“Bu Film Yarım Kaldı”nın yapımcısı Deniz Çankaya Salmanlı: ‘Gömdüğümüz her şey bir gölge gibi bizi takip ediyor’

Daha önce hemşirelerle ilgili yaptığı belgesel üzerinden kendisiyle konuşmuştuk. Deniz bu kez köyündeki kimsesizler mezarlığının, orada yatan kadınların, ismi Meryem’ken Peri olan büyük büyük annelerinin izini sürüyor. Doğum ve ölüm tarihi belli olmayan, yaşantıları görünmez kılınan kadınların.
Paylaş:
Mürüvet Yılmaz
Mürüvet Yılmaz
dramahewi@gmail.com
Mürüvet Yılmaz dramahewi@gmail.com

Daha önce hemşirelerle ilgili yaptığı belgesel üzerinden kendisiyle konuşmuştuk. Deniz bu kez köyündeki kimsesizler mezarlığının, orada yatan kadınların, ismi Meryem’ken Peri olan büyük büyük annelerinin izini sürüyor. Doğum ve ölüm tarihi belli olmayan, yaşantıları görünmez kılınan kadınların.

Bazı belgeseller vardır. Bugünü yürümek için sizi geçmişe gitmeye zorlar. Onu izlerken siz de geleceğinize yürümek için geçmişi kurcalamak ister, kurcalarsınız. 7 Mart 2022 tarihinde ilk gösterimi Şişli Cemil Candaş salonunda yapılan “Bu Film Yarım Kaldı” belgeseli de böyle bir belgesel. 2017 yılında yaptığı “Hakikatin Gücü”, Kadıİşçi’de de haberini yaptığımız “İlk Sesten Son Nefese” filmleriyle tanıdığımız, KHK ile işinden çıkarılan kadınların yaşamlarına dokunan Deniz Çankaya Salmanlı, bu belgeselinde doğduğu topraklarda bulunan garipler mezarlığına gidiyor. Doğduğu, öldüğü tarihler yanlış olan kadınlara, bir anlamda kendi geçmişine, geleceğine dokunuyor. Deniz Çankaya Samanlı’yla “Bu Film Yarım Kaldı” belgeselini konuştuk.

Belgeselin ilk bölümde yüzünü doğduğu topraklara dönmüş bir kadın gördüm. Doğduğun topraklarda neyi arıyordun?

Epeydir en az dört-beş yıldır bu konu üzerine düşünüyordum. Aslında Erzincan’a pek sık gitmem; hani derler ya düğün ölüm olduğunda, yolumuz düştüğünde… Öyle zamanlarda giderdim. Sonrasında bir şey, özellikle 40’lı yaşlardan sonra bir şey oldu. Doğduğum evin, toprakların bir kez daha içinden geçmek isteği geldi. Belki kendi varoluşumun içinden geçmekti bu. Nereden geldik nereye gidiyoruz, gibi. Ondan sonra Erzincan’a daha sık gitmeye başladım. Belki kendimi anlama yolculuğuydu. Oraya gittiğimde iki köy gördüm. Bu modern çağa uymadığı için terk edilen eski köyümüz. Ondan biraz uzakta kurulan yeni modern köy.

Eski köy benim özlemimdi

Dediğin gibi belgeselde iki köy var. Biri yukarda yıkılmaya bırakılmış olan eski köy, diğer daha aşağıda düzlükte duvarları betondan yapılmış modern köy. Senin yüzünü eski köye dönmenin bir hikayesi var mı?

Evet var. Eski köyde dedemin yıkılan evi var. Eski köy, tepede kerpiçten yapılmış, Elektriği de var. Neden terk ettiklerini sorduğumda “yolu yokuş, odaları küçük.’’ dediler. Gerçekten evlerin içine baktığımda metrekareleri küçük. Eskiden yedi – sekiz çocukla oralarda yaşanıyordu. Zamanla herkesin arabası olmaya başladı. Tabii insanların arabalarını evlerinin önüne kadar götürmek ya da evlerinin kapısına kadar arabayla gitmek gibi yaşam alışkanlıkları oluştu. Eski köydeki evler küçük gelmeye başlamıştı.

Kerpiç evlerin çok iç içe olan yaşam biçimi istenmiyordu. Burası zamanın ihtiyaçlarına uymuyor denilerek daha aşağıda, düzlükte ovaya yakın bir uzaklıkta modern bir köy kuruldu. Yolları geniş, bahçe duvarları beton, uydu ve internet sistemi olan bir modern köy. Ama mutlu değiller. Modern evler daha konforlu, kiminde kalorifer var. Bahçesinde havuz var. Ama insanlar şöyle diyorlar: “Burası öbür köydeki gibi değil.” Çünkü gerçekten insanlar arasında mesafe ve duvarlar var. Bu çok hissediliyor.

