Skip to main contentSkip to footer

Türkiye’de çalışan evli kadınların yoksulluğu görünmüyor

Ücretli bir işte çalışmak kadınlar açısından yoksulluğa karşı her zaman koruma sağlamıyor. Yoksul olmayan bir hanede kadınların bazıları kendi geliriyle yaşadıklarında, yoksulluk sınırının altında kalabiliyorlar. Konuyu Emel Memiş, Selçuk Gemicioğlu, Burça Kızılırmak tarafından yapılan “Türkiye’de Çalışan Evli Kadınların Görünmeyen Yoksulluğu” araştırması yazarlarından Burça Kızılırmak’la konuştuk.

Çalışmak yoksulluğa karşı her zaman kesin bir koruma sağlar mı? Toplumda ve resmi istatistiklerde genellikle hane içindeki gelirin eşit paylaşıldığı varsayılır; ancak bu yanılgı, kadınların yaşadığı derin ekonomik kırılganlığın üzerini örterek onları istatistiklerde görünmez kılmaktadır. Selçuk Gemicioğlu, Burça Kızılırmak ve Emel Memiş tarafından yürütülen “Türkiye’de Çalışan Evli Kadınların Görünmeyen Yoksulluğu” başlıklı araştırma, tam da bu duruma ayna tutarak evlilik kurumunun ve bakım yükünün istihdamdaki kadınları nasıl gizli bir yoksulluğa ittiğini çarpıcı verilerle gözler önüne seriyor. Biz de Kadın İşçi olarak, bir işte çalışmanın kadınları neden yoksulluktan kurtarmaya yetmediğini ve ailenin ardına gizlenen bu ekonomik eşitsizliğin toplumsal yansımalarını araştırmanın yazarlarıyla konuştuk.

Emel Memiş

Çalışma hakkında konuşmadan önce, çalışmanın yazarlarından biri olan çok kıymetli hocamız, değerli bir feminist akademisyen ve biricik dostumuz olan Emel Hocamızın akıl almaz bir şekilde tutuklanmasından dolayı duyduğum derin üzüntüyü paylaşmak istiyorum. Sizin de söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Emel Hoca’nın adını ben de burada özellikle anmak istiyorum. Emel, Türkiye’de feminist iktisadın önde gelen isimlerinden ve uluslararası alanda tanınan bir iktisatçı. Yirmi yılı aşkın süredir yoksulluk, kadın istihdamı, zaman kullanımı, karşılıksız emek ve bakım ekonomisi üzerine çalışıyor. Bence çalışmalarının en ayırt edici özelliklerinden biri, geleneksel iktisadi göstergelerin görünmez bıraktığı eşitsizlikleri görünür hale getirmesi. Hane gelirine baktığımızda göremediğimiz hane içi eşitsizlikleri, yalnızca ücretli çalışmaya baktığımızda göremediğimiz karşılıksız emeği, yalnızca gelir yoksulluğuna baktığımızda göremediğimiz zaman yoksulluğunu araştırmalarının merkezine taşıdı. Üstelik çalışmaları akademik tartışmalarla sınırlı kalmadı; kadınların ekonomik güçlenmesinden ücret eşitsizliğine, sosyal korumadan bakım politikalarına kadar pek çok alanda kamu politikalarının geliştirilmesine katkı sundu.

Emel Hoca’nın tutuklanmasının yarattığı kaygının yakın çevresiyle sınırlı kalmadığını da söylemek isterim. Yıllardır içinde yer aldığı uluslararası akademik çevrelerden de destek ve dayanışma açıklamaları geldi. International Association for Feminist Economics (IAFFE) Yönetim Kurulu, Emel’in tutuklanmasından duyduğu derin kaygıyı ifade ederek onun iktisat alanına yaptığı etkili katkıları vurguladı. Emel’in 2007 yılından beri araştırma ortağı olduğu Levy Economics Institute of Bard College da bir dayanışma açıklaması yayımladı; özellikle yoksulluk, bakım ekonomisi ve zaman yoksulluğu alanlarındaki öncü çalışmalarına dikkat çekti. Her iki kurum da Emel’in en kısa zamanda akademik çalışmalarına dönebilmesi yönündeki beklentilerini dile getirdi. Bence bu açıklamalar, Emel’in akademik çalışmalarının ve bilim dünyasına katkısının Türkiye sınırlarının çok ötesinde nasıl bir karşılığı olduğunu da gösteriyor.

