Tekstil Atölyesinde çalışan yerli ve Suriyeli çoğu çocukluktan çıkmamış genç kadın işçilerin ortak derdi; geçim… Fakat göçmenler her anlamda daha dezavantajlılar çünkü güvencesizler. Daha ucuza çalıştıkları gibi hak talep etme konusunda da çekingenler. Ancak edilgen bir pozisyonda değiller. Kendilerince belli stratejiler geliştiriyorlar.
“Paramı alınca oyun parkına gideceğim”

Saat 09.00, sabah mesaisinin başlama zili çalıyor. Tekstil atölyesinde herkes bu zille birlikte yerini alıp işe başlıyor. Toplamda 35-40 kişi çalışıyor bu atölyede. Bunlardan bazısı yaşları 12-15 arası değişen Suriyeli kız çocukları.
Kızlarla ilk olarak Kasım 2024’de tanıştım. Atölyeye katılımcı gözlem maksadıyla girmiştim. Amacım her ne kadar göçmen/mülteci kadınların çalışma koşullarını gözlemlemek olsa da göçmen çocuk işçilerle karşılaşmak beni ayrıca etkilemişti. Kızlarla aynı işi yapıyorduk, ben de ortacıydım ama ben yaş itibariyle kızlar kadar ezilmiyordum. Herhangi bir ayak işinde onlara daha çok iş düşüyordu.
Bilen bilir tekstil gibi işlerde patronun ya da ustabaşının işçileri harekete geçirmek için sıkça tekrarladığı ifadeler vardı; Çabuk, haydi, hızlanın. Bu nidalar makine seslerine, makine sesleri de radyoda yükselen arabesk seslere karışıyor ve zaman akıyor.
Saat 10.00 molası. Bu mola 15 dakikalık çay molası. Her aralıkta kızlarla sohbet ediyoruz. Onlar da benimle muhabbet etmeyi seviyorlar sanırım, kendiliğinde geliyor, bana bir şeyler soruyorlar, ben de onlara. Suriye’de doğmuşlar, çok küçük yaşta Türkiye’ye geldikleri için Suriye’yi pek hatırlamıyorlar. Hepsi akrabalar. Burada ortalama 5.sınıfa kadar okumuşlar. İkisi tekstilde aylıkçı olarak çalışıyor. Sabah 9’da başlayan mesai akşam 7’de bitiyor. 10 saatlik çalışma sonucunda asgari ücretten 3-4 bin lira daha düşük maaş alıyorlar.
Bizde kızların okuması imkansız
13 yaşındaki Mariam, çalışmak istemediğini her defasında vurguluyor: “Her gece dua ediyorum inşallah yarına uyanmam diye. Siz Türksünüz istediğiniz her şeyi yapıyorsunuz biz öyle değil.” Bu sözleri bir çocuğun ağzından duymak beni derinden etkilese de kendimce verdiğim tavsiyelerle konuşmamız devam ediyor. Mariam sınıftaki arkadaşları tarafından dışlandığı için okuldan kendi ayrılmak istemiş. Tekrar dönmek istese de bunun zor olduğunu şöyle anlatıyor: “Okula dönmek istiyorum, orda öğretmenler, çocuklar ayrımcılık yapıyordu o yüzden bıraktım. Tekrar dönmeme izin vermiyorlar. Bizde kızların okuması imkansız.”
Diğer kızlar da 5. sınıfa kadar okuyup bırakmış, para kazanmanın yükünü daha bu yaşta omuzlarına almışlar. Evde sadece babaları çalışıyor anneleri ise evin işleriyle ve çocuklarla ilgileniyor. Fatma (14) haftalık eve götürdüğü ortalama 5-6 binden günlük 50 tl harçlık alıyor kendine. Diğerleri de öyle. Çay molalarında kendilerine çikolata, bisküvi alıp yiyorlar.