Eski köy benim bir özlemimdi. Orada çok az yaşadım. Köyden ayrıldıktan sonra yazdan yaza birkaç kere gitmiştim. Ama orada olan her şeyi tek tek anımsıyorum.. Elektriğin olmadığı zamanı, lüks lambalarını anımsıyorum. Çeşmenin başında su bakırlarını doldurmak için bekleyenleri de… Belgeselde tam evin, bizim evin olduğu bir görüntü var. Elma ağacının olduğu yer, çeşmenin başı köyün merkeziydi. Herkes gelip giderdi. Oradaki neşeyi, insanların gülüşlerini anımsıyorum. Belki de beni oraya, eski köye çeken çocukken duyumsadığım neşeydi. Çocukluğum, olan o evin, dedemin evinin yıkılması içime hiç sinmemişti. O yıkık evi onarmak istedim.

Yıkılan evi onarmak

Yıkıntıların içinde kaybolan çocukluk neşeni diriltmek mi istedin?

Belki. Asıl istediğim yıkılanı onarmaktı. Bu düşüncemi evde deklere ettim. Babam “çok iyi bir düşünce” dedi. Böylece çocukluğumdan beri mesafeli olan baba-kız ilişkisinin değişme şansı oluşuyordu. Babamın heveslenmesinden mutlu oldum. Bu onarmanın, aslında ilişkilerimizi onarmak, yani evi onarmak, bizi onarmak, geçmişi onarmaktı! Neden olmasındı? Bu onarma hikayesi, dört-beş yıl önceye dayanıyor. Hikâye aklımda çok değişti, yeni şekillere büründü. Uzun metrajlı bir filme gidiyordu. Çünkü o evi onarırken, içini dışarıya çıkarırken, örttüğümüz, gömdüğümüz bir şeyler açığa çıkacaktı. Bunlar neydi? Bizim köyde, bir türlü, tam olarak kim olduklarını bilmediğim garipler mezarlığında yatan onlarca isimsiz mezardı. Çok araştırdım, çok sordum. Bir türlü kim olduklarını bulamadım. Kimse sormamış, merak etmemiş miydi? Ben filmimde bu evi onarıp altını üstüne getirdiğimde, o garipler mezarlığına atıfla aslında kimsenin gömülmediğini, gömdüğümüz her şeyin aslında bir gölge gibi bizi takip ettiğini, terk edilmiş köyün aslında terk edilmediğini göstermek istiyordum. Esrarengiz, biraz korku ögesi taşıyan psikolojik tarihsel bir film olmasını istiyordum. Pandemi koşulları nedeniyle bu belgesele dönüştü.

Belgesele dönersek, Meryem, nüfustaki adıyla Peri’yi görmek, garipleri görmek midir? Onun doğum ve ölüm tarihinin yanlış olması ne anlama geliyor?

Peşine düştüğüm onarma hikayesinde gözümden kaçan bir şeydi. Benim için görünür olmayan Meryem açığa alınma sürecimden sonra görünür olmuştu. Aslında görünmez olan sadece dedemin annesi Meryem değildi. Diğer kadınlar da görünür değildi. Annem ben küçükken hep söylerdi. Dedem, babamın babası sevgi dolu bir dedeymiş. Beni “meri” diye severmiş. Ölmeden önce yaşamını yazmış. Babam ile halam daktiloya almış. Biz dedemin yaşamını, geçmişini yazdığı notları zaman zaman okurduk. Dedemin yazdıklarını okudukça yaşamı ilgimi çekti. Çünkü dedem yetimmiş. Çok yalnız, çocuklarından başka kimsesi yok. Annesini, çocuklarını çok seven bu adam ilgimi çekmişti.

Meryem’i ben de görmemiştim

Dededen başka kimse amca, hala, dayı gibi akraba yok mu?

Yok. Hiç kimse yok. Bir nene var. O da ölmüş. Bir de analık var. Dedemin babası dedem 15 yaşındayken ölüyor. Erzincan’da okul olmadığı için dedemi İstanbul’a götürmeyi düşünüyormuş. Hastalanıp ölünce, dedem Erzincan’da analığı ile kalmış. Dedemin yazdıklarından onun kim olduğu, nereden geldiği ile ilgili iz bulmaya çalışıyordum.

Çünkü dedem yazdıklarında şöyle diyor: “Belli bir yere kadar anamın, nenemin bana anlattıklarından yola çıkarak burada bilgiler vereceğim.” O bilgiler bana çelişkili geldi. 1914’lü yıllar. Savaş ve felaket yılları, büyük tehcirin olduğu, yan yana oturan komşuların birbirini öldürdüğü yıllar… Bu yüzden dedemin yaşamına hep soru işareti ile baktım. Dedemin yaşamını araştırırken orada duran Meryem’i görmemiştim. Görünmeyen Meryem’i ben de görmemiş, göz ardı etmiştim.