Emel’le uzun yıllar boyunca yoksulluk, zaman kullanımı ve hane içindeki karşılıksız emeğin dağılımı üzerine birlikte çalıştık. Bugün dönüp baktığımda, bu çalışmada sorduğumuz “hane temelli yoksulluk ölçümleri kadınların bireysel ekonomik kırılganlığını görünmez mi kılıyor?” sorusunun da aslında yıllar önce birlikte başladığımız akademik tartışmanın bir devamı olduğunu görüyorum. Bu nedenle bu çalışmanın benim için ayrıca özel bir anlamı var.

Burça Kızılırmak

Aile İçindeki Gizli Yoksulluk

Çalışmanızda, hane içindeki gelirin eşit paylaşıldığı varsayımının kadınların bireysel yoksulluğunu görünmez kıldığını belirtiyor ve “çalışan kadının görünmeyen yoksulluğu” kavramına odaklanıyorsunuz. Çalışan bir kadının, yoksul olmayan bir hanede yaşarken aslında kendi başına “yoksul” olabilmesi ne anlama geliyor? Aile kurumu, kadının ekonomik kırılganlığının üzerini nasıl örtüyor?

Burada yoksulluğu nasıl ölçtüğümüzün kritik bir önemi var. Geleneksel yoksulluk ölçümlerinde hane halkının toplam geliri yoksulluk sınırı ile karşılaştırılarak hanenin yoksul olup olmadığı belirleniyor. Bu yönteme göre herhangi bir birey eğer yoksul bir hanede yaşıyorsa yoksul, aksi halde yoksul değil olarak nitelendiriliyor. Bu yaklaşım, toplam gelirin hanedeki bireyler arasında eşit biçimde paylaşıldığını varsayar. Dolayısıyla bir kadın çok düşük bir gelir elde etse bile, eşinin geliri haneyi yoksulluk sınırının üzerine taşıyorsa bu kadın yoksul olarak görünmez.

Oysa feminist iktisat bize uzun zamandır hanenin tek ve uyumlu bir ekonomik birim olmadığını söylüyor. Hanenin içinde güç ilişkileri var; gelire kimin sahip olduğu, kaynakların nasıl kullanıldığı ve ekonomik kararları kimin aldığı önemli. Aynı hanede yaşamak, bütün kaynaklara eşit biçimde erişmek veya harcamalar üzerinde eşit söz hakkına sahip olmak anlamına gelmiyor.

Bizim “görünmeyen çalışan kadın yoksulluğu” dediğimiz durum tam olarak bu. İstatistiksel ölçümlerde gelir getiren bir işte çalışıp yoksul olmayan bir hanede görünen kadınların bir kısmı aslında kendi geliriyle yaşamını sürdürmek zorunda kalsaydı yoksulluk sınırının altında kalacaktı. Bu tür durumlarda kadının yoksulluk riski ortadan kalkmış olmuyor, sadece eşinin geliri tarafından görünmez hale getirilmiş oluyor.