Bayramda kendime şeker alacağım
Saat 13.00, yemek molası zili çaldı. Montların asılı olduğu küçük odanın kapısını açtım. Salma (15), Hana (14) ve Halima (12) odada. Salma gizlice elindeki ekmeği kemiriyor. Napıyorsunuz burda, dedim, Halima, Salma’yı göstererek “o yemek yiyor valla biz oruçluyuz” dedi. Salma’yı ilk olarak bu tekstilde 2024’de görmüştüm. O zamandan bu yana çalışıyor. Ancak o günden beri epey değişmiş. Nişanlandığını öğrenmiştim patronlardan. Nişanlandın mı diye sorunca Halima onayladı. O da Arapça bir şeyler söyledi ona. Kızdığını anladım. Saklamaya çalışıyor, öyle tembih edildiği belliydi. Daha önce aynı atölyede çalışan Ayşe (15) ve tanımasam da isimlerini duyduğum iki kız da evlenmişler. Bunlara şaşırmıyorum ya da “nasıl olur daha çocuksun” diyemiyorum yüzlerine. Patriyarka, aile ve kültürün bitmek bilmez dostluğunu onlara nasıl anlatacağımı bilemiyorum. “Suriyeliler böyle, kızlarına bakamadıkları için evlendiriyorlar, başkası baksın diye.” Bu sözler tekstilde çalışan Suzan’ın ağzından dökülüyor. Tam da bahsettiğim dostluğun başarısının bir örneği bu cümle. Çünkü Suzan için mesele bu kadar basit görünse de bu dostluk, yaşananların yapısal nedenlerini görünmez kılarak toplumu sorgulamaktan alıkoyuyor.
Yemeğimi yedikten sonra kızlar yanıma gelip bayramda ne yapacağımı sordular. Aynı soruyu ben de onlara yönelttim.
Hana: “Ben oyun parkına gideceğim, ama normal park değil ha, böyle büyük oyuncakların olduğu.”
Fatma: “Ben de burdan paramı alınca kendime şeker alacağım.”
Fatma da 2024’den beridir bu atölyede çalışıyor. O zaman tanıdığımda deli dolu bir çocuktu. Şimdi üstünde örtünmenin ve nişanlı olmanın verdiği bir ağırlık var. 30 gün orucunu tutuyor, diğer kızlarla mesafeli bir ilişki kuruyor. Her ne kadar “yetişkin” kumaşını da giyse üstüne, bayramda kendine şeker almayı isteyecek kadar da çocuktu.

Burası Türkiye
Saat 16.00, mola. Kızlar aralarında Arapça konuşuyorlar genelde. Az ileriden kızları duyan patron dilleriyle dalga geçer gibi anlaşılmayan sesler çıkardı, kızlar da gülüp geçtiler. Orada uzun yıllardır çalışan Hasan da kızlara kendince espri yapıyor: “Burası Türkiye”. 65 yaşındaki Hayriye abla sözü alıyor Hasan’ın ağzından “Türkiye, yani Türk’ü ye. Yediler bitirdiler valla” Hayriye abla her gün yemekhaneden kalan yemekleri evine götürüyor, geçim derdinden, kiralardan yakınıyor ama Suriyeli çocuklar üzerinden tüm bunların sebebinin göçmenler olduğunu vurguluyor. Neyse ki bu konuşulanlar çocuklara pek değmiyor; dinlemiyor ya da kulak asmıyorlar.
Atölyede çalışan 16-17 yaşlarında yerli çocuk işçiler de var. Onlar da kızlarla aynı işleri yapıyorlar. Kızlardan farklı olarak okulu kendi istekleriyle bırakıp çalışmaya başladıklarını söylüyorlar. Göçmen ve yerli çocuklar arasında çalışma koşulları anlamında bir fark yok. Aynı şekilde makinecilerin hışmına uğrarken de bir ayrım gözetilmiyor. Etnik kimliklerinden ziyade çocuk oldukları için yetişkinlerin sesleri onlara daha kolay yükseliyor, saygının kırıntısı dahi çocuklara düşmüyor. Ancak ufak bir farkla göçmen çocuklar nasiplerini alıyorlar. Örneğin yapılan bir yanlışta “bak canım, tatlım” gibi sözcükler göçmenlere yönelince bir ezme ifadesine dönüşüveriyor. O an yabancılıkları gün yüzüne çıkıyor ve “bunlar anlamıyor” bakışları altında “idare” ediliyorlar. Yahut işini iyi yapınca “ne güzel aynı bizim gibi iş yapıyorlar” deniyor. İlk bakışta biri olumlu, diğeri olumsuz gibi duran bu iki ifade, aslında aynı yerden konuşuyor. Biri doğrudan dışlarken, diğeri ancak kendisine benzediği ölçüde yani koşullu kabul ediyor. Böylece kızlar, ne yaparsa yapsın, hep bir mesafenin içinde tutuluyor.