Meryemi nasıl fark ettin?

Açığa alındıktan sonra yazın Erzincan’a gittim. Babamla birlikte çekeriz diye düşünmüştüm. Annem babam ve ben. Yukarıda sözünü ettiğim gibi bir film, deneysel bir film yapacaktım. İçinde gariplerin mezarlarının ya da gezen ruhların olduğu, kameranın sürekli yön değiştirdiği bir hikaye olacaktı. Onarmaya başlayacaktık. Evimizi onarmaya başlayacaktım. Onarma bir türlü bitmeyecekti. Buradan da tarihsel olarak bu coğrafyada çok acıların olduğunu, bunların üstünü örtüğümüzü, birbirimize hep kulaktan kulağa tıpkı dedemin yazdıklarında anlattıkları gibi aktarıldığını düşündüm. Dedemin yazdıklarının bir kısmı ona anlatılan, nenesinin seçip anlattıklarıydı. Hiçbiri benim içime sinmedi. Özellikle son dönemlerde neden sorusunu her şeye sık sık sormaya başladım. Neden geçmişimiz böyle? Neden bu günümüz böyle? Neden gelecekle ilgili söylediğimiz şeyler böyle?

Neden sorusunu sormaya başladığında neler buldun? Sorular seni Meryem’e götürdü mü?

Neden sorusunu sordukça gömülmüş, üstü örtülmüş, saklanmış şeylerin olduğunu gördüm. Bunu kendi yaşamımda, ruhsal evimde de gördüm. Ruhsal evin metaforik anlamı var. Ruhsal evimiz, doğduğumuz ev, yurdumuz belki evren bile olabilir. Ben tekrar Meryem’e geri dönersem Meryem’i en son raddede gördüm. Meryem adı bana konulacakmış. Olmamış, doğduğum zaman Deniz Gezmiş’in asıldığı yıl ve ay doğduğum için adı Deniz olsun, demişler. Adım Deniz olmuş. Sorularımın cevabını açılan arşivlerde aramaya başladım. Kayıtlara baktım. Orada Meryem yerine Peri yazıldığını gördüm. Ama Meryem’i yine unuttum. Çünkü biz adımız Peri olmadığı halde Peri denmesine alışmıştık.

Açığa alınmak beni de görünmez kılmıştı

Ne zaman Meryem’in ya da Peri’nin varlığını anımsadın?

Muhalif bir kadın olduğum için açığa alınmıştım. Açığa alarak beni kamusal alanın dışına çıkarmışlar, görünmez kılmışlardı. Bu beni Meryem’e yaklaştırdı. Arşivlere tekrar baktığımda Meryem yerine Peri yazılı olduğunu, Perinin doğum tarihinin ise 1 Temmuz olduğunu gördüm. Üstelik sadece Peri değil; bütün o yıllarda doğan herkes resmi kayıtlarına göre 1 Temmuz’da doğmuş. Neden böyle? diyerek araştırmalarımı biraz daha derinleştirdim. Yılın tam ortası oluyormuş. Doğum tarihleri bilinmediği için herkesi 1 Temmuz’da doğmuş gibi yazmışlar. Meryem ya da Peri’nin ölüm tarihi de yanlış. Dedem babası öldükten uzunca bir süre sonra nüfusa gidiyor. Orada resmi kayıtlarda annesinin hala yaşıyor olduğunu görüyor. 1930’lara kadar yaşamış görünüyor. Aslında 1920’lerde ölmüş. Meryem’in ölüm kaydını oğlu olan dedem veriyor.

Kafanda çevirdiğin kurgu ile ilgili araştırma yapıyor, Meryem’i buluyorsun. Adının Peri olduğunu öğreniyorsun. Bu saklı olanları belgesele taşımakla garipler mezarlığını, Peri ya da Meryem’i, eski köyde saklı, gömülü kalanı açığa çıkarıp çatlakları yeniden onarıp kapatabildin mi?

Bu soruyla ilgili şunları söyleyebilirim. Sinemada bizim yerel sinemada kasabaya gitme biraz ana rahmine doğru, geldiği yere doğru bir yolculuktur. Çoğunlukla kasabaya erkekler geri döner. Ben öyle gördüm. Kadınların dönüşü daha az. Belki kadın sinemacı da daha az ondan. Tam bilmiyorum; ama ben bir şekilde kendi yolculuğumu yaparken, babası ya da büyük erk tarafından sevilmeyen, açığa alınan makbul görülmeyen bu kadın, topraklarına, ruhsal evine geldiği yere doğru tekrar gidiyor. Orası esrarengiz. Hem benim gömdüklerim var. Hem toplumun, herkesin gömdüğü şeyler var. Yosun tutmuş, görünmez olmuş şeyler.