Evliliğin ekonomik avantajları var. Kira, faturalar ve diğer ortak giderler paylaşılıyor; yani ölçek ekonomileri ortaya çıkıyor. Bu hem erkekler hem de kadınlar için geçerli. Ancak kadınlar açısından daha önemli bir olgu, gelir havuzlaması. Kadınların daha düşük ücretli işlerde yoğunlaşması, bakım nedeniyle çalışma yaşamlarının kesintiye uğraması ve annelik sonrasında gelir kaybı yaşamaları nedeniyle genellikle gelirleri erkeklerden daha düşük. Bu nedenle pek çok evlilikte eşin geliri kadın için bir tür “gelir kalkanı” işlevi görebiliyor. Nitekim araştırmalar gösteriyor ki bu gelir kalkanı, boşanma, ayrılık ya da eşin ölümüyle ortadan kalktığında kadınların gelirlerinde çok ciddi düşüşler ve yoksulluk risklerinde keskin artışlar oluyor.

Dolayısıyla düşük görünen çalışan evli kadın yoksulluğu, her zaman kadınların ekonomik olarak güçlü olduğu veya refahlarının belli bir düzeyin üzerinde olduğu anlamına gelmiyor. Bazen tam tersine, ekonomik kırılganlığın aile içinde görünmez hale geldiği anlamına geliyor.

“Çalışmak” Yoksulluktan Kurtarmaya Yetmiyor mu?

Genel bir kabul olarak bir işe girip çalışmanın insanı yoksulluktan koruyan bir kalkan olduğu düşünülür; ancak çalışmanız bunun her zaman geçerli olmadığını gösteriyor. “İstihdama katılmak” kadınları yoksulluktan kurtarmak için neden yeterli olmuyor?

Çünkü her iş insana yoksulluktan çıkmaya yetecek bir gelir sağlamıyor. Çalışan yoksulluğu kavramı, tam zamanlı ya da yarı zamanlı istihdam içinde olmalarına karşın geliri yoksulluk sınırının altında kalan bireyleri tanımlıyor.  “Çalışıyor olmak” ile “ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durabilmek” aynı şey değil. Türkiye’de çalışanların yüzde 12,2’sinin yoksulluk riski altında olması bunun çok açık bir göstergesi.

Kadınlar açısından sorun daha da vahim. Kadınların işgücü piyasasına katılımı zaten düşük; istihdama katılan kadınlar ise daha düşük ücretli, güvencesiz, kayıt dışı veya esnek işlerde yoğunlaşabiliyor. Bunun yanında kadınların bakım ve ev işi sorumluluğu istihdama girdikleri anda ortadan kalkmıyor. Kadın çoğu zaman hem ücretli işte çalışmaya hem de evdeki bakım yükünü taşımaya devam ediyor. Bu, Emel Memiş’in uzun yıllardır zaman kullanımı ve karşılıksız emek üzerine yaptığı çalışmalarda vurguladığı temel meselelerden biri. Kadınların emek piyasasındaki konumunu yalnızca ücretli çalışma üzerinden anlayamayız; ücretli ve karşılıksız emeği birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. Emel’in çalışmaları, kadınlar istihdama katıldığında ev içindeki iş yükünün ortadan kalkmadığını, ücretli ve ücretsiz çalışma arasındaki eşitsizliğin kadınların zamanını ve gelir elde etme kapasitesini doğrudan şekillendirdiğini gösteriyor.

Bu durum kadınların çalışma saatlerini, iş seçimlerini ve kariyerlerini doğrudan etkiliyor. Çocuk olduğunda kadın çalışma saatlerini azaltabiliyor, işten ayrılabiliyor veya daha esnek ama daha düşük ücretli bir işi tercih etmek zorunda kalabiliyor. Dolayısıyla sorun yalnızca kadınların istihdama katılıp katılmaması değil, hangi koşullarda ve hangi ücretle çalıştıkları.

TÜİK verilerine göre 2025 yılında kayıt dışı istihdam oranı erkeklerde yüzde 23 iken kadınlarda yüzde 31. Benzer bir şekilde yarı zamanlı çalışanların payı erkekler için yüzde 11, kadınlar için yüzde 21. Aradaki fark çok yüksek. Kadın erkek gelir farkı da oldukça yüksek Türkiye’de. Yükseköğretim mezunlarında bile ortalamada kadınlar erkeklerin yüzde 70’i kadar gelir elde ediyor. Daha düşük eğitimlilerde bu oran yüzde 58’e kadar bile düşebiliyor.

