Bu, bir tur otobüsünde karşılaştığım kadınların hikayesi. Kendilerine biçilen rolleri ve duvarları yıkarak tek başlarına evlerden çıkmalarının, özgürlüğü tatmalarının, otobüs günlükleri tutmalarının, kendilerini ve neşelerini bulmalarının hikayesi…Böreklerin, poğaçaların ellerde dolaştığı tur otobüsleri bir kadın dayanışma örneği de oluşturuyor aynı zamanda. O halde tekerlekler dönsün, seyahat başlasın…

Bir kadının tek başına ya da bir turla seyahate çıkması, başlı başına feminist bir eylemdir. Çünkü kadınlar için seyahat etmek, toplumun kadınlara biçtiği roller; babanın evinden kocanın evine uzanan, sınırları mutfak tezgahı, çamaşır leğeni ve çocuk odasıyla çizilmiş görünmez hapishaneler yaratıyor. Kadının emeği “görünmez” kılındıkça, kendi varlığı da silikleşiyor. Ancak bir noktada, o görünmez duvarları çatlatıp yola çıkan, yollarda kendi sesini, özünü ve en çok da neşesini bulan kadınlar var.
Bugün, hayatlarının büyük bir kısmını başkalarına hizmet ederek geçirmiş, ancak turlarla, seyahatlerle ve yazıyla kendi devrimlerini yapmış Emine ve Yeter’in ilham veren hikayesine ortak oluyoruz. Ama bu kez bir masa başında değil; tekerleklerin döndüğü, şarkıların mırıldandığı, termoslardan çayların doldurulduğu sıcak bir tur otobüsünün tam ortasındayız. Tekerlekler dönerken, kilometrelerce ilerleyen yolda kadınlar ve hafifleyen yükler…
“İzin almadan sokağa çıkamazdım”
Otobüsün camından dışarıda akan manzarayı izlerken, koltuklar arası bir ikram trafiği de başlıyor. Evden özenle yapılıp getirilmiş poğaçalar, börekler peçeteler içinde elden ele dolaşıyor. Paylaşılan yiyeceklerin lezzeti, sadece malzemesinden değil, paylaşmanın verdiği o heyecandan da geliyor. Bir ara otobüsün arkasından bir türkü yükseliyor, alkışlar tempoya ayak uyduruyor. Birkaç kadının koridorda, o daracık alanda kahkahalarla çektiği mini halay, otobüsteki herkesi bir anda aynı ritimde birleştiriyor.
İşte bu neşeli curcunanın ortasında, yan koltuğumda oturan Yeter’e çocukluğunu, Sivas’tan Kocaeli’ne uzanan hikayesini soruyorum. Gözleri parlayarak anlatıyor:
“İlkokul mezunuyum. Önce Küçükçekmece’deydik, Kocaeli’ne gelin gittim. Evimizde misafir hiç eksik olmazdı. Sürekli hizmet ederdik… ‘Onu pişir, bunu yıka, şunu getir, bunu götür…’ Yaşamak böyle midir? ‘Delirdim herhalde, hayat bu mudur?’ diye düşünürdüm içten içe kızardım. Kız kardeşlerimle, annemle arada atışsak da başka seçeneğimiz yoktu, mecbur hizmet ederdik; öyle büyütüldük. Sonra evlilik geldi; geçim derdi, çocukları büyütme telaşı… Oğlanı askere gönder, kızı evlendir derken bir baktım ki ömür akıp gitmiş.”
Yeter bunları anlatırken, arka koltuktan hadi bize katılın diyen bir ses geliyor. Toplum, kadını üretimden, sokaktan, sosyal hayattan soyutlayarak eve hapsettiğinde, ev içi ve bakım emeği kadının doğal bir “görevi” gibi algılanıyor. Yeter’in bahsettiği o “başka seçenek olmaması” hissi, aslında tam olarak bu sistemsel dayatmanın eseri.
Ön koltuktan Emine dönüyor bize doğru. Meslek lisesi mezunu olduğunu, evlenmeden önce kuaförlük yaptığını ve mesleğini çok sevdiğini anlatıyor. Ama evlilik, onun da hayallerinin üzerine görünmez bir perde çekmiş:
“Bakma böyle bir şey bilmiyormuş gibi durduğuma, kalfaydım ben. Ama evlendikten sonra mesleğimi yapamadım. 18 yıl boyunca sadece ev işleriyle uğraştım, çocuklarıma baktım. Zaman öyle bir akıp gitti ki, birkaç yıl öncesine kadar kendi başıma pazara, markete bile gitmezdim. İzin almadan sokağa çıkmazdım. Benim hayatım çocukları okula götürüp getirmekti.”
