Kocaeli Üniversitesi’nde hukuka aykırı bir biçimde işten çıkarılan Aslı Kayhan: “Akademiler emek ve kadın mücadelesinin bir parçası”

Kocaeli Üniversitesi, muhalif akademisyenleri kırıma uğratmasıyla ‘ünlü’ bir okul. Geçtiğimiz günlerde felsefe bölümü öğretim üyelerinden emek, sendika ve toplumsal cinsiyet çalışmaları ile tanınan Aslı Kayhan’ı usulsüz bir biçimde işten çıkardı. Bu, AKP’nin liyakatı bir tarafa itip üniversiteleri ticari bir kuruluşa çevirme hareketinin de bir parçası esasında. Aslı Hoca’yla olan biteni konuştuk.
Paylaş:
Bahar Gök
Bahar Gök
bihargok1982@gmail.com
Bahar Gök  bihargok1982@gmail.com

Kocaeli Üniversitesi, muhalif akademisyenleri kırıma uğratmasıyla ‘ünlü’ bir okul. Geçtiğimiz günlerde felsefe bölümü öğretim üyelerinden emek, sendika ve toplumsal cinsiyet çalışmaları ile tanınan Aslı Kayhan’ı usulsüz bir biçimde işten çıkardı. Bu, AKP’nin liyakatı bir tarafa itip üniversiteleri ticari bir kuruluşa çevirme hareketinin de bir parçası esasında. Aslı Hoca’yla olan biteni konuştuk.

Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde dersler veren Doçent Doktor Aslı Kayhan, 28 Eylül’de işten çıkarıldı. Çıkarılma gerekçesi olarak, Doktor Öğretim Üyesi kadrosunda Doçent unvanıyla, yeniden atanması için hazırlanan dosyada puanının bu görev için yeterli olmadığını okuduk haberlerde. Doçent unvanını almaya hak kazanmasına rağmen, üniversite yönetiminin Doktor Öğretim Üyesi olarak çalıştırdığı Aslı Kayhan için durum, söylendiği gibi değil elbette. Eğitim Sen Kocaeli Şubesi’nde üniversite baş temsilcisi olan, Kadın Araştırmaları Yüksek Lisans Programı’nda dersler veren, doktorasını “Jean-Jacques Rousseau’nun Birinci Söylevi’nde (Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev) Genel İnsan Kavrayışı, Doğal Durum ve Uygarlık Düşüncesi” araştırmasıyla tamamlayan… Yanı sıra kültür sosyolojisi, sınıf kültürü çalışmaları, emek tarihi çalışmaları, müzik sosyolojisi alanlarında da araştırma ve makaleleri bulunan… Bir de iktidarın sinir uçlarına dokunan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atmış bir akademisyen aynı zamanda Kayhan. Önünde sonunda intikam alınacaklardan yani… Akademik alanda baskılara, soruşturmalara rağmen bilim/bilgi üretmeye çalışıyor olması, çalışmalarını okulla sınırlı tutmaması, üniversitelerden uzak tutulması için başlıca nedenler.

Kadın İşçi olarak ulaştığımız Aslı Kayhan’dan, yaşadığı bu haksız ve hukuksuz çıkarılma sürecini dinlerken… Üniversitelerdeki liyakat sorunu, YÖK yönetmelikleri, atamalardaki yanlılık, güvencesiz çalışma, sendikal mücadele, Kocaeli’nde sermaye ve güç ilişkileri (İzmit olarak kullanılır bu bölgede daha çok), emek mücadelesi ve kadın hakları çalışmalarına dair bir dizi sorunu konuşurken… Gördük ki yaşamın her alanı Aslı Hoca için bir mücadele alanı olmuş, olmaya da devam ediyor.

İşini kaybetmenin çalışmalarına engel olamayacağını özellikle vurgulayan Aslı Hoca’nın tek üzüntüsü öğrencilerinden uzak düşmüş olmak. Ancak bunun çok uzun sürmeyeceğini de biliyor.

Kaç yıldır Kocaeli Üniversitesi’nde çalışıyorsunuz?

2004 yılında başladım. 17 yıldır Felsefe Bölümü’nde dersler veriyorum. 10 yıldır da doçent unvanıyla veriyorum. Doçentlik atamam yapılmadığı için doktor öğretim üyesi kadrosunda görünüyorum.

