Şair Yelda Karataş: ‘Ben Zonguldak’ta kurban olmamayı seçmiş, kömür gözlü bir kızım!’

“Başıma gelenlere ağlamam hiç. Başkalarının acılarına gözyaşı dökerim. Hayat denen büyük öğretmene baktığımda görüntüm farklı… Aslında hayatın göğsüne her şeye ve herkese ‘rağmen’ kendini var etmiş bir kız çocuğu resmi çizerim! Biraz üzgün gibi… Çok kahkahalı.”
Paylaş:
Ayla Önder
Ayla Önder
onderayla@gmail.com

Yazmak başlı başına bir ağrı kesicidir, birçok eli kalem tutan insan için. Bazen de tersi olur; edebiyatın içinden seçtiklerinizi okur, benliğinize dair anlamlar çıkarır, kendinizi iyi hissedersiniz. Bir şiir gibi örneğin… Altını çizdiğiniz bir dize yara bandı olabilir. Şair Yelda Karataş, acı ve şiire dair şunları söylüyor:

“İnsan seçici olamıyor şiir yazarken, üç gram acı beş gram sevinç alayım diye. Ömrümüzü belli yaşlara kadar, kadere emanet yaşıyoruz. Sonrasında trajik bir kahraman olarak seçmelerimiz başlıyor. Acının üstünde yürüyerek, kalbimizle. Ben şiirimi biçimlendirmeye çalıştım, acıyı sevince dönüştürerek. Kahkaha atmayı severim, özellikle çok acı çekerken… Kimse bayılmaz acıya ama, nedense kanun gibidir acı çekmek bu coğrafyada.”

Bir madenci kızı

O bir Karaelmas çocuğu. Babası Zonguldak madenlerinde işçi olarak çalıştı. Grevler, direnişler ve göçüklerle geçti hayatı. Erken uyanan bütün kadınlar gibi, “sürtük” dâhil, pek çok aşağılama ile karşılaştı! İnsandan, çocuktan, kadından ve en önemlisi üretenden, emek verenden yana olduğunu her fırsatta söyledi. “Genlerle gelen yetenekler de bir veridir. İnsan doğduğu coğrafyaya göre gelişir ya da güdük kalır” görüşünü savunurken şuna da dikkat çekiyor:

“İnsan yargılanmak için değil, anlaşılmak için vardır ama bunun farkında değildir. Sevilesi bir dünyayı nefret ederek bırakırız çoğumuz. Yaralarımız büyüdükçe yazmaya ve yazarak var olmaya çalışırız. Ne kadar izin verirse hayat yani…”

Kadına yüklenen erdem sahteliğinden rahatsız bir şair o. “Üç ihtilal, onlarca ölüm ve acı görmüş bir insan nasıl olabilir ki?” sorusunu sorup, yanıtı da iliştiriyor:

“Baksan dışardan dünyanın en neşeli kadınıyım. Biz acılarımızla oynatmamayı erken öğrendik.”

Yelda Karataş’la satırları değil, satır aralarını konuştuk.

Çocukluğunuza dair o kadar can yakıcı olaylar var ki. Yürümeyi yitirme, başka hastalıklarla boğuşma… Çocuk Yelda’yı anlatmak isteseniz nasıl bir resim çizersiniz?

Acıya ayak basmamış çocukluk yok bu dünyada. Çocukluğumuzun ortak kaderi… ‘Tarih öncesi çağ’ın içine doğmuş, düşleri çalınan bütün çocuklar gibi üzgün büyüdüm ben de. Delinin tekiydim. Çok zeki olduğum hep söylendi. En büyük şansım Yayla Özel İlkokulu’nda okumak ve ardından parasız yatılı olarak İstanbul Kız Lisesi’nde öğrencilik yapmak. Şanssızlık ise, ilkokulda bütün çocuk hastalıklarını art arda geçirmem ve ardından yatılı okulda ağır bir romatizma sonucu aylarca yürüyemeyip, kendi ellerimle yemek yiyemememdi. Kortizon vücudumun bütün dengesini bozdu. Tuhaftır, hiç ağlamadım. Başıma gelenlere ağlamam hiç. Başkasının başına gelenlere gözyaşı dökerim. Hayat denen büyük öğretmene baktığımda, aslında onun göğsüne ben, her şeye ve herkese ‘rağmen’ kendini var etmiş bir kız çocuğu resmi çizerim, gözleri ela ve biraz üzgün gibi, çok kahkahalı.

