Nefesim Kesilene Kadar

Emine Emel Balcı’nın yazıp yönettiği “Nefesim Kesilene Kadar” genç tekstil işçisi Serap’ın yaşamından ve günümüz Türkiye’sinden bir kesit sunar. Film  “aynı gemide olup yalnızca kendi gemisini kurtarma derdi”nde olma durumuna da ayna tutar. Bu aynada gördüklerimiz bizi rahatsız edebilir, çünkü bize pembe gözlüklerle bir peri masalı sunmaz. Bu filmde birine “iyi biri o” ya da kötü biri” demek zordur.
Paylaş:
H. Sevim Işık Bäro
H. Sevim Işık Bäro
sevimisis@gmail.com
H. Sevim Işık Bäro

Emine Emel Balcı’nın yazıp yönettiği “Nefesim Kesilene Kadar” genç tekstil işçisi Serap’ın yaşamından ve günümüz Türkiye’sinden bir kesit sunar. Film  “aynı gemide olup yalnızca kendi gemisini kurtarma derdi”nde olma durumuna da ayna tutar. Bu aynada gördüklerimiz bizi rahatsız edebilir, çünkü bize pembe gözlüklerle bir peri masalı sunmaz. Bu filmde birine “iyi biri o” ya da “kötü biri” demek zordur.

2015 yapımı Yeni Türkiye Sineması’nın iyi örneklerinden biri olan filmde kamera, tekstilde ortacı olan Serap’a yakın durur. Bizler Serap’ın durduğu yerden onun hayatının bir kesitinde yaşananlara bakarız. Filmin adı bizi yanıltmasın, bu filmde bir kahraman ya da kahramanlık hikayesi yoktur. Dayanacağı kimsesi olmayan Serap’ın bu “gemisini kurtaran kaptan” dünyasında bir süre nasıl hayatta kaldığı, inanmadığı ama tutunduğu umududur izlediğimiz. Filmin sorguladığı ve bizlere sorgulattığı pek çok olgu vardır: Aile, günümüz toplumunda içi içe geçen iyilik ve kötülük kavramları, toplumsal cinsiyet, güvencesizlik, çalışma koşulları, yalnızlaşma…

Film başladığında, henüz adını bile bilmediğimiz genç bir kadını meyve sebze halinde hızlı adımlarla yürürken görürüz. Çakmak çakmaktır gözleri bu genç kadının, birini arar. Kim olduğunu hemen anlamayız ama çok önemlidir o kişiyi bulmak onun için. İş yerindeki bir arkadaşını arayıp geri dönemeyeceğini, ustaya söylemesini istediğinde anlarız ki çalışır ama nerede, neden ustasını değil de arkadaşını aradığını bilmeyiz. Sonra anlarız ki; aradığı kişi uzun yol şoförü babasıdır. Lokantada oturup bir şeyler yediklerinde Serap’ın ablasının yanında kaldığını ve babasıyla eve çıkmak istediğini de. Serap (Esme Madra) adım atıkça bizler de onunla gideriz film boyunca, biraz daha fikrimiz olur Serap’ın, o gördüğümüz kesitte yaşadıkları hakkında.

Filmin ana eksenine oturan gencecik Serap’ın babasıyla eve çıkma umududur. Çocuğuna yaşayacak yer sağlayan, koruyan kollayan bir ebeveyn ummaktadır, ne yazık ki günümüzdeki pek çok genç gibi!… “Normal” bir çocuk gibi o da babasıyla yaşayabilirse yaşadığı bunalımın hafifleyeceğini düşünür. Babası (Rıza Akın) ise kendi havasındadır, çocuğuna bakma sorumluluğu taşımaz başından beri. Serap’ın bir yanı belki de bunu iyi bildiğinden, babasına destek olabileceğini, hatta ona elinden geldiğince bakabileceğini hem eylemleriyle gösterir hem de dillendirir.  Eve çıkmak istediğinden bahsettiğinde yine de geçiştirir babası. Serap ise bu umudunu gerçeğe dönüştürmek için sonuna kadar zorlar.

Dişini Sıkarak Yaşayan Kadınlar!

Bence bu filmde karşımıza çıkan beş kadın, aynı kadının zamanla dönüşebileceği halleri de temsil eder. Serap’ın da bir zamanlar, henüz bu kadar bunalmamışken Funda gibi güler yüzlü olabileceği, sonra Funda’nın Serap’a, Serap’ın Dilber’e, Dilber’in Serap’ın ablasına ve Sultan’a dönüşebileceği gibi. Bu yüzden bu karakterlerden tek tek bahsetmek istiyorum.

Serap: Tatillerde hayatı öğrenmek için biraz çalışacak kadar gençtir ama tam zamanlı çalışır. Orada çalışabilmek için dik yokuşlar çıkar iner, otobanın kenarından diğer işçilerle bindiği (!) oturacak yeri (!), dışarıyı görecek penceresi olmayan(!), nakliye aracından olma servisle (!) tıkış tıkış işe gider. Tekstil atölyesinde, harıl harıl keser, dağıtır, getirir götürür, kurar kaldırır. Bir iki küçük molası, onlar da lavaboya gitmek ve biraz hava almak için dışarda ayakta dikilmekten ibarettir, durmadan çalışır. Babasının peşinden koşturması gerektiği için haftalığı kesildiğinde, eli yandığında, kalacak yeri olmadığında da sıkar dişini. İş yerindekiler biraz süslenip gülüştüklerinde dikkatle izler, sanki onlar başka dünyadaymış gibi. O da gülüp eğlenmek ister. Filmin ilerleyen sahnelerinde babası, babalık (!) yapar ve Serap’a ayakkabı mont alır. Bir de lunaparka götürür. Serap her şeye binmek ister, kusar yine de binmediği ne kaldı diye bakınır. Kendinden geçercesine eğlenme anlarının bitmesini istemez. Çünkü o anlar bittiğinde telaş, endişeler geri gelecektir. Gelir de…
Serap yeri geldiğinde gemileri yakma gücüne de sahiptir. Ahmak hiç değildir, pek çok çıkar ilişkisinin farkındadır. Kendi yolunu ancak kendisinin çizebileceğinin de.