Neden doçentlik atamanız yapılmadı?

Bu konuda bana bildirilen çok net bir sebep yok tabii. 12 Eylül 1980’den sonra kurulan, üniversitelerin özerkliğini elinden alan bir yapı olarak YÖK’ün ve YÖK sisteminin sorunları bunlar aslında. Doçentliği, bağımsız havuz sistemiyle çalışan Üniversiteler Arası Kurul size sınavla veriyor. Buna rağmen bunun karşılığı olan kadroyu verip vermeme konusunu rektörlüğün, üniversitelerin kendi tasarrufuna bırakıyor. Yani siz yeniden bir dosya hazırlayarak üniversitenize başvuruyorsunuz, onların da bunu onaylaması gerekiyor. Bu tabii çok haksız ve hukuksuz bir uygulama. Bölümde açılan bir doçentlik kadrosuna başvurmuştum. 9 yıldan beri yardımcı doçent olarak çalıştığım bölümde doçent olarak bana ihtiyaç duyulmadığı yönündeki üç olumsuz raporla o kadroya reddedildim. Böyle bir tuhaf durum… Genelde karar mekanizmalarının, üniversitenin yönetilme mekanizmalarının, akademik ilişkiler mekanizmalarının sorunlarıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Liyakata dayalı değil de başka şeyleri dikkate alarak yapılan uygulamalar diyelim. Akademik emeğin haksız ve hukuksuz bir biçimde sömürülmesi de diyebiliriz.

Liyakat önemlidir

Üniversitede sendikanın baş temsilcisi bir kadın öğretim üyesi olarak “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atmanızla ilgili olduğunu söyleyebilir miyiz?

Elbette bunu düşündürüyor, ayrıca akademik özerkliği ve kamu yararına özgür bilim üretmeyi savunmak her zaman sorun olarak görülüyor. Öte yandan bu mevcut sistem, kadroların her zaman keyfi olarak rektör tasarrufunda kullanılmasını da sağlıyor. Oysa liyakat önemlidir akademide; yaptığınız iş, verdiğiniz emek açısından. Genel anlamda büyük bir sorun olduğunu söyleyebilirim.

Bildiriden sonra üniversite yönetimi tarafından baskı gördünüz mü?

İlk elden, büyük bir aceleyle, 20 imzacı arkadaşımız KHK ile ihraç edildi 1 Eylül 2016’da. Bana doğrudan imzacılık üzerinden bir işlem yapılmadı. O günden başlayarak ben, arkadaşlarımla birlikte ve Türkiye’deki bütün ihraç arkadaşlarla birlikte mücadelenin içerisinde yer aldım. Kocaeli Dayanışma Akademisi’nin kurucu üyelerindenim. Bu nedenle bunların gerekçe gösterildiği farklı soruşturmalara tabi tutuldum açıkçası. Soruşturmaların hepsini mahkemelere taşıdık. Bazılarını kazandım, bazılarını kaybettim. 2016’dan beri beni oldukça yoran, soruşturma baskısı altında bir süreç yaşadığımı söyleyebilirim.

Soruşturmalarda dikkatinizi çeken, absürt sorularla karşılaştınız mı? 

Soruşturmaların kendisi komikti zaten. Mesela Kocaeli Dayanışma Akademisi bir etkinlik düzenliyor. Orada konuşma yapıyorum. Oraya gelip izleyen bir polisin kulağıyla dinlenip kayda alınmış o konuşma içeriğinden bir soruşturma açıyorlar. Ya da arkadaşlarla birlikte birtakım atölyeler, çalışmalar yapıyoruz ve “sözde barış akademisyenleriyle birlikte kurumsal çalışma yapmak memuriyetin şu şeyine aykırıdır” diyorlar. Soruşturmayı yürütenler de meslektaşlarım oluyordu. Utanç verici karşılaşmalar bunlar.

17 yıllık çalışma süreniz boyunca YÖK, Rektörlük ya da liyakatsiz kadrolaşmadan dolayı yaşadığınız başka sorunlar oldu mu?