Yelda Karataş daha çok acılardan süzülüp geldiğini anlatır. Acılar mı şiirinizi daha çok biçimlendirdi?

İnsan seçici olamıyor şiir yazarken. Ömrümüzü belli yaşlara kadar ‘kadere emanet’ yaşıyoruz. Sonrasında trajik bir kahraman olarak seçmelerimiz başlıyor. Acının üstünde yürüyerek, kalbimizle… Ben şiirimi biçimlendirmeye çalıştım, acıyı sevince dönüştürerek. Kahkaha atmayı severim, özellikle çok acı çekerken. Kimse bayılmaz acıya ama, nedense kanun gibidir acı çekmek bu coğrafyada, hani dediği Turgut’un (Turgut Uyar): Acının Coğrafyası, Acının Tarihi… İnsan Sevincin Tarihi’ni yazmak istiyor ama en mazlum duygumuz sevinç galiba… Şiir, bize coğrafyamızın duygularını öğretiyor, tanıtıyor tarihiyle birlikte. En çok da yalnızlığımızı… Yalnızlık emzirerek büyütüyoruz dizeleri.

Şiir akıl dışıdır ama saçmalamaz

“Ateş” adlı şiirinizde ‘baba’ diye tanınan hayaletten söz ediyorsunuz. “Bıyıklı bir resmi geçit” dizeniz dikkat çekiyor.

Hiçbir şiire bu şiirin teması, konusu nedir diye bakamazsınız. İnsan soyunun ilk sesi, ilk dili şiiri kafese tıkmaktır bu. Neden Van Gogh üç güneş çizer, biri bana anlatabilir mi? Dokuzuncu Senfoni neyden söz eder, teması nedir, kesin bilen var mı? Suç ve Ceza da bir katilin biyografisi gibidir. Katil kimdir? Raskalnikov kimdir? İnsan kimdir? İnsan gerçekliğine yaklaşmaya çalışır romancı. Şairin derdi de ne bir tema etrafında yazmak ne de şiir niyetine slogan ve bildiri metni sunmaktır. Şiir akıl dışıdır ama saçmalamaz. İmge soyuttur ama şiirin bütünü tek dize de olsa somuttur.

Susmaya mahkûm edilmiş kadınların sesi olarak biliyoruz sizi. Bu duyarlılık şiirden önce de var mıydı?

Şiir duygulardan söz eder ama sizin de belirttiğiniz gibi duyarlılığın ürünüdür. Ben Karaelmas çocuğuyum. Babam Zonguldak’ta işçi olarak çalıştı. Sınıfına yaraşır biçimde 56 yaşında öldü. Ben 60’lı yıllarda Akşam gazetesi okuyarak büyüdüm. Grevleri, direnişleri ve göçükleri çok iyi bilirim. Rağmen olmuş bütün canlılar gibi, ‘tarihi düzden okumaya’ çok erken ayaklandım. Hele bir kız çocuğu olarak, kanlı bir ipin üstünde yürümenin kaderiyle erken tanıştım. Töreler, toplum körlüğü, uyduruk korkularla yıllarca savaştım. Sınıflı toplumun kaderidir, hemen her kadın gibi yüzümüze çizili olan. Yoksa kederi mi demeli? Erken uyanan bütün kadınlar gibi, “sürtük” dâhil, pek çok aşağılanma ile karşılaştım. Orospulukla suçlayan pek devrimci adamlar ve onları alkışlayan kadınlar tanıdım. İnsan olmanın duyarlılığı çok kolay kazanılmıyor.

