“Aile Yılı” düzenlemelerinin gölgesinde yayımlanan Birlikte Büyümek, babaların ve LGBTİ+ çocukların mektupları üzerinden Türkiye’de aileyi, babalığı ve bakım emeğini yeniden tartışmaya açıyor. Kitap, “makbul aile” kalıbına güçlü bir itiraz sunuyor. Hazırlayanlardan Karin Karakaşlı ve Nedime Erdoğan ile konuştuk.

Türkiye’de aile, genellikle heteroseksüel ve erkeğin otoritesi etrafında şekillenen “dokunulmaz” bir yapı olarak kutsanıyor. Ancak bu kutsallık zırhı, lubunya çocuklar söz konusu olduğunda yerini derin bir sessizliğe bırakabiliyor.
Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği (GALADER) tarafından hazırlanan Birlikte Büyümek, aile içindeki sessizliği, korkuyu ve mesafeyi görünür kılan güçlü bir tanıklık metni. Kitabın ilk bölümünde babaların çocuklarına, ikinci bölümünde ise LGBTİ+ çocukların babalarına yazdığı mektuplar yer alıyor.
Bu mektuplar aracılığıyla babalar yüreklendirilirken, değişim için şu vurgu yapılıyor: “Değişim bir günde olmuyor. Ama bir cümleyle, bir adımla, bir temasla başlayabiliyor. Babalık, bitmiş bir hikâye değil. Yeniden yazılabilir… Birlikte…” Çocuklar içinse bu süreç bir deşifre eylemi olarak tanımlanıyor: “Sizler aynı zamanda kutsanan ‘aile’ kavramını da deşifre ediyorsunuz. Suskunluğun ağırlığını değil, sözün iyileştirici gücünü seçiyoruz.” Kitaba göre bu mektuplar sessiz ve gündelik bir devrim niteliğinde; çünkü bazen en büyük devrim, yanı başımızda usulca yaşanan o değişimdir.
Tam da “Aile Yılı” ve “Aile 10 Yılı” söylemlerinin öne çıktığı bir dönemde yayımlanan kitap, devletin kutsadığı aile modeline karşı gerçek hayatın içinden güçlü bir söz kuruyor.
Kitabı, yayına hazırlayanlardan yazar Karin Karakaşlı ve danışmanlardan GALADER’den Nedime Erdoğan ile konuştuk.
“Aile Yılı” dayatmasına karşı bir hakikat tescili
Birlikte Büyümek devletin çizdiği “makbul aile” tanımına bir itiraz mı, yoksa alternatif bir aile hikâyesi mi?
Resmi söylemlerin “makbul aile” sınırlarını çizdiği bu dönemde, Karakaşlı bu çalışmayı bir “hakikat tescili” olarak görüyor. Karakaşlı, babaların ilk kez evlatlarının hikâyelerine ortak olma iradesini gösterdiğini belirterek süreci şöyle aktarıyor:
“Gerek babalar gerekse evlatlar çok gönlü zengin ve dürüst davranarak milatlarını paylaştı. Evlatların hikâyelerinde yarım kalmış, hiç açılınamamış, boşluğu varlığından önde giden babalara seslenişler de var. Burada ton yer yer daha sert ve bir o kadar sahici. Babalar ise sadece evlatlarıyla konuşmakla kalmıyor, babalık öncesi kendi benliklerini de anımsıyor. Bu açıdan bir kuşaklararasılık da mevcut.”
Erdoğan da “aile”nin hiyerarşik ve erkeğin otoritesiyle kurulan politik bir yapı olduğunu hatırlatıyor. “Aile dediğimiz şey sadece özel alana ait bir mesele değil. Aile, politik olarak tanımlanan, sınırları çizilen belirli bir kalıba sokulmaya çalışılan bir yapı.”
Erdoğan’a göre kitap, heteroseksüel, çekirdek ve hiyerarşik aile modeline açık bir itiraz niteliği taşıyor.