Aslı Kayhan: KOÜ, YÖK sonrası yeni kuşak üniversitelerden sayılıyor kuruluşu itibarıyla. Kentin büyük bir işçi havzası olması, sermayenin önemli büyük yapılanmalarının burada olması, Gölcük’te askeri donanmanın olması gibi bileşenlerden dolayı çok farklı çıkar ve güç ilişkilerinin olduğu bir bölgedeyiz. Üniversitenin de bence yapısını etkileyen bir bileşen bu. Biz bunun bilincinde olan gerçek işçi sendikaları ve kamu yararına bilgi üretmek isteyen akademisyenler olarak hep birlikte mücadele ediyorduk, halen de ediyoruz. Öte yandan, kentin piyasa ilişkilerine entegre olmaya çok istekli bir üniversiteydi her zaman, onların talepleri doğrultusunda bölümler açmak, eğitim içerikleri kurmak gibi birçok girişimleri oldu. Biz de üniversite içinde sendikalarla ve Nasıl Bir Üniversite adı altında kurduğumuz bir platformla piyasa koşullarına teslim edilemeyecek bir kamu hizmeti olan üniversite anlayışı için mücadele ettik. Aslında ihraç edilen hocalarımızın çoğu da bu mücadelenin parçası hocalardı. Tabii ki o gün gerekçe olarak o bildiriye atılan imza gösterildi; ama bu hocalarımızın da her alanda özgür bilim üretmek için mücadele ediyor olmalarını da unutmamak gerek.

Bu nedenle politik bileşenlerin, sermaye bileşenlerinin ve kentin güç ilişkilerinin bir parçası olan bir üniversitede olduğumuzu her an hissettik. Böyle bir kentte üniversite olmanın böyle bir niteliği de var diyelim. İçerideki yönetim, YÖK’ten alınan destekle, kadro ve atama biçimleriyle, akademik emeğe hem bir mobbing uyguluyor hem de bu emeği sömürüyor aslında. Asil denilen sürekli kadrolar olan doçentlik ve profesörlük dışındaki diğer bütün kadrolar, güvencesiz ve sözleşmeli kadrolar.

Biat edenler kadroya geçebiliyor

Sözleşmelerin süresi nedir, kaç yılda bir yenileniyor?

Mesela araştırma görevlilerindeki formlarda 33-A kadrosu var. Bu her yıl yenileniyor. 50-D diye bir kadro var, bu kadrodakiler sadece doktora yaptığı süre boyunca istihdam ediliyor. Doktorası bitince, 33-A’ya geçme koşullarını yerine getiremezse o sözleşmenin gereği olarak ilişiği kesiliyor. Gene keza doktor oldu, doktor öğretim üyeliği kadrosuna geçmesi için sanki orada hiç çalışmamış gibi, sıfırdan bir aday gibi dosya hazırlanması isteniyor. Bu dosyayla o kadroya atanıyor; ama rektörün tasarrufuna bağlı olarak 6 aydan 3 yıla kadar sözleşmesi yenilenmeye tabi tutuluyor. Performans değerlendirme gibi düşünün. Her tür mobbing ve baskı biçiminin uygulanabildiği pozisyonlar bunlar.

Bu mobbing, muhalif öğretim görevlilerine mi uygulanıyor?

Bu ifade doğru olmaz. Doğrusu YÖK’ün üniversite yönetmeliği kapsamında herkesi bağlayan bir durum bu. Ama artık karar mercilerinde liyakate dayalı, demokratik ve akademik değerlere uygun karar vericiler olmayınca bunu düşünmek de olası. Kendine biat etmeyi kabul edenleri, kendine tanınan bu yetkileri kullanarak kadrolara dolduruyorlar, demek daha doğru olur.

Puanlama sistemi tartışmaya açık

Sizin çıkarılma gerekçeniz, hazırladığınız dosyada puan yetersizliği olarak bildirilmiş. Aynı yönetmelik gereği mi bu karar verildi?

Evet. Üniversitenin atama yönergesine göre alınmış bir karar. Atama yönetmeliği YÖK’ün yasası; ama her üniversitenin kendi kriterlerini belirleme hakkı var. Yönerge hazırlıyor, sıfırdan atanacaksa şu kadar puan, yeniden atanacaksa şu kadar puan doldurması gerekir diyor asgari olarak. Puanlar, yaptığımız çalışmalar. O bile, konuşsak, içeriği çok tartışmaya açık puanlamalar. Makaleleriniz; yurt içinde yazdığınız hakemli dergilerdeki makaleler, yayımladıysanız kitabınız, derlemeler, yurtdışı etkinlikleriniz, yayınlarınız vs akademik çalışmalar ve aynı zamanda idari görevleriniz varsa onlar; verdiğiniz dersler, danışmanlıklar gibi üniversite içindeki bütün faaliyetiniz… Neye göre belirlendiği tartışmaya açık bir puanlama sistemi.