Kültür endüstrisi ucuz zevklerle, bilinçsiz acılarla beslenen, arabesk içlenmelerle duygulanan popüler kültürü yaratıyor. Duyarlılığı iğdiş edilmiş, sadece ‘çok üzülen’, gözü yaşlı, kitsch duygusallıkla beslenen, kendini var eden ve haz alan bir seyirciye, bir okuyucu kitlesine sanat yapıtının gerçekliğini anlatmak çok zor. Buradan şairin büyük yalnızlığı çıkar. Bir de şair geçinen soytarıları eklersek, manzara hiç iç açıcı değil. Duygusallık bataklığında, tarih bilincinden habersiz, tarih bilgisiyle aklı karışık… 1711 Prut Savaşı’nı Baltacı’nın çadır hikâyesine bağlayan hayaller sunuyor, tarih endüstrisi de… Duyarlılığınız güdükse, şiiriniz de güdük olur. Bilinçsiz şiir yazılmaz. Ben duyarlılığımın bedelini hep ödedim, hâlâ da ödüyorum.

Eril düşünce katildir

Sanatını kimileri ‘bir direniş biçimi’ olarak ortaya koyar. Sizin için sanat nedir?

Sanat benim için var olmaktır. Direniş de onunla birlikte var olur. İnsanlık tarihi gibi kültür de bir bütündür. Yoksa mağara resmini, Antigone’yi, David heykelini koyacak yer bulamazsınız. Marksist estetik, yumuşak karındır. Herkes çokbilmişlik sopasıyla geziyor o alanda. Tarihsel materyalizmi önce bir insan, sonra bir ekonomist, bir sosyolog, bir tarihçi ve bir sanatçı olarak anlamak durumundasınız. Duyarlılığınız bu bilinçten beslenir.

Eril söyleme boyun eğmeyip erkek egemenlerin karşısına dikilen başkaldırı şiiri en çok hangi zorlukları aşmak durumunda?

Kültür erilliğini aşmak zorunda… Eril düşünce katildir. Kadınların ve işçi sınıfının kültürsüzlüğünü besler, yanlış yönetir. Dünya güneşin etrafında dönerken, nedense erkek organı merkeze alınır, hayat orada döner, bütün değerlerin logaritması odur… Bu da kimin işine yarar bellidir. Şiir yalancı aşka, kutsal evliliğe ve öğretilmiş kadının, erkeğin kutsal varlıklarına hizmet ederse yakınmalı bir sayıklama olur. Her sözcükten sorumludur şair. Niçin, nasıl, ne zaman ve kimin yanında durduğunun farkındadır. Doğrudur: ‘Tarafsız nesne yoktur.’ Şair bunu iyi bilmelidir. Kelimeler, beynimizde ve kalbimizde imgenin yolunu açarken, metafor düşüncemizde göstergeleri harekete geçirirken, çağından sorumlu bir çığlığın sesi olmalıdır. Korkmamalı, sönmez dünyada insanın umudu. Bilmem söner mi Promethus ateşi, o ateş dişidir. Rahman olan hayatı sürdürür. Sürdürdüğü hayata kelimeler üzerinden de sahip çıkmalıdır. İsyanın başladığı yerdir şiir. Sevmenin de ana tanrıçasıdır.

Patriyarkal kültüre karşı itirazınız üst perdeden ve daha derin. Şiirlerinize genel olarak bakıldığında da bu toplumsal algıya bir iğneleme hali hâkim. Şiirinizin esas duruşu mu bu?