Erkek bedel ödemez

Abla: Ablası (Pınar Gök) bu dayanaksız hayatta kalma savaşında kendi bacağından asılmayı tercih eder. Asıldığı askı da evliliğidir. Bağırıp çağıran, insanın üstüne yürüyebilen bir adamla evlidir üstelik. Eşi haftalık günü Serap’ın üstünü arar! Ablası da, höt hötçü eşiyle arar Serap’ı, bir de üstüne hesap verir o adama.  Filmde birkaç kez karışımıza çıkan bu abla babalarıyla ilişkisini kesmiştir ve Serap’ın umudunun bir rüya olduğunu düşünmektedir. O kendi askısındadır ve o askı Serap’ı bedava taşıyamaz.

Dilber: (Gizem Denizci) Bakımlıdır, gülüşüp süslenebilenlerdendir. Serap’ın iş yerinden arkadaşıdır. İşe birlikte gidip gelirler. Hatta Serap ablasının evinde kalamayınca Dilber’de kalır bir süre. Serap’tan biraz daha iyicedir durumu; evde annesi vardır, atölyede ütücüdür, hani Serap’tan bir kademe üstte çalışır ama o da güvencesizdir. Kendi gemisini, kendi için en iyi şekilde yürütmek derdindedir.  Örneğin haftalık günü göze batmamak için Serap’ın gelemeyeceğini ustaya söylemez, Serap rica ettiği halde. Ya da Serap’ın kalacak yeri olmadığını bildiği halde “Sen bu gece gelme” diyebilir rahatlıkla. Biriken işini de Serap’a havale edebilir rahatlıkla. Kendini kurtarmanın bir erkekten geçtiğini mi düşünür yoksa gönlü mü çekmiştir bilinmez oraların en yakışıklısı Yusuf (Uğur Uzunel) ile flört eder. Serap’ın da ondan hoşlandığını bildiği halde. Yusuf ne bu flörtü ne de diğer flörtleri için bir bedel ödemezken atölyenin usta başı Sultan (Sema Keçik) fark ettiği anda kapının önüne koyar Dilber’i.

Sultan: Filmde gördüğümüz, biraz olsun güvencesi dayanağı olduğu izlenimi veren karakterlerden biridir. Atölyede ustabaşıdır. Oradaki herkesin işi, haftalığından ne kadar kesileceği Sultan’ın (Sema Keçik) iki dudağı arasındadır. Filmdeki bir sahnede onun da işinin de görmediğimiz birilerinin iki dudağı arasında olduğunu sezeriz. Aynı sahnede, dara düşmenin ne demek olduğunu bildiğini anlarız. Yalnızca Dilber’i kovmakla kalmaz, Yusuf’un işverenine de durumu bildirir.

Funda: Serap’tan da genç güler yüzlü Funda (Ece Yüksel) başlar atölyede işe ortacı olarak. Funda ile bir iki sohbetinde Serap’ın geçmişinden biraz daha bir şeyler öğreniriz. Serap’ı gülümsetmeyi bile başarır hatta. Hikayesini derinlemesine bilmesek de Serap ile ortaklaştıkları birkaç şey olduğunu da film bize verir.

Güvencesiz geleceksiz hayatlar

Genç bir kadının Funda gibi başlayıp sonunda, Serap’a, Dilber’e ve daha da sonra, biraz da şansı varsa, Sultan’a dönüşmesi o iş yerinde ve bu toplumsal durumda çok olası geliyor bana. Öyle ya güvencesizlik, dayanaksızlık bu… Sürekli bana nereden nasıl bir zarar gelir endişesini taşıyabilir insan. Başlangıçtaki güler yüzünü bu endişeler soldurabilir. Serap gibi bunalabilir sonra, Dilber gibi yalnızca kendini düşünmeye başlayabilir. Bir hödükle de olsa evliliğin bu durumu ortadan kaldırabileceğine bu toplumsal öğretilerle inanmak çok zor olmasa gerek, böylece evlenip Serap’ın ablasına dönüşebilir.

Bu filmi başarılı bulurum. Filmin öyküsü sabırlı, meraklı ve dikkatli izleyiciler için örülmüştür bence. Kamera hareketlerinin özenle seçildiğini düşünürüm. Gerekli doneleri verip boşlukları seyircinin hayal dünyasında doldurmasına alan yaratmasını severim. Filmde birilerinin kahramanlaştırılmamasını da. Böylece film, “aynı gemide olup yalnızca kendi gemisini kurtarma derdi”nde olma durumuna da ayna tutar. Bu aynada gördüklerimiz bizi rahatsız edebilir, çünkü bize pembe gözlüklerle bir peri masalı sunmaz. Bu filmde birine “iyi biri o” ya da kötü biri” demek zordur. “Oh olsun! iyi ki öyle yaptı!” demek de.

Yazının başında filmin pek çok olguyu sorguladığı ve sorgulattığından bahsetmiştim. Film bunları çok ince sorgular, bunu da öğretici bir eda ile yapmaz. Bir kesit sunar bize gerisini de bizlere bırakır.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Gösterilecek içerik bulunamadı!
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!