Agora’da Bir Kadın; İskenderiyeli Hypatia

Alejandro Amenábar’ın yönettiği, Rachel Weisz’ın baş rolünü üstlendiği film bizi MS 4. yüzyılın İskenderiye’sinin Agora’sına (halk meydanına) götürür. Orada izlediklerimiz din üstünden yürütülen iktidar savaşları ve bir bilim kadını, Hypatia’dır.
Paylaş:
H. Sevim Işık Bäro
H. Sevim Işık Bäro
sevimisis@gmail.com
Sevim Işık Bäro    sevimisis@gmail.com

Alejandro Amenábar’ın yönettiği, Rachel Weisz’ın baş rolünü üstlendiği film bizi MS 4. yüzyılın İskenderiye’sinin Agora’sına (halk meydanına) götürür. Orada izlediklerimiz din üstünden yürütülen iktidar savaşları ve bir bilim kadını, Hypatia’dır.  

Film, MS 4. Yüzyıl Mısır’ının meşhur antik kenti İskenderiye’sinde geçer. Roma İmparatorluğu çoktan dörde bölünmüştür ve İskenderiye dört başkentten biridir. Pagan (çok tanrılı) Romalılar iktidarı hala ellerinde tutsa da, artık Hristiyanlık ve Musevilik kafirlikten sayılmamaya başlanmıştır. Hatta Hristiyanlık yalnızca köleler ve köylüler arasında değil aristokratlar arasında da hızla yayılıyordur. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi bir bilim ve eğitim merkezi olmasının yanı sıra dini bir anlam da taşıyordur.

Filmin bize açtığı pencereden izlediğimiz dünya, minicik bir sarsıntıyla yerle bir olmaya hazırdır. Bu sınıflı dünyada, yoksul ve zengin, güçlü ile zayıf arasındaki uçurum çok keskindir. Aynı kentin insanları bambaşka dünyalarda, bir diğer sınıfın durumundan habersiz yaşar. Film, bize bunu üç ana karakter üstünden anlatır: İskenderiye Kütüphanesinde ders veren tek kadın Hypatia (Rachel Weisz), Hypatia’nın kölesi Davus (Max Minghella) ve öğrencisi, aristokrat Orestes (Oscar Isaac). Yani bir kadın, bir erkek, iki aristokrat ve bir köle.

Müzik aletine karşı adet bezi

Aristokrat bir aileden gelen Hypatia; düşünür, matematikçi, fizikçi ve astronomdur bu filmde. Babası Theon (Michael Lonsdale) kütüphanenin önde gelen kişilerinden biridir. Kızının dehasının farkındadır ve onu destekler.  Hypatia da, bugünden çok daha keskin sınırları olan o erkek dünyasında yakından gördüğümüz tek kadın olabilir. Kütüphanede aristokrat erkekleri eğitebilir. Parlamentoda danışmanlık yapabilir. Evli değildir. Çünkü evlilik öğretme özgürlüğünü elinden alacaktır yaşadığı dönemde. Babası da bunun farkındadır, bu yüzden çevresindekilerden duyduğu “Kızın evlenmeli, yuva kurmalı”lara kulak asmaz. Böylece, Hypatia, (belki kendisinin de sevdiği) Orestes’in evlenme teklifini geri çevirebilir. Nasıl geri çevirdiği ve çevirirken kullandığı sözcükler üstüne ayrı bir yazı da yazılabilir! Evlenme teklifini aldığında kendisine üflemeli bir müzik aleti verilmiştir. Karşılığında verdiği adet bezi olur. Orestes için hakaret ona deliler gibi aşık kölesi Davus içinse hazine gibidir bu bez.