Bizim bulgularımız da bunu çok çarpıcı biçimde gösteriyor. Her iki eşin de çalıştığı aileleri inceliyoruz. Yani burada “gelir getirici bir işte çalışmayan kadınlardan” söz etmiyoruz. Buna rağmen kadınların gelirlerini bireysel olarak değerlendirdiğimizde çok yüksek yoksulluk oranlarıyla karşılaşıyoruz. Bu nedenle “kadınları istihdama sokalım, sorun çözülür” yaklaşımı yeterli değil. İstihdamın niteliğini, ücret eşitsizliğini ve bakım yükünü aynı anda tartışmamız gerekiyor.

Kaynak: Habertürk

Evlilik Bir “Güvence” mi, Bağımlılık mı?

Araştırmanızdaki temel sorulardan biri oldukça çarpıcı: “Evli çalışan kadınlar, eşlerinden ayrı yaşasalardı kendi gelirleriyle yoksulluk riskiyle karşılaşırlar mıydı?”. Veriler, kadının yaşam standardının büyük ölçüde eşinin gelirine bağlı olduğunu ve bu destek kalktığında kadının derin bir yoksulluk riskiyle baş başa kalacağını gösteriyor. Bu tablo bize evliliğin kadınlar için ekonomik bir bağımlılık yarattığına dair neler söylüyor?

Öncelikle burada önemli bir noktayı vurgulamak isterim: Biz kadınların gerçekten eşlerinden ayrılması durumunda ne olacağını tahmin etmiyoruz. Bir simülasyon yapıyoruz ve şu soruyu soruyoruz: Bugünkü gelir yapısı içinde kadın ve erkeğin gelirlerini ayrı ayrı değerlendirseydik yoksulluk durumları nasıl değişirdi?

Sonuç gerçekten çok çarpıcı. Her iki eşin de çalıştığı çocuksuz ailelerde, hane geliri üzerinden baktığımızda kadın ve erkek için yoksulluk oranı yüzde 1,1. Yani ilk bakışta hiçbir toplumsal cinsiyet farkı yokmuş gibi görünüyor. Fakat gelirleri bireyselleştirdiğimizde kadınların yoksulluk oranı kullandığımız senaryoya göre yüzde 11,7 ile yüzde 12,7’ye çıkıyor. Erkeklerde ise yalnızca yüzde 2,7–2,8 düzeyinde kalıyor.

Bence çalışmanın en önemli bulgularından biri bu. Hane halkı düzeyindeki yüzde 1,1 rakamı bize kadın ve erkeğin ekonomik durumunun aynı olduğunu söylüyor. Fakat hanenin içine baktığımız anda tamamen farklı bir tablo görüyoruz.

Üstelik bu sonuç, çocuksuz hanelerde gözlemleniyor. Diğer bir deyişle, bakım yükümlülüklerinin minimumda olduğu durumda dahi kadınların ekonomik kırılganlığının ne kadar yüksek olduğunu görüyoruz. Bu durum, işgücü piyasasındaki yapısal sorunların ve eşitsizliklerin etkilerini yansıtıyor.

Elde ettiğimiz sonuçlar, evlilik içinde ekonomik bağımlılığın istihdama katılmayan kadınlarla sınırlı olmadığını gösteriyor. Gelir getirici bir işte çalışan bir kadın da eşinin gelirine ekonomik olarak bağımlı olabilir. Çünkü kendi kazancı bağımsız bir yaşam standardını sürdürmeye yetmeyebilir.