Şiirin cinsiyeti yoktur. Aşkı cins üstünden anlatmıyorum. Yatakta iki insan vardır. Cinsiyetinin de hiçbir değeri yoktur. Ben heteroseksüelim. Bunun da bir değeri olduğunu sanmıyorum. Toplumsal algı, bacak aranıza bakmayı hikmet sayar. Meşguliyet alanının en etkin ve keskin merkezidir. ‘Adalet mülkün temelidir’ yazısıyla büyüdük. Mülk çok büyülü bir kelime. Köle, mülk olduğu saçmalığına inanarak yaşadı. Köle oldukça, ezildi. Kadın en değerli mülk! Mülk sahibi doğuran bir rahim. Kontrol altında tutulmalı. Kutsal kanın mülkiyeti korunmalı. Nedenini erkek üstünden sormalı. Çocuğu dişi doğurur, kimse anasını biyolojik anlamda inkâr edemez. Baba meçhuldür. DNA bile yüzde yüz diyemiyor. Şiddet devam edecek öyleyse bu tarih öncesi çağ kapanana kadar. Mülkün iktidarı bitene kadar, ruh ve ten cinayetleri sürecek. Biz de mücadele edeceğiz, insanlar olarak. Şiirimin duruşu yaşantım gibi: Etik birey.

Kadınlar kaktüstür

Yazmanın iyileştirici gücünden erkek nesli yüzlerce yıl faydalandı size göre. “Kadınlar kutsal annelik, itaatkâr nişanlı, hizmetçi eş, yatakta tavşan kız gibi palavralardan sıkıldılar. Yazmanın ne dayanılmaz güzellikte olduğunu onlar da keşfettiler” diyorsunuz. Bu düşüncenizi açar mısınız?

Kadınlar çiçek değildir yani. Kaktüstür. Korunma altına alınacak zarif vazolar değil, dokuzluk pancar motoru gibi sesi ve umudu harekete geçiren insanlardır. Oyun çok uzun sürdü ve gerçekten sıkıcı. Çişe götürmek lokantalarda, sanki saygı göstermek denen eylemin ne olduğunu bilmiyormuşuz gibi! ‘Sizden sonra’ deyip kapılar açmak… Sonra efendim, orgazm olup arkanı dönüp yatmak. Olur efendim, başka arzunuz? Soytarılık da can acıtıcı olabilir.

Patriyarka başta olmak üzere her konuda muhalif dizelerinizle karşılaşıyoruz. Bu, Zonguldak gibi işçi ve emekçilerin yoğun olduğu bir şehirde doğmanızdan mı ileri geliyor?

İnsan o kadar çok unsurun bileşkesi ki… Ah, anlasak sanat bitecek. Ben Zonguldak’ta kurban olmamayı seçmiş, kömür gözlü bir kızım. İsyan kalıtımsal belki de.

.

“Eril dünyaya, kadına karşı en ince şiddet gösterisine karşıyım, yüzyıllardır kadın cinsinin her alanda nefesi kesilmiştir. Hâlâ sistem her türlü çöpünü kadın saçı süpürgesiyle yine kadının eteğinin altına atıyor” yorumunuzun altını sadece ben değil, okuyan herkes çiziyor. “Kadın saçı süpürgesi” nasıl bir metafor?

Ah, “kestim kara saçlarımı” diyor ya canım şair Gülten Akın. Ve 10 sene sonra Turgut Uyar tamamlıyor sanki; “Bir başkaldırı ancak saçlarından tutulur” diyor. Süpürge, yüzyıllardır kutsal ailenin temizliğinden sorumlu ev kadını mertebesinin kölelik nişanıdır.

Kim tanırdı Lilith’i?

Sezen Aksu’nun bazı şarkılarının sözleri size ait. Müzikle şiirin arasında nasıl ilişki var?

Şiir, modern şiir ortaya çıkıncaya kadar, müzikle var oldu. Modern şiir ise, kökleri, ahenk ve ritimle bağlantısını kesmeden varlığını bağımsız sürdürüyor. Çağımızda şarkı sözü ve şiir farklı çalışmalar. Ama birbirini beslerler.

Kadınların kendi benliklerinin farkına varmalarını sağlamak için şiir nasıl bir rolde?

Baş oyuncu… Sanatın bütün dallarıyla birlikte… Mitolojik öyküler, şiirler olmasa kim tanırdı Lilith’i, değil mi ama?

Paylaş:

Benzer İçerikler

Gösterilecek içerik bulunamadı!
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!