da eğitim fırsatlarından vazgeçmek, ev ve iş arasındaki ilişkiyi güvenlik kaygısına göre yeniden kurmak zorunda kalıyor.
Bunu özellikle kentsel dönüşüm mağdurlarında görüyoruz. Zorla yerinden edilen kadınlar, çocuklarını emanet edecek bir çevreden ve sosyal dayanışma ağlarından uzaklaştıkları için eski yaşam düzenlerini sürdüremiyor; hatta kimi zaman çalıştıkları işlerden ayrılmak zorunda kalıyor.
Öğrencilerimle yaptığımız çalışmalarda da bunu açıkça gördük. Bir erkeğin güvenli bulduğu bir mekân, farklı dinamikler nedeniyle bir kadın için güvensiz olabiliyor. Kent planlama süreçlerinde kadınların yer almaması, kadınların güvenlik ihtiyaçlarının göz ardı edilmesine yol açıyor.
Dünyada “Gece otobüslerinin kadınlar için durak harici durması” gibi mikro çözümler uygulanıyor. İstanbul’da da saat 22.00’den sonra benzer bir uygulama var. Toplu taşıma araçlarında, güvenlik algısını psikolojik ve fiziksel olarak iyileştirecek, Türkiye gerçeklerine uygun ne tür yenilikçi adımlar atılabilir?
Türkiye gerçekleri göz önüne alındığında, esnek durak uygulamaları, pembe otobüsler gibi çözümler var ama bunlar yeterli sayılmaz. Teknolojiyi, tasarımı, yani planlamayı ve kentsel tasarımı, toplumdaki dayanışmayı güçlendirecek ve geliştirecek bir takım yenilikçi çözümlere ihtiyaç var. Özellikle teknolojinin buradaki önemi çok fazla. Dünyada bazı uygulamalar var; akıllı buton uygulamaları, acil durum uygulamaları, duraktan indiği anda devreye giren, yani kadın kendini güvensiz hissettiği anda devreye giren acil buton uygulamaları çok önemli.
Ya da durakta indiğinde, özellikle de karanlık ve güvensiz rotalarda, dünyada uygulanan ‘beni eve götür’ butonları gibi telefonu mesela çok sertçe salladığında devreye giren uygulamalar var. Benzer uygulamaların Türkiye için de çok kolaylıkla devreye girebileceğini düşünüyorum. Özellikle büyükşehir belediyeleri bu konularda önemli çalışmalar yapıyorlar.
“Kadın dostu kentler için kadın temsili artırılmalı”
Türkiye’de politika yapıcı kadrolara baktığımızda ezici bir erkek hakimiyeti görüyoruz. Masada kadınların olmaması, kentin kılcal damarlarındaki bu sorunların “teknik birer detay” olarak geçiştirilmesine yol açar mı?
Elbette. Kadın dostu kent planlaması için kadınların karar alma ve planlama süreçlerine daha fazla katılması gerekiyor. Kadınların katılımı, güvenli, erişilebilir ve ihtiyaçlara uygun kentlerin oluşturulmasında en önemli unsurlardan biri. Bu nedenle hem planlama süreçlerinde hem de kent yönetiminde kadınların temsilinin artırılması şart.
Bugün yerel yönetimlerde, özellikle muhtarlıklarda hâlâ erkek egemen bir yapı var. Oysa kadın muhtarların bulunduğu yerlerde kadınların gündelik sorunlarını daha rahat dile getirebildiğine ve sosyal dayanışmanın güçlendiğine bizzat tanık oldum. Bu nedenle kadın muhtar, belediye başkanı ve meclis üyesi sayısının artırılması, kadın dostu kentlerin inşasında kritik bir adım olacaktır.
Kadınların korkmadan, zaman kaybetmeden ve eşit bir şekilde deneyimleyebildiği bir kent içi ulaşım ve şehir düzeni sizce bir ütopya mı, yoksa doğru bir bütçe ve planlama ile kısa sürede dönüştürülebilir bir gerçeklik mi? İlk olarak nereden başlamalıyız?
Kadın dostu bir planlamanın ütopya olduğunu düşünmüyorum. Bunu başaran ülkeler, kentler var. Ve teknoloji de buna çok büyük bir destek sağlıyor. Bunun doğru bir yaklaşım ve inançla çok kısa sürede gerçekleşebileceğine inanıyorum. Yeter ki bunu isteyen yöneticilerimiz olsun. Hep akıllı kentlerden bahsediyoruz ya, bizim ihtiyacımız olan akıllı kentlerden önce akıllı, toplumsal cinsiyete duyarlı yöneticiler. Eğer bunu başarırsak kadın dostu kentler bir hayal değil.
“Kadın dostu planlama anlayışını benimsemek zorundayız”
Bundan 20 yıl sonra toplumsal cinsiyete duyarlı bir İstanbul hayal etsek; sokakları, ulaşımı, parkları ve kamusal alanları bugün bildiğimiz İstanbul’dan nasıl farklı olurdu?
Bugünkü İstanbul, kamusal alanları, yaya yolları ve ulaşım altyapısıyla kadın dostu bir kent değil. Bir kadının kent içinde tek başına ya da çocuğuyla, bakımından sorumlu olduğu biriyle güvenli ve kolay şekilde seyahat etmesi hâlâ hem zor hem de maliyetli. Bunun en önemli nedenlerinden biri de kamusal alanların yetersizliği ve erişilebilir olmaması.
Toplumsal cinsiyete duyarlı bir İstanbul için öncelikle kamusal hizmet ve kamusal alanların artırılması gerekiyor. Kent, mevcut planlama öngörülerinin çok üzerinde bir nüfusa ulaştı. Bu durum, başta kadınlar olmak üzere İstanbulluların kamusal hizmetlere erişimini zorlaştırıyor.
Önümüzdeki 20 yılı hedefliyorsak bilimsel, ihtiyaç odaklı ve kadın dostu planlama anlayışını benimsemek zorundayız. Ancak kent halkının ihtiyaçları yerine mega projeleri ve küresel talepleri önceleyen politikalar sürdükçe bunu gerçekleştirmek kolay görünmüyor.
Daha fazla yaya öncelikli ve erişilebilir kamusal alan yaratılmalı; kadınların çocuğuyla parka gidebildiği, tek başına güvenle kamusal alanları kullanabildiği ve gece işten evine korkmadan dönebildiği bir kent için hem mekânsal tasarım hem de teknolojik altyapı güçlendirilmeli.
Son olarak; peki siz kendi hayatınızda, bir kadın olarak toplu taşımayı kullanırken teorisini yaptığınız bu konunun pratiğiyle nasıl çarpışıyorsunuz?
Toplu taşımayı kullanırken ağırlıklı olarak vapur, metro ve tramvay gibi raylı sistemleri tercih ediyorum. Taksi kullanmaktan ise mümkün olduğunca kaçınıyorum; yaşadığım bölge itibarıyla bunu güvenli bulmuyorum. Kendimi daha güvende hissettiğim ulaşım araçlarını seçiyorum. Bu yalnızca benim değil, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde kadınların ortak deneyimi. Özellikle farklı ulaşım araçlarını kullanmak zorunda kalan kadınların güvenlik kaygısını çok daha derinden yaşadığını biliyorum.
Ana görsel: Kadıköy Belediyesi