Filmin pek çok sahnesinde kalıpların dışında sorgulamalarına şahit olduğumuz bu kadın da ne yazık ki o parlak zekâsına rağmen içinde büyüdüğü kültürün birkaç kalıbını taşır. İki öğrencisi, Pagan Orestes ve Hristiyan Synesius (Rupert Evans) arasındaki din tartışmasını sonlandırmak için verdiği örnekte aslında o salonda olan herkesin denk olduğunu söyler. Çünkü hiçbiri köle değildir! Oysa kölesi Davus az önce o salondaki hiç kimsenin yapamadığı bir model ile sunum yapmıştır.

Agora’da Hristiyan ve Pagan erkekler (!) hangilerinin tanrılarının gerçek olduğuna dair tartışırlar, güç gösterileri yaparlar. Bu gösterilerde ateş üstünde yürümeler de yer alır. Ve sonunda din üstünden güç savaşları kızışır.

Kütüphanenin yöneticisi, tanrılarına hakaret edildiğini söyler ve tanrılar için kütüphanenin bütün erkeklerini savaşa çağırır. Hypatia bunun çılgınlık olduğunu söyleyen ve öğrencilerini yollamayan yegâne kişidir.

Aklı ve bilimi seçer ama…

Kanlı bir savaş başlar. Sonunda Paganlar kaybeder ve kütüphane talan edilir. Hristiyanlık Roma’nın resmi dini ilan edilir. Paganlığın ön cephe savunucu Orestes, Hristiyanlığı seçer ve İskenderiye’nin valisi olur (!). Davus, köleliğinden ötürü istediklerini elde edemeyeceğine ikna olur. Üstüne bir iki de ilahi mucize (!) gelince Hristiyanlığı seçer. Parlak zekâsını da, iyi yüreğini de rafa kaldırır bir süre.

Barışçıl kısa bir dönem başlar İskenderiye’de.

Hypatia, kütüphanenin talanından kurtarabildikleri ile evinde ders vermeye, parlamentoda danışmanlık yapmaya devam eder. Bir yandan da deneyler yapar, yazar, çizer, gökyüzüne bakıp evreni anlamaya çalışır. Bu çalışmaları sırasında ona eşlik eden kölesine “Dünya’nın ve Güneş’in hareketini anlamayı başarırsam mutlu bir insan olarak öleceğim” der.

Artık yalnızca Hristiyanlar ve Yahudiler arasında bir çatışma vardır İskenderiye’de. Yahudilere yapılan bir saldırı mecliste tartışılırken Hypatia, tarafların tutumlarını gözden geçirmelerini, böyle giderse ortada yönetilecek bir şehrin kalmayacağını dile getiren tek kişidir. Ne yazık ki, eski öğrencisi Orestes dışında hiç kimse onu dinlemek istemez. Gücü elinde tutanlar işlerine gelmeyen, “anlayış” ve “kan dökülmesin” sözlerinden hoşlanmazlar (!). Sözü yine dinlenmez, yine çokça kan akar, bir sürü insan yerinden yurdundan olur.

.

Kısa bir süre sonra, Hypatia, Dünya’nın hareket biçimini anlayan bir teorem geliştirir. Ama aynı zamanda cadı ve namussuz ilan edilir.  Öyle ya, bir kadındır (!), sonra bir dini de yoktur (!). Aklı ve bilimi seçmiştir ve katledilir.

Keşke bu filmi izlediğimizde insanlığın ne kadar uzun bir yol kat ettiğini görüyoruz diyebilseydik.  21. yüzyıldan 4. yüzyıla pencere açan bu film, aslında insanlığın o kadar da değişmediğini gözler önüne serer. Bunu da seçtiği görsellerle pekiştirir.

Bizler bugün hâl  içine doğduğumuz cinsiyet ve sınıf kalıpları ile boğuşuyoruz. İnsanları, dini, dili, rengi, ulusu, cinsiyeti, geliri, mesleğine göre kategorize ediyoruz. Güç, çıkar ilişkileri üstün geldiğinde, içlerinden insanların da olduğu, sayısız varlığı gözden çıkarabiliyoruz…

Paylaş:

Benzer İçerikler

Gösterilecek içerik bulunamadı!
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!