Bakım emeği ve babaların suskunluğu
Röportajın en kritik başlıklarından biri, babaların dönüşüm hikâyesi ile bakım emeği arasındaki gerilim.
Bakım emeği ve duygusal yük tarihsel olarak kadınların omuzunda olsa da lubunya bir çocuğun açılma süreci bu yükün en ağırlaştığı alanlardan biri. Erdoğan, açılma sürecinin yıllara yayılan çok katmanlı bir yük olduğunu ve çocukların “Beni olduğum halimle sevecek misin?” sorusunu genellikle ilk olarak annelere yönelttiğini belirtiyor.
Erdoğan’a göre çocukların aileye açılma süreçlerinde ilk temas noktası çoğu zaman anneler oluyor. Çünkü çocuk, aile içinde ilk güvenli alanı annede arıyor. Bu nedenle kitapta babaların görünürleşmesi önemli olsa da, görünmeyen duygusal emek hâlâ büyük ölçüde kadınların omzunda.
Karin Karakaşlı ise babanın bu süreçteki yerini şöyle tarif ediyor:
“Emek odaklı pek çok alan gibi LGBTİ+ evlatların hikâyesine eşlik de ağırlıklı olarak anneler üzerinden ilerledi hep. LİSTAG ve GALADER gibi LGBTİ+ aile derneklerinin çalışmalarında, bireysel mücadele örneklerinde kadınlar, anneler hep ön safta. Baba genel olarak suskun otorite figürü olarak konumlanan bir rol.”
Bu tablo bize tam anlamıyla bir eşitlik değil, daha çok gecikmiş ama kıymetli bir katılım gösteriyor. Karakaşlı, “İlham verici olan bu katılım babalık ve erkeklik adına farklı yollar olduğunu gösteriyor.” diyor.
En ağır bedeli çocuklar ödüyor
Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri, LGBTİ+ çocukların babalarına yazdığı mektuplar. Bu bölüm, yalnızca kişisel bir hesaplaşma değil, aynı zamanda gecikmiş bir yüzleşme alanı açıyor. Bazı mektuplar artık hayatta olmayan babalara, bazıları ise hiç kurulamamış bir diyaloğa sesleniyor. Karakaşlı’ya göre tam da bu nedenle bu metinler bir duygusal kayıt olmanın ötesine geçiyor. “Bu bir hakikat kaydı.”
Erdoğan ise açılma sürecinin dışarıdan göründüğü gibi tek bir ana sıkışmadığını vurguluyor. Ona göre bu süreç yıllara yayılan çok katmanlı bir yük taşıyor ve en ağır bedeli çocuklar ödüyor. “Çocuk aslında şunu sorar: ‘Olduğum halimle burada kalabilir miyim?’, ‘Beni sevmeye devam edecek misin?’” Reddedilme korkusu, şiddet ihtimali, evden atılma riski ve yalnızlaşma; bu sürecin görünmeyen ama en yakıcı tarafını oluşturuyor. Ve bu yıkıcılığın baş sorumluları genellikle babalar!

Otorite mi, güvenlik mi?
Türkiye’de babalık çoğunlukla otorite, mesafe ve kontrol üzerinden kuruluyor. Bu model özellikle LGBTİ+ çocuklar için duygusal mesafeyi, Erdoğan’ın dediği gibi, doğrudan bir güvenlik meselesine dönüştürüyor. Çocuğun babasına açılmadan önce sorduğu “Ne olur?” sorusu, aslında bir cezalandırılma korkusunu barındırıyor. Bu yüzden “Babalığı yeniden düşünmek sadece bir ebeveynlik meselesi değil aynı zamanda bir çocuk hakları ve güvenlik meselesi.”
Karakaşlı bu durumu “devlet baba” söylemiyle bağdaştırıyor:
“Mutlak itaat buyuran ‘devlet baba’ söylemi, ailedeki bu otoritenin en net yansımasıdır. Kadından beklenen karşılıksız emek ve sömürü düzeni sürerken gerçek bir eşitlikten bahsetmek güç. Ancak ilham verici olan bu katılım, babalık ve erkeklik adına farklı yollar olduğunu gösteriyor.”
Küçük bir devrim mümkün mü?
Kitapta yer alan mektuplar, sadece birer metin değil, aynı zamanda birer onarım aracı. Peki bu kitaptaki babalar bir istisna mı?
Karakaşlı bu soruya gerçekçi ama umutlu bir yerden yanıt veriyor. “İstisna…ama istisna çok ilham vericidir.”
Sahada tablo her zaman bu kadar umut verici değil. Hâlâ reddedilen, yalnız bırakılan ve şiddet gören çocuklar var. Erdoğan, sahada her zaman bu kadar umut verici tablolarla karşılaşmadıklarını, şiddet ve reddedilmenin sürdüğünü belirtse de kitapta yer alan hikayelerin “başka türlü bir aile mümkün” diyebilmenin kanıtı olduğunu vurguluyor.
“Seni seviyorum” demenin yollarını aramak
Kitapta yer alan mektuplar, sadece birer metin değil, aynı zamanda birer onarım aracı. Nedime sahada her zaman bu kadar umut verici tablolarla karşılaşmadıklarını, şiddet ve reddedilmenin sürdüğünü belirtse de bu kitabın “başka türlü bir hayatın” kanıtı olduğunu vurguluyor.
Onu en çok etkileyen ise gündelik hayatta kurulamayan bağların kağıda dökülmesi olmuş:
“Beni en çok etkileyen, bir babanın yıllarca kuramadığı cümleyi bir mektupta kurabilmesiydi. Gündelik hayatta söylenemeyen bir ‘seni seviyorum’un, bir metin içinde yer bulmasıydı. İnsanlar sevgisizliğinden değil bazen de bunu nasıl göstereceklerini bilmediklerinden susuyor. Bu kitap o yolları açan küçük bir alan yaratıyor.”
Karakaşlı da bu mektupların bir “ebedi adalet” arayışı olduğunu söylüyor; çocukların sadece kendi olma değil, kendi tarihlerini yazma adına bu mektuplarla gerçeğe sahip çıktıklarını ifade ediyor.
Velhasıl Birlikte Büyümek, yalnızca bir röportaj konusu değil; Türkiye’de aileyi, babalığı ve sevgiyi yeniden düşünmeye çağıran ve “bütün mümkünlerin kıyısında” mesajıyla ümidi yeşerten bir metin…