Burada en büyük sorun birincisi; benim doçent olmam. Bağımsız bir kurum tarafından, kendilerinin de tanıdığı bir kurul tarafından verilmiş olan bir unvanımın olması. Bu unvanın karşılığı olan bir kadro var olduğu halde oraya atanmıyorum, bir alt kadroda çalıştırılıyorum. Bir de yetmiyormuş gibi alt kadronun kriterlerinden dolayı eksik bulunuyorum. Bu, ne diyeceğimi bilemediğim bir durum. İşime son verilmesinden, yukardan aşağıya, bölümün, fakülte yönetim kurulu ve üniversite yönetiminin ortak sorumlu olduğunu söylemek gerekiyor.

Diğer çalışma alanlarına kıyasla eğitim alanında sendika baş temsilcisi kadın sayısı biraz daha fazla görünüyor. Yine de cinsiyetçi tutum ve davranışlarla karşılaşıldığını duyuyoruz/görüyoruz. Baş temsilci olduğunuz süre boyunca siz neler yaşadınız?

Benden önce de bir kadın arkadaşım vardı, daha doğrusu iki kadın arkadaşım. Sendika şube yönetiminde de hem başkan hem yürütmede kadın arkadaşlarımız oldu. 2 dönemdir sendika başkanlarımız da kadın, biliyorsunuz. Diğer çalışma alanlarına göre eğitim alanında daha fazla kadının sendikada örgütlü olduğunu ve yönetim kademelerinde olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu alan içi çalışma koşullarında, sendikal politikalarda, eril ve patriyarkal anlayışla her zaman mücadele etme zorunluluğumuzdan kurtarmıyor bizi. Gene benzer sorunlarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

Bundan bir önceki şube başkanımız da kadındı, Hicran Hoca. Onun zamanında yönetimdeki çoğu arkadaşımız da kadındı. Bunlar tabii ki çok olumlu ve hoş şeyler. Ama sonuçta bu, her zaman genel anlamda bir eril akademi ya da eril sendikal siyaset anlayışının içinde hareket etmemiz meselesini çözmüyor. Akademi özelinde de başka bir sorun var. Her ne kadar sendikal mücadelede akademinin bütün bileşenleri olarak yer alsak da, akademinin kendi içerisindeki gelenekselleşmiş hiyerarşik yapısını, ast-üst ilişkisine dönüşmüş kadro ilişkilerini sendikal ilişkilerde de etkin olarak görüyoruz. Mesela Eğitim Sen’de aktif olanların daha çok güvencesiz kadrolarda olanlar olduğunu görürsünüz. Yönetimlerde, bu mücadele hatlarında da daha çok onları görürsünüz. Bu zaten bence en önemli mesele. Asil kadrolarda olan hocalarımız için sendikalaşma politik gereklilik olarak görülse de bir emek mücadelesi olarak görülmüyor. Üniversitenin birçok sorunu var. Bunun için de elbette akademinin eril yapısını da göz önüne alırsak, bir kadın olarak da var olmak, hem akademide hem sendika içinde kadın hakları ve cinsiyet eşitliği üzerinden konuşmak/tartışmak; cinsel tacize karşı yönergeler yazmak, bunları kabul ettirmek gibi konularımız var.

Süper bir kadın hareketi var

Sendikayla birlikte bu konularda bir çalışma yaptınız mı, size başvuranlar olduğunda nasıl bir yol izlediniz?

Zaten dediğim gibi, akademi içi yapının bir ast-üst hiyerarşi ilişkisi var, kadrolar arası ilişkiler anlamında. Buna bir de kadın olma hali eklendiğinde bunun çok kolay istismar edilebilir bir şey olduğu çok açık. Biliyoruz ama öznelerin kendisinin rızası olmadan bir ifşada bulunamıyoruz. Aynı şekilde öğrencilerimiz açısından da bu alan çok boşlukta, kadın öğrenciler için de çok riskler içeriyor. Hem lisans hem yüksek lisans hem doktora süreçlerinde kadın öğrencilerimizin pozisyonu çok kırılgan ve istismara çok açık. Akademik olarak kariyer yapmak isteyen kadın öğrencilerin üzerinde de böyle bir baskı var, bu çok net. Ben bizzat kendim yaşamıştım öğrencilik yıllarımda. Yüksek lisans danışmanım tarafından cinsel tacize maruz bırakılmıştım.