Nihayet 19.00, paydos zili çalıyor. Günün en yorgun ama en sevilen saati. O gün haftalıklar dağıtılacaksa daha da mutlu oluyorlar işçiler. Yoksa da hızlı adımlarla uzaklaşıyorlar. Kızlar çıkarken birbirlerini bekliyor. Gidiş yolumuzun birazı aynı olduğu için onlarla yürüyoruz. Onlar, ertesi gün tekrar çalışmak zorunda oldukları işe gelmek üzere ama çocuklukları da unutmadan hoplaya zıplaya gözden kayboluyorlar.
Ortak sorun yoksulluk
Tekstil atölyesinde çalışanların yarısı yerli işçi, kalanı da genellikle Suriyeli göçmenlerden oluşuyor. Tekstilde gözlem yaptığım ilk andan beri “acaba göçmenlerin çalışma koşulları nasıl, ayrımcılığa maruz kalıyorlar mı?” soruları hep kafamda dönüyordu. Ancak fark ettim ki ayrımcılık ve dışlamadan ziyade yerli işçilerle göçmenlerin buluştukları temel bir nokta var; yoksulluk. Hepsinin derdi para kazanıp ev geçindirmek, günü kurtarmak, kira ödemek yahut çocuklarını okutmak. Suriyeli genç bir kadın “keşke cumartesi de çalışsak, para lazım” derken yerli bir kadın işçi de “çalışmasam kirayı kim ödeyecek eşim çalışmıyor” diyor. Böylece ırkçılık, ayrımcılık, dışlanma pratikleri gündelik yaşam içinde ve yoksulluk karşısında ikinci planda kalabiliyor. Tüm bunlarla yerli ve göçmen işçilerin atölyede ortak bir yaşam kurduklarını gözlemliyorum. Birbirleriyle şakalaşıyor, ortak paylaşımlarda bulunuyor, Ortadoğu siyasetine ilişki sohbetler ediyorlar.
Şu inkar edilemez; göçmen işçiler her anlamda (yerli işçilere göre) daha dezavantajlılar çünkü güvencesizler. Daha ucuza çalışmayı göze almak zorunda kalıyorlar, hak talep etme noktasında kırılganlar. Ancak edilgen bir pozisyonda değiller. Kendilerince belli stratejiler geliştiriyorlar. Ev geçindiren göçmenler haricinde haftalığını, aylığını alan göçmenler (çocuklar da dahil) ertesi gün işe gelmiyor. Yerli çalışanlar ve patronlar bundan hep şikayetçi “maaşlarını aldılar ya birkaç gün gelmezler onlar. Paraları bitince geliyorlar” diyerek söyleniyorlar. Çünkü gelmediklerinde kriz çıkıyor, işler aksıyor. Göçmenler de şunun farkında; ertesi gün o atölyeye tekrar geldiklerinde geri çevrilmeyecekler. Öyle de oluyor.
*Metinde adı geçen tüm işçilerin ismi güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiş, kendi milletlerine uygun rastgele isimler verilmiştir. Kullanılan fotoğraflar gerçek fotoğraflara sadık
kalınarak yapay zeka ile karikatürleştirilmiştir. Böylece çocukların doğrudan yüzlerinin kullanılmasından kaçınılmıştır.








