Köyden mutfağımıza “görünmeden” gelenler

‘Kış günü lezzetine doyamadığımız, kaşığı salladıkça daha sallamak istediğimiz pekmezi, reçeli ya da erişteyi afiyetle yerken tüm bunların kadınların görünmezleştirilmek istenen emekleri olduğunu hatırlamak önemli. Marketlerin raflarına dizilen fabrikasyon ürünlerden çok daha zor şartlarda, daha pahalıya, titizlikle üretildiğini unutmamak, teorisini, politikasını yapmak önemli.’
Paylaş:
Gülfer Akkaya
Gülfer Akkaya
akkayagulfer@gmail.com

Türkiye’de köyden kente göç nedeniyle kentler üst üste yığılmış biçimsiz, sağlıksız binalara sokuşturulmuş insanlarla doldurulalı yıllar oluyor. Hepimiz bu durumdan yılgınız. Neyse ki insanların köyleri ile ilişkileri son bulmadı.

Kentlere göçüp oralarda çalışıp emekli olmuş binlerce kişi yahut aile kentlerdeki kalabalık, yaşam pahalılığı gibi nedenlerin de etkisiyle ilkbahardan itibaren köylerine gidiyor. Yılın yarısından fazlasını (mart-ekim) köylerde geçiren bu kişilerin ortak özelliği sınıfları ve doğdukları yere aitlik duygusu.

Kente taşındıktan sonra bir işe girmiş, yıllarca çalışmış ve nihayet emekli olabilmiş kesimlerin bir kısmı yazlık alırken diğer kısmı köyde bıraktıkları evleri onardı ya da sıfırdan ev yaparak başka bir “yazlık” furyasının doğmasına neden oldu.

Ülkemizde yazlık deyince akla deniz kenarında, siteler içindeki evler gelse de arada müteahhitlerin, emlak firmalarının olmadığı yazlıklar dikiliverdi köylerde. Hala devam ediyor bu.

Genellikle büyükanne ve dedelerden oluşan “köy yazlıkçıları” açısından kentten köye kaçış sadece kentlerden kurtarmıyor, torun bakmaktan da kurtarıyor. Ebeveynleri çalışan çocukların yazın bakım sorunu olduğundan genellikle akrabalara, akrabalar arasında da büyükannelere yüklenen bu görev büyükanneleri bıktırmış durumda. Gerçi köye gitseler de torun bakmaktan kurtulduklarını söylemek tam olarak doğru olmaz. Anneler çocuklarını köye gönderme alternatifini aklınıza gelecek birçok nedenden dolayı hevesle tercih ediyor.

Ama bu yazıda bahsetmek istediğim konu bu değil.

Yılın en az altı ayını geçirmek için köylerine gidenlerin yakınlarının ve arkadaşlarının bütçesine yaptıkları katkılardan bahsetmek istiyorum. Köylerden mutfaklarımıza gelen gıda ürünlerinden.

Köye gidip bahçesini eken, diktiği meyve ağaçlarının bakımını yapan, dağlara, tepelere çıkıp yaban meyveleri, çeşitli otları, bitkileri toplayıp ayıklayan, yıkayan, temizleyen, kurutan insanların varlığından, emeklerinden, üretimlerinden bahsediyorum.

Neler mi yapıyorlar?

Bahçelerinde yetiştirdikleri ürünlerden salça, konserve, turşu, reçel, pekmez yapıyorlar. Zeytinyağı, zeytin gibi ürünleri dalından masalara indiriyorlar. Kuru/yaş yemişler topluyorlar.

Köy ya da ilçe pazarlarından aldıkları süt ile peynir, yoğurt, tereyağı yapıyorlar.

Köyün vadilerinde, dağlarında, tepelerinde, dere kenarlarında yetişen otları, çeşitli bitkileri toplayıp kuruttukları gibi aynı şekilde yaban meyvelerini toplayıp komposto, reçel, marmelat gibi ürünlere dönüştürüyorlar.

Un ile erişte ve ekmek yapıyorlar. Yufka ekmeğin üst üste yığılması ile oluşan ekmek tepesini görmemiş kaç kişiyiz? Tarhana yapıyorlar.

Köydeki tandırda, sobada, odun ateşi ile temiz havada kadınların ve eskisine nazaran artan sayıda erkeğin emeği ile hazırlanan ürünler pişiriliyor, dinlendiriliyor, kilerlere, buzdolaplarına yerleştiriliyor.

Ekim ayı gelip köy soğukları kendini gösterince emekçiler yanlarına aldıkları ürünlerle kentlere doğru yola çıkıyor. Sonra mutfaklarımıza geliyor kaç aylık emekle hazırlanan ürünler.

Hayatın içinde yıllardır normal bir akışmış gibi seyreden bu durumun adı görünmeyen emektir. Ülke ekonomisine katkısı da, hane ekonomisine katkısı görmezden geliniyor.

Ev içi emeğinin değeri…

Zaten ev içi üretimin en temel sorunu bu görünmezliği değil mi? Görünmezliğinin arkasında yatan nedenlerden biri o üretimi yapanlar yani kadınlar (yazı bağlamında bu gruba kısmın de olsa yaşlı erkekler de dahil) diğeri ise üretim-tüketim ilişkisi. Üretilenin metaya dönüşmemesi. Yani pazarda alınıp satılan bir ürün olmaması. Üretenlerin ürettiklerini kendilerinin, akrabalarının veya herhangi bir bağ ile ilişkide olduğu kişi ya da kesimlerle tüketmesi.

Oysa ürünün pazar ekonomisine göre üretim-tüketim ilişkileri içinde olmaması orada emeğin olmadığı, onun karşılıksız, görünmez olduğu manasına gelmez. Başka bir üretim sisteminin üretim ilişkileri içinde olduğu manasına gelir. Ki buna patriarkal sistem diyoruz.

Kış günü lezzetine doyamadığımız, kaşığı salladıkça daha sallamak istediğimiz pekmezi, reçeli ya da erişteyi afiyetle yerken tüm bunların kadınların görünmezleştirilmek istenen emekleri olduğunu hatırlamak önemli. Marketlerin raflarına dizilen fabrikasyon ürünlerden çok daha zor şartlarda, daha pahalıya, titizlikle üretildiğini unutmamak, teorisini, politikasını yapmak önemli.

Uyguladıkları ekonomik politikalarla insanları yoksulluğa ve açlığa mahkum edenlerin “yardım / destek” adı altında dağıttıkları kalitesiz, besin değeri düşük ürünlerden oluşan paketleri ülke bütçesinin kalemleri arasında gösterenler, köylerden kentlere milyonlarca insanın evine/mutfağına giren bu ekonomik desteği yok sayıyor, ülke ekonomisindeki karşılığını görmemek için kırk takla atıyorlar. Çünkü bunu görünce ev içi emeği görmüş olacaklar. Bu da onlara “pahalıya” patlayacak.

Ev içi emeğin görünmezleştirilmesine karşı mücadele çok önemli. Milyonlarca kadının hak ettiği karşılığı alması, sosyal güvenceye ve emeklilik hakkına ulaşmasına dek gidiyor bu yol. Bir de özgürleşmesine.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Yaz tatili sona erdi, okullar açıldı. Okulların açılması aile bütçesinde aslan payının o ay okul masraflarına ayırılması demek. Ama bu dönemde kadınlar bazı açılardan nefes alabiliyor. Malum bakım sorunu. “Hiç olmazsa evde değiller, telefonum sık sık çalmıyor ve neredeler, nasıllar diye düşünmüyorum. Kafam biraz rahat ediyor.” diyorlar.