Artık bunun daha görünür olduğunu, ifşa edildiğini, bununla mücadele edildiğini biliyoruz tabii, çok güçlü bir kadın hareketi var. Türkiye’nin en aktif, cesur ve mücadeleci hareketi bence. Ama akademik yapılar da kendilerini dönüştürmesi çok kolay yapılar değil, tahmin edeceğiniz gibi. Üniversiteye göre de değişiyor. Mesela Boğaziçi Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, ODTÜ birer cinsel taciz yönergesi, kadına yönelik şiddet yönergeleri hazırladılar ve yönetimlere kabul ettirdiler. Bunun üzerinden, bu tür şikâyetlere ilişkin soruşturma süreçleri mutlaka sendikadan ve kadın öğrencilerden temsilcilerle birlikte yürütülüyor. Biz bunu 2016’dan önceydi galiba, kendi üniversitemize verdiğimizde “buna ne gerek var, böyle bir sorun yok ki” gibi bir cevapla karşılaşmıştık yönetimden. Sendikadaki kadın arkadaşlarla kadın alt grupları kurarak da çok çalıştık ama bu böyle. Eminim Anadolu’daki kamu üniversitelerindeki arkadaşlar çok daha zor koşullar altındadırlar.

Bundan sonraki mücadele seyriniz nasıl olacak?

Dava açılacak idari mahkemede. Bu süreçte akademik üretim yapmamın önünde şu anda bir engel yok. En zor olan kısmı öğrencilerimden koparılmış olmak. Akademik araştırma kadar eğitim de bu işin bir parçası. Lisans öğrencilerimden, tez yazan öğrencilerimden, doktora yapan öğrencilerimden koparılmak üzücü bir şey. Onların istediği her platformda onlarla bir araya gelip, kendilerine destek olmaya devam edeceğim. Bu süreçte hayatımı bir şekilde idame ettiririm diye düşünüyorum.

Fildişi kulelerde bilim olmaz

Son olarak, kamuoyuna neler söylemek istersiniz?

Dünyanın her yerinde ve Türkiye’de akademik emek mücadelesi açık bir biçimde sürdürülüyor. Fildişi kuleler tanımlaması hiçbir zaman doğru değildi, bir karşılığı olmadı aslında. Bunun böyle olduğunu düşünen, öyle olsun isteyenler elbette vardır; ama aslında memleketin içinde olan her türlü mücadelenin orada da sürdüğü bir yerdi akademi. Bu nedenle bu mücadele, hem örgütlü ve sendikalı olarak hem de mesleki olarak sürdürdüğümüz bir mücadele. Liyakata dayalı, akademik, özerk, laik, kamu yararına bilgi üretme mücadelesi hiç bitmeyecek. Akademiyi, kamusal hizmeti layığıyla veren bir yere dönüştürmek için de mücadele edeceğiz, bütün bileşenlerin hakları için. Bu nedenle bu tür mücadele yürüten bütün meslektaşlarıma, hâlihazırda Boğaziçili meslektaşlarımın ve öğrencilerinin onurlu mücadelesine, yine sokaklarda barınma hakkı için-şu an en güncel gördüğüm-mücadeleyi sürdüren arkadaşlarımıza selam göndermek isterim.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Yoksulluğa Feminist İsyan, Acarsoy Tekstil’in üretim yaptığı tekstil devi Inditex’in Etik Komitesi’ne mektup yazdı, sendikalaştıkları için işten atılan 4 kadın işçiye yaşatılanları ve fabrikadaki hak ihlallerini tek tek anlattı. İşlem yapılmasını isteyen kadınlara komiteden “Talebinizi inceleyeceğiz” yanıtı geldi.
Smart Solar fabrikasında sendikalaşmaya öncülük eden kadın işçinin işten atılması üzerine yaklaşık 300 işçinin kendilerini fabrikaya kapatarak başlattığı eylem, kazanımla sonuçlandı. İşe geri alınan kadın işçi, “İçeride arkadaşlarımız, dışarda biz… Gurur duydum. İnananlar başardı” diyor.
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!