Edebiyatın erkek egemen kalesine karşı yeni bir kolektif itiraz yükseliyor: Boleka. Kadınların yazısını “kişisel” ya da “duygusal” sayarak merkezin dışına iten anlayışa karşı dergi, onların kültürel emeğini yeniden merkeze taşıyor.

İstanbul merkezli üç aylık basılı edebiyat dergisi Boleka, Ocak 2026’da ilk sayısıyla okurla buluştu. Dergi, edebiyatı sadece bir anlatı alanı değil; bir hafıza, tanıklık ve sorumluluk mekânı olarak tanımlıyor. Adını Ursula K. Le Guin’in Hep Yuvaya Dönmek kitabındaki düşsel evreninden alan ve yönetiminde kadınların bulunduğu dergi kadın bakışını kurucu bir özneye dönüştürüyor. Üç aylık periyotlarla yayınlanacak olan Boleka, ilk sayısında yazar Aslı Erdoğan’ın etik duruşuna odaklanıyor. Dergi, okuru sadece okumaya değil, bakmaya ve yeniden görmeye davet eden bir karşılaşma alanı.
Edebiyat dergiciliği: Erkek egemen alanda “varlık pratiği”
Türkiye’de edebiyat dergiciliği erkek egemen bir alan mı? Eğer öyle ise Boleka’yı kurmak, bu erkek egemen yapıya karşı nasıl bir müdahale?
Edebiyat dergiciliğinin de yazarlık gibi, erkek egemen bir kültürel alanın içinde var olduğunu söyleyebiliriz. Bu yalnızca edebiyata özgü bir mesele de değil. Patriyarkanın, kamusal ve kültürel yapıların tümündeki yeriyle ilgili.
Dergiler de bu yapıdan bağımsız değil. Ama dergicilik kendi başına bir direniş biçimi. Hele bugün. Ekonomik olarak zor, görünürlüğü sınırlı, sürdürülebilirliği kırılgan bir alan. Bir dergi çıkarmak, başlı başına var kalma mücadelesi demek.
Boleka’yı bu yüzden bir varlık pratiği olarak görüyoruz. Kolektif bir yapıyla bir dergi kurulması zaten başlı başına bir söz. Bir araya gelişimizle, karar alma biçimimizle, dosya seçimlerimizle ve metne yaklaşımımızla bir mücadele yöntemi geliştiriyoruz. Amacımız, kendimize özgü halimizi koruyarak kalıcı olmak.

Görünmeyen emek ve kadın olmanın belirleyiciliği
Dergicilik yoğun ama çoğu zaman görünmeyen bir emek denebilir mi? Boleka’da editoryal ve üretim emeğini nasıl paylaşıyorsunuz? Kadın emeğinin görünmez kılınmasını nasıl engelliyorsunuz?
Dergiciliğin yoğun ve çoğu zaman görünmeyen bir emek olduğunu biz de bu süreçte öğreniyoruz. Çoğumuz amatörüz; içimizden çok az kişi sektörün içinde.
Kadın olmamız burada da belirleyici. Herkes bir işin ucundan tutuyor. Editoryal süreçten tasarıma, sosyal medyadan dağıtıma, sponsorluk görüşmelerinden organizasyona kadar yük tek bir kişinin omzunda değil. Birbirimizden yardım istemek, bilmediğimiz konuları dile getirmek ve birlikte çözüm aramak sürecin doğal bir parçası.
Kadınların yazdıklarını ikincilleştirmek!
“Boleka’nın editoryal yaklaşımı; boşluklara, sessizliklere, eksiltilmiş anlatılara ve bastırılmış seslere alan açmayı hedefliyor.” diyorsunuz. Kadınların edebiyat alanındaki emeği bugün nasıl bastırılıyor ve Boleka buna nasıl müdahale ediyor?
Kadınların edebiyat alanındaki emeği bugün görünmezleştirilmeye çalışılarak bastırılıyor. Kimin konuştuğu değil, kimin referans gösterildiği belirleyici oluyor. Kadınların yazdıkları sıklıkla “kişisel” ya da “duygusal” ya da “ikincil” bir kategoriye yerleştiriliyor ve merkezden uzaklaştırılıyor.
Boleka’da “boşluklara alan açmak” derken bunu kastediyoruz. Amacımız sadece sessiz ya da boş bırakılmış anlatıları görünür kılmak değil, onları merkezde düşünmek. Dosya konularımızı seçerken, metne yaklaşırken ve bir sayıyı kurgularken bu bilinçle hareket ediyoruz. İlk sayımızda Aslı Erdoğan’ı merkeze almamız da bu anlamda bilinçli bir tercihti.
Tacizi “kanıksanmış norm” gören yapısal zemin
Mine Söğüt’ün malum yazısından sonra, kadın edebiyatçılar arasında başlayan tartışma, kadın emeği ve dayanışması açısından size ne söylüyor? Kadınların bu alanda birlikte güçlenmesinin önündeki engeller neler?
Aslında tartışma, doğru zeminde yapıldığında hareketi ileri taşıyan bir şey. Burada da esas konuşulması gereken edebiyat alanındaki güç dinamikleri. Tacizin kanıksanmış bir norm gibi kabul edildiğini görüyoruz.
Tacizi bilgi eksikliğine, yanlış anlaşılmaya ya da bireysel cehalete indirgeyerek neredeyse “masumlaştırmak”, arkasındaki yapısal güç ilişkilerini sorgulamayı engelliyor. Kadınların birlikte güçlenmesinin önündeki en büyük engellerden biri, bu güç dengesizliğinin de norm kabul edilmesi. Oysa önce bu yapısal zemini görmek ve adını koymak gerekiyor.

“Erkek gibi” yazmayı reddetmek!
Boleka’yı yalnızca bir edebiyat dergisi değil, kadınların kültürel üretim emeğine alan açan bir müdahale olarak mı görüyorsunuz? Uzun vadede neyi değiştirmeyi hedefliyorsunuz?
Boleka’yı yalnızca bir edebiyat dergisi olarak ya da bir “proje”, “geçici bir çıkış” olarak düşünmüyoruz. Bizim için Boleka bir üretim ve paylaşım alanı. Karar verici pozisyonlarda kadınların daha fazla yer alması, kolektif üretim biçimlerinin güçlenmesi, “erkek gibi” yazmak ve üretmek zorunda olmamak…
Bunların her biri bizim için önemli. Hedeflerimizden biri de hafıza. Üretilen metinlerin kayda geçmesi, süreklilik kazanması ve arşivlenmesi. Kadınların kültürel üretiminin istisna görülmemesi. Hatta temelde istediğimiz şey “merkez”in tanımını yeniden yapmak. Uzun vadede büyük bir dönüşüm vaadinde bulunmak iddialı olur. Ama kalıcı değişimlere inanıyoruz.
Romantize edilmeyen gönüllü emek
Türkiye’de edebiyat ve dergicilik alanında kadınların emeği çoğu zaman ya ücretsiz ya da çok düşük karşılıklarla var oluyor. Boleka’da bu emeğe yaklaşımınız nedir?
Şu an hepimiz gönüllü olarak çalışıyoruz. Bu durumu romantize etmiyor ve saklamıyoruz da. Kültür alanında kadın emeğinin çoğu zaman görünmediğinin farkındayız. Biz kendi içimizde emeği paylaşarak ilerlemeye çalışıyoruz. Yakın zamanda da editoryal emeğin karşılığını verebileceğimiz, sürdürülebilir bir model inşa ediyoruz.
Dergiye bolekamag.com adresinden ulaşabilirsiniz.