Ekonomik bağımlılık yalnızca gelir meselesi de değildir. Feminist iktisat açısından kişinin kendi gelirine sahip olması, hane içindeki pazarlık gücünü ve karar alma kapasitesini de etkiler. Bir kadının “bu evlilik dışında ekonomik olarak nasıl yaşarım?” sorusuna verebildiği cevap, evlilik içindeki konumunu da belirleyebilir. Bu nedenle görünmeyen yoksulluk yalnızca bir istatistik sorunu değil; aynı zamanda güç ve ekonomik özerklik sorunudur.

Kaynak: NTV

Çocuk Bakımının Kadınlara Kestiği Ağır Fatura

Araştırmanızın en vurucu sonuçlarından biri çocuklu hanelerde ortaya çıkıyor. Gelirler bireysel olarak hesaplandığında, çocuksuz ailelere kıyasla çocuklu ailelerde kadının yoksulluk oranı tırmanırken, erkeğin yoksulluk riski geriliyor. Çocuk sahibi olmak erkeği yoksulluktan korurken kadını neden bu kadar şiddetli bir şekilde yoksullaştırıyor?

Burada çok güçlü bir toplumsal cinsiyet asimetrisi görüyoruz. Her iki eşin de çalıştığı çocuklu ailelerde, yoksulluk oranı kadın ve erkek için yüzde 5,5. Ancak bireyselleştirdiğimizde kadınların yoksulluk oranı kullandığımız senaryoya göre yüzde 17,6 ile yüzde 22,1’e kadar çıkıyor. Erkeklerde ise yüzde 1,6–1,9 düzeyine düşüyor.

Bu sonuç, çocuk sahibi olmanın kadın ve erkeklerin işgücü piyasasındaki konumları üzerindeki asimetrik etkisini gösteriyor. Çocuk bakımının yükü Türkiye’de hâlâ büyük ölçüde kadınlar tarafından üstleniliyor. Bu da Emel Memiş’in yıllardır bakım emeği ve zaman kullanımı üzerine yaptığı çalışmaların da ortaya koyduğu temel sorunlardan biri. Emel’in çalışmalarında gördüğümüz üzere, çocuk sahibi olmak kadın ve erkeklerin zaman kullanımını aynı şekilde değiştirmiyor. Özellikle küçük çocukların varlığında kadınların karşılıksız bakım emeği çok daha ağır biçimde artıyor. Bizim bu çalışmada gelir üzerinden gördüğümüz eşitsizlik, Emel’in daha önce zaman kullanımı üzerinden gösterdiği eşitsizliğin bir başka yüzü gibi düşünülebilir. Çocuk olduğunda çalışma saatlerini azaltan, işe ara veren veya daha esnek bir işe geçen kişi çoğunlukla kadın oluyor. “Bunun ücretler ve kariyer üzerinde uzun vadeli etkileri var. Literatürde buna ‘annelik cezası’ diyoruz. Nitekim Selçuk Gemicioğlu ve Emel Memiş’in Türkiye üzerine yaptıkları önceki çalışma da çocuk sahibi kadınların işgücü piyasasında önemli bir ücret cezasıyla karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Bizim burada bulduğumuz yüksek bireysel yoksulluk riski, annelik cezasının yalnızca bir ücret farkı olmadığını; kadınların ekonomik bağımsızlığı açısından çok daha geniş sonuçları olabileceğini düşündürüyor.

Erkekler açısından ise toplumsal normlar ters yönde işleyebiliyor. Erkekten hâlâ ailenin temel gelir sağlayıcısı olması bekleniyor. Dolayısıyla çocuk sahibi olmak erkeğin işgücü piyasasıyla bağını zayıflatmak yerine daha da güçlendirebiliyor. Kadın bakım işinde, erkek ise piyasa işinde daha fazla uzmanlaşıyor. Bunun da literatürdeki adı “babalık bonusu”. Yine Selçuk Gemicioğlu ve Emel Memiş’in çalışmasında babalık bonusunun Türkiye’de geçerli olduğu görülmüştür. Sonuçta çift kazançlı bir aileden söz ediyor olsak bile gelir farkı büyüyebiliyor.

