Bir duyulmama hikâyesi: MİRAS

Anne- baba ve kardeşlerinden uzaklaşmış, babasının ölümü karşısında hiçbir biçimde üzüntü duymayan tiyatro eleştirmeni Bergljot’un gözüyle anlatılan hikâye babadan kalan orman kulübeleri mirası üzerinden yaşanan bir hesaplaşmayla başlıyor.  Bu hesaplaşma Bergjlot’un beş yaşındayken uğradığı cinsel istismarla yüzleşme ve aileyi yüzleştirme hikâyesine dönüyor sayfalar ilerledikçe.
Paylaş:
Necla Akgökçe
Necla Akgökçe
nakgokce@gmail.com
Necla Akgökçe nakgokce@gmail.com

Anne- baba ve kardeşlerinden uzaklaşmış, babasının ölümü karşısında hiçbir biçimde üzüntü duymayan tiyatro eleştirmeni Bergljot’un gözüyle anlatılan hikâye babadan kalan orman kulübeleri mirası üzerinden yaşanan bir hesaplaşmayla başlıyor.  Bu hesaplaşma Bergjlot’un beş yaşındayken uğradığı cinsel istismarla yüzleşme ve aileyi yüzleştirme hikâyesine dönüyor sayfalar ilerledikçe.

Oslo’da dünyaya gözlerini açan kitabın yazarı Vigdis Hjorth felsefe, edebiyat, siyaset bilimi eğitimi almış çağdaş Norveç edebiyatının önde gelen temsilcilerinden biri. Eleştirmenler romanlarında onun kişisel bir hikâyeden kendisini “yakan”  bir hikâyeden başladığını, buradan hareketle bir toplum eleştirisi yaptığını yazıyorlar. Miras’ta da başvurduğu yöntem bu. Toplumun en “küçük birimi” olan aileden başlayan anlatı Norveç toplumunun eleştirisine dönüşüyor.

Konusu itibarıyla hemen hemen her kadının her feministin ilgisini çekebilecek bir kitaptan bahsediyoruz. Kutsal ailede ortaya çıkan özellikle de kız çocuklarını yaşamları boyunca ruhsal ve fiziksel olarak sakatlayan çoğu zaman üstü örtülen bir yarayı adeta katman katman kazıyor Hjorth. Kazdıkça her katmanda modern burjuva ailenin başka bir yıkıcı gerçeği ve iki yüzlülüğü ile karşılaşıyoruz. Sadece büyük kızı değil ailenin diğer kız çocuklarını ve anneyi de sakatlayan mutlak, ölümcül bir erkek iktidarına tanıklık ediyoruz.  Hjorth kendi travma, iyileşmeye çalışma, ifşa deneyiminden hareketle özel olanın nasıl politik olduğunu, politika konusu olabileceğini gösterirken, toplum eleştirisi yapan siyasi idealleri olan “solcu”ların kişisel hayatlarında huzurları bozulmasın diye yüzleşmekten nasıl kaçındıkları, bu siyasi ideallerin hiçbir biçimde gündelik pratiklere, yaşam biçimlerine yansımadığına da vurgu yapıyor. İnsan hakları ihlalleri üzerine çalışan, bu alanda makaleler üreten kız kardeşlerden Astrid, bunun tipik örneğidir. Burnunun dibindeki bir çocuk istismarını kabul etmediği gibi telafi edilmesi konusunda da kılını kıpırdatmamıştır.

Mağdur fail  vs

Romanın sorduğu sorulardan biri de kadınlar susarak, kadınlara inanmayarak ya da, olayın üstünü kapayarak erkek iktidarının değirmenine su taşır mı? sorusudur.  Çünkü, babanın cinsel istismarına anne inanmamış, küçük kız kardeşler de kendileri böyle bir şey yaşamadıkları için Bergljot’un bu olayı uydurduğu ya da psikanaliz sürecinde ikna edildiğini düşünmüşlerdir. Romanın kahramanı bize aile içinde kadınların da cinsel istismarın kapatılma sürecine katkıda bulunabileceğini anlatıyor, bazen açık açık bazen de dolaylı olarak. Zaman zaman bir “mağdur” olduğu ifade edilse de “anne ve baba” ikilisinin aile içi iktidar imgesi olarak çoğu yerde birlikte kullanılması, Bergljot’un annesi ile yaptığı telefon konuşmalarının ve buluşmaların hep kavga ile sonuçlanması, annenin suç ortaklığına fazla ikna olduğunu gösteriyor gibi. Güce sırtını dayamış bir “mağdur” fail haline dönüşebilir demek isteniyor adeta ama anneye olan bu öfkenin yine de biraz fazla kaçtığını düşünüyorum. Onlar da aynı iktidarın örselediği kadınlar deyip, mağduriyeti abartmak istemem ama aile içindeki iktidar yapılarından kopmak çok kolay olmasa gerek.  Bu tutum elbette yazarın ensest konusuna yaklaşımından da kaynaklanıyor olabilir.

Kitap 2016’da yayımlandığında Norveç’te tartışmalara yol açtı. Hjorth’un gerçek bir aile sırrını ifşa ettiği iddiası onu ülkedeki popüler basının malzemesi haline getirdi. Öyle ki kitabın tartışmaya açtığı ensest ve aile kurumu eleştirisi, hikâyenin gerçek mi, kurmaca mı olduğu, sansasyonel ikiliği arasında neredeyse gölgede kaldı. Hjorth’un kızkardeşi Helga kitaba karşı kendi kitabını yayınladı. Kardeşin romanın basılma sürecinde editörü arayıp baskı yaptığı da anlatılanlar arasında.

İfşanın önemi   

Roman hakkında kendisiyle yapılan bir söyleşide, yazar Bergljot’un dinlenmemiş biri olarak verdiği mücadeleye vurgu yaptığını, söyledikten sonra “Duyulmamanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak istedim” diyor. Duyulmamak, görülmemek kadınlar başta olmak üzere tüm sömürülen sınıf ve grupların ortak derdi esasında.  Gerçekten de roman kahramanı 20 yaşında, 32 yaşında ve babasının ölümünden sonra epey geç bir yaşta cinsel istismarı anlatmasına, her seferinde ifşanın travmalarını da yaşamasına rağmen babası ve annesi ve kız kardeşleri tarafından dinlenmek istenmiyor, duyulmuyor. Duyulmamak anlatılan hikâyenin mücadele edilmesi gereken bir gerçeklik haline gelme sürecini de etkileyerek onun gerçekliğine gölge düşürüyor. İfşanın işlevini yerine getirmesi, bir mücadele yöntemi olarak kullanılması için birilerinin duyması, inanması ve uğradığınız zararın telafi edilebileceğine dair sizde umut uyandırması ile mümkün olabilir. Bunu sağlayacak olan ise duygudaşlıktan- o da gerekebilir- ziyade politik eylemdir.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Türkiye’de feminizmin adının henüz anılmadığı yıllarda kadın yazarların eserlerinde feminist duyarlılık güçlü şekilde hissediliyor. Sosyolog Duygu Çayırcıoğlu’nun kaleme aldığı “Kadınca Bilmeyişlerin Sonu”, bu duyarlılığı görünür kılmayı amaçlıyor.
Meliha Yıldız sekiz yaşından itibaren sekiz yıl babasının tecavüzüne uğramış bir kadın. Kutsal Tecrit isimli kitabında maruz kaldığı ensesti ve güçlenme hikayesini anlatıyor. Hüzün ve acı dolu olsa da bir o kadar da umut verici kapanmayan yaraları tedavi etmek, acıları sağaltmak için bize çıkış yolunu işaret ediyor.
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!