Zor günleri dayanışma ile atlattım

Filme açığa alındıktan sonra başladığını söyledin. Belgesel çekimleri sırasında belgeseli bıçak gibi kesen telefon alıyor, çekimleri yarım bırakıp İstanbul’a dönüyorsun. Eline bir mektup veriyorlar. İçinde görevden ihraç edildiğine yönelik karar. İhraç sonrası yaşam nasıl geçiyor?

Ağustos ayında ihraç olmuştum. Yoğun geçti. Bir kere bu da bir KHK. 2018 yılında resmi olarak OHAL kalktı. Aslında devam ediyor. KHK’nın geçici bir maddesine dayanarak terörle iltisaklı kabul edildiğim için ihraç edildim. Ama hiç bir delil, mahkeme kararı yok. Amir değerlendirilmesi ile göreve son verildi. Benim açtığım iptal davası var. Altı, yedi aydır her hangi bir gelişme olmadı. Bu hukuksuz, keyfi bir uygulama. Geçici maddelerin arkasına sığınarak bir arındırma yapıyorlar. Benden değilsen TRT’de olamazsın gibi. Beni yıllardır, 22 yıldır kurgucu olarak çalıştığım TRT’den uzaklaştırıyorlar. Kamu görevinden uzaklaştırıyorlar. Bu zor günleri dayanışmayla daha kolay geçirdim. Çok sahiplenildim. Sendikalı ve örgütlü olmanın güzelliklerini yaşadım. Bağlı bulunduğum sendika Haber- Sen ve KESK en önemlisi kadınlar, kadın arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadılar. Bu dayanışmayla ben zor günleri güçlenerek geçirdim. Hiç umutsuz olmadım.

İhraç edildiğimde beklemediğim bir anda yaşamım değişti. O güne kadar bilmediğim birçok durumla karşılaştım. Her ay düzenli maaş alırken birden alamıyorsun. Biz ailece devlet memurluğu yaparak geçimimizi sağlıyoruz. Az ya da çok. Maddi anlamda ayakta kalmak için bildiğimiz yöntem bu. Her ay gelen düzenli bir gelir. Başka yollarla para kazanmayı bilmemişiz. Bir anda maaşsız kalıyorsun. Bu sarsıcı gerçeği dayanışma ile aştım. Arkadaşlarım hem maddi olarak hem manevi olarak benimle dayanıştılar. Mahcup da oldum. Kadınları çok yanımda hissettim her gün telefon ediyorlardı. Telefonum hiç susmadı. “İyi misin?” diye kontrollü bir denetleme vardı. Bir ara mesleğimle ilgili ufak, tefek işler yaptım. Daha sonra bu belgeseli kurgulamaya başladım. Onun başına geçtim. Üretken olabildim. Zaman hızla geçti.

Meryem’e Peri değil Meryem demek

Sana belgeselde söz ettiğin lotus çiçeğini koklayan özgür kadın diyebilir miyiz?

Çok iddialı olur. Çünkü kendimi bazen özgür hissetmiyorum. Bazen bana korku da geliyor. Ama çok garip hani üstü örtülmüş bize işaret edilen yeri değil de altındakini, görünenin arkasındakini merak edenleri, yaşamda neler oluyor, diyen her kadın için lotus çiçeğini koklamış diyebiliriz.

Bu anlamda lotus çiçeğini koklamış olabilirim. Onarmak, onarırken kendin gibi onarmak. Tahakkümün etkisiyle, onun istediği gibi değil. Meryem’e Peri değil, Meryem demek. Görünmeyen, gömdüğümüz, örttüğümüz yanımızı yaşatmak gerektiğini yoksa ölü gibi yaşayacağımızı düşünüyorum. Özellikle kadınlar ölü gibi yaşamasın. Madem lotus çiçeği koklanıyor. Kadınlar istedikleri gibi keyiflerine göre yaşasınlar.

Paylaş:

Benzer İçerikler

“Genel olarak masallarda, kadın ve erkeğin, toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlu biçimde konumlandırıldığını görüyoruz. Buna göre; kadınlar daha çok evdedir, bekârsa beyaz atlı prensi ya da şehzadeyi beklemektedir evlenmek için. Pek çok masalda, kadın ev dışında var olabilmek için erkek kılığına girmekte, ancak erkek gibi göründüğünde bir işte çalışabilmektedir.”
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!