İlaç poşetlerinden gezi defterlerine
Ev içi döngüden çıkmak ve o ilk adımı atmak kadınlar için hep sancılı ve barikatlarla dolu. Eşlerin, çocukların, “El alem ne der?” diyen çevrelerin duvarlarını yıkmak kolay olmuyor. Otobüs bir virajı daha dönerken, Emine elimi tutuyor ve o eşiği nasıl atladığını, zafer kazanmış gibi muzip bir gülümsemeyle anlatıyor:
“Eşimle 40 yıllık evliyiz. Bayramlarda çocuklarla birkaç akraba ziyareti dışında gezmemiz yoktu. Ne zaman ‘Gezelim, bir yere gidelim’ desem hep alay ederdi, gülerdi. Bazen de tersler, umursamazdı. O kadar yıllık evliliğimizde bir gün bile tatil nedir bilmiyorum. Baktım yaşım ilerliyor; bir gün hastanedeyim, bir gün sağlık ocağında. Elimde hep bir ilaç poşeti… Oram ağrıyor, buram ağrıyor, yok tansiyonum çıktı diye dilaltı hapıyla geziyorum. Ama bir yandan da televizyondan, telefondan dünyayı izliyorum, içim gidiyor; ‘Ne güzel yerler var, insanlar nasıl güzel yaşıyor’ diyorum. En sonunda mahalleden bir arkadaşımla karar verdik, üç günlük bir tura katılacaktık.”
Peki ya evdekiler, dedim, Emine gülüyor:
“Gidene kadar evde kıyamet koptu tabii! Oğlum ‘Anne ne olur otur yerinde, başına bir iş gelir, sen bilemezsin’ diyor. Eşim bağırıp duruyor: ‘Hastasın, oran ağrıyor buran ağrıyor, ne işin var gezmelerde.’ Ama ben vazgeçmedim. Gitmeden önce birkaç günlük yemek yaptım, dolaba koydum, önce dolmayı, sonra da ayırdığım börekleri yersiniz, dedim. Temizliği, ütülerini yaptım ki evdekiler laf etmesin. O heyecanla çantama börekler, poğaçalar doldurdum. Tabii biraz tedirginim evden çıkarken duamı ettim. O üç gün var ya… Sanki başka bir insan oldum!”
“Günübirlik turlarla başladım”
Yeter de hemen söze giriyor, o da benzer barikatlardan geçmiş: “Benim eşim de birlikte gezmeyi hiç sevmez. Hafta sonları arkadaşlarıyla geçirir, evde olunca da televizyon izler. Birlikte bir yere gidelim dediğimde sonu hep tartışmayla biterdi. Açıkçası çok çektim, anlatması bile güç. Neden kadınlar hep böyle şeylerle uğraşır ki? Sanki birinin hayatımızı zindan etmesi onun bir hakmış gibi davranıyorlar! Bundan gerçekten nefret ediyorum. Ama inan ki, önceleri ben de böyle düşünmüyordum; içime kapanıktım. Benim gezme hikayem de bir arkadaşımın günübirlik turuyla başladı. Turlara gezilere gittikçe daha mutlu oldum, yeni insanlar tanıdım, yeni fikirlerim oldu. Kendimi fark ettim! Eşim ilk başta çok büyük tepki gösterdi. Ben de ilk zamanlar evin yemeğini, temizliğini dört dörtlük yapıp öyle gidiyordum. ”
Peki ya şimdi? Hâlâ o suçluluk duygusu, o “ev işlerini yetiştirme” telaşı bagajda taşınıyor mu? Yan koltuğunda oturan kızını kontrol ederek cevap veriyor: “Artık önemsemiyorum! Oğlum büyüyor evde babasıyla kalıyor, kendi başının çaresine bakabiliyor. Evden çıkmadan önce bir şeyler hazırlıyorum ama sonraki günler ne yiyeceklerini kendileri düşünsünler. Şimdi küçüğümle birlikte geziyorum. Onun dersleri biraz ağır, o yüzden yan koltukta o matematik sorusu çözüyor, kitap okuyor, ben de hem onu kontrol ediyorum hem de yolları izliyorum hem de eğleniyorum. Bir insan yetiştirmek kolay değil, çocuklarım hayatımın baş tacı ama her şeyi de boş vermiş değilim. Ben onlarla değiştim, onlarla geliştim.”
Yazarak ve gezerek var olmak
Otobüsün içi gittikçe daha da ısınıyor; kahkahalar, paylaşılan hatıralar, telefonlardan birbirine gösterilen eski gezi fotoğrafları… Bu yolculuklar sadece şehirleri değil, kadınların içindeki o bastırılmış coşkuyu da değiştirmiş.
Emine çantasından bir defter ve kalem çıkarıyor. Sayfaları çevirirken, gözlerindeki o heyecanı görmemek imkansız: “Evde oturup ölmeyi, sürünmeyi bekliyormuşum gibi hissettim o turlardan sonra. Dedim ki: ‘Ben daha çok gencim, zaten hep sıkıntı, yoksulluk, çile, sonra da hastalık çektim.
Şimdi ölmeden önce ne kadar güzel yaşarsam kârdır dedim.’ Gittiğim yerlerdeki insanları, aramızdaki konuşmaları, gördüğüm ilginç yerleri, değişik yemekleri yazmaya başladım. Bende strese bağlı yoğun unutkanlık başlamıştı. Yine yolculukta tanıştığım Aslı Hanım gördüğün ilginç yerleri, duyduklarını, anılarını yaz. Günlük tutmak sana iyi gelir, sonra hatırlaman kolay olur, dedi ben de öylece başladım. Eşinin evde yazı yazmasıyla dalga geçtiğini, “Kendini aştı gidiyor, yazar olacakmış” dediğini anlatıyor. Şimdi eşim ne derse desin hiç duymuyorum bile. Onun o eski davranışlarına, söylediklerine artık sadece gülüyorum.”
“Varsın desin,” diyor Emine gururla. “Ben halimden çok memnunum. Doğru bir karar verdim. Artık elimdeki o ilaç poşetlerinin yerini defterler, kalemler aldı. Gezilerde o kadar çok kadınla tanıştım ki, bak arkadaş grubumuz bile oldu!”
Telefonundan WhatsApp grubunu gösteriyor bize, ekrandaki isimlere hep birlikte bakıyoruz. “Bir gün ömrüm yeterse, onlardan bir kitap yazarım belki” diye ekliyor.
“Sağlığım elverdiğince devam”
Yeter otobüsün penceresinden dışarıyı, o özgür ufuk çizgisini işaret ederek son noktayı koyuyor: “Aynen! Bak, şimdi yine bir gezmedeyiz. Çevremdeki herkes bana ‘kafayı mı yedin?’ diyor. Hayır! Eğer evde kalsaydım kafayı yerdim diyorum. Böyle iyileşiyorum, yeni insanlarla tanışıp sohbetler ediyoruz, birbirimizi tanıyoruz, değişiyoruz. Kendi değişimimi gördükçe çocuklarımla aram daha iyi oldu; sadece anne-çocuk değil, birbirimizin sırdaşı olduk. Eşim de baktı ki olmuyor, artık müdahale etmeyi bıraktı. Bak bunları bize yol için almış. İnsanın kendini fark etmesi kolay olmuyor tabii. Büyütülürken hayatın bize öğretilen o hizmetten ibaret olmadığını gördüğümden beri ‘Ben varım!’ diyorum ve bundan vazgeçmeyeceğim. Kızıma kendi ayakları üzerinde durmayı öğretiyorum, oğluma da kadınlara saygı göstermeyi öğretiyorum. Sağlığım elverdiği sürece gezmeye, yenilenmeye devam edeceğim.”
Otobüs şarkılarla, ikramlarla ve en çok da zincirlerini kırmış kadınların hafifliğiyle yoluna devam ediyor. Emine’nin defterine isimlerimizle yeni bir satır ekleniyor.
Yolculuk, sadece coğrafi bir yer değiştirme değil; kadınların evlerden taşıp, sokakları, yolları ve nihayetinde kendi hayatlarını geri alma hikayesi. Ve o otobüsün içindeki halay, aslında görünmez duvarları yıkan kadınların ortak zaferinin haykırışıydı.
Kaynak: kultur-yurt-ici-paket-turlar