Bence burada çok önemli olan şu: Çocuk bakımını ailelerin özel meselesi olarak bıraktığımızda, bunun ekonomik maliyeti aile içinde eşit paylaşılmıyor. Bu maliyeti büyük ölçüde kadınlar üstleniyor. Bizim rakamlarımız aslında bakımın kadınlar üzerindeki görünmeyen ekonomik maliyetini gösteriyor.

Kaynak: Birgün

Sosyal Politikalar Nasıl Değişmeli?

Çalışmanızın sonuç bölümünde mevcut sosyal yardım sisteminin haneyi değil, “bireyi” temel alacak şekilde baştan tasarlanması gerektiğini vurguluyorsunuz. Bugün uygulanan sosyal politikalar ve gelir destekleri görünmeyen kadın yoksulluğunu çözmekte neden yetersiz kalıyor? Kadınların ekonomik olarak güçlenmesi ve bakım yükünün hafifletilmesi için acil olarak hangi adımlar atılmalı?

Mevcut sistemin temel sorunu, yoksulluğa hane üzerinden bakması. Bir kadının bireysel geliri çok düşük olabilir; fakat eşi gelir elde ettiği için hane yoksul sayılmayabilir. Bu durumda kadın sosyal destek sisteminin de dışında kalıyor. Yani yoksulluk istatistiklerinde görünmediği gibi sosyal politika açısından da görünmez hale geliyor.

Biz bütün sosyal yardımlar bireylere ayrı ayrı verilsin demiyoruz. Hane yapısını ve ölçek ekonomilerini elbette dikkate almak gerekiyor. Fakat sosyal koruma sisteminin bireysel ekonomik kırılganlığı da ölçmesi gerektiğini söylüyoruz. Bir kişinin kendi geliri var mı, gelirinin düzeyi nedir, bakım nedeniyle çalışma yaşamında kesintiler yaşamış mı, sosyal güvenceye ve emeklilik hakkına erişimi var mı? Bunların da sosyal politika tasarımında dikkate alınması gerekiyor.

Biz çalışmada dört alanın özellikle önemli olduğunu düşünüyoruz. Birincisi, yoksulluğu ölçme biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor. Hane halkı gelirine dayalı göstergelerin yanında bireysel gelir temelli, cinsiyete duyarlı yoksulluk göstergeleri düzenli olarak üretilmeli.

İkincisi, kadınların yalnızca istihdama katılımını değil, nitelikli ve yeterli gelir sağlayan istihdama erişimini artırmamız gerekiyor. Ücret eşitsizliğiyle mücadele, kadınların yüksek ücretli mesleklere ve yönetici pozisyonlarına erişiminin desteklenmesi burada çok önemli.

Üçüncüsü ve belki de en acil alan bakım hizmetleri. Kreş ve gündüz bakım hizmetlerini bir sosyal yardım olarak değil, temel bir kamusal hizmet olarak düşünmeliyiz. Çocuk bakımının maliyetini aileye bıraktığımızda, gerçekte bu maliyeti büyük ölçüde kadına yüklemiş oluyoruz.

Emel Memiş’in de içinde yer aldığı bakım ekonomisi çalışmaları tam da bu noktaya dikkat çekiyor: Bakıma yapılan kamusal yatırım yalnızca kadınların üzerindeki bakım yükünü hafifleten bir sosyal politika değildir; aynı zamanda istihdam yaratan, kadınların ücretli çalışma olanaklarını genişleten ve gelir yoksulluğuyla birlikte zaman yoksulluğunu da azaltabilen bir ekonomi politikasıdır.

Son olarak sosyal koruma sisteminin bireysel ekonomik özerkliği daha fazla gözetmesi gerekiyor. Çünkü bizim çalışmamızın gösterdiği temel mesele şu: Bir kadının yoksul olmayan bir ailede yaşaması, onun ekonomik olarak bağımsız veya ekonomik açıdan güvende olduğu anlamına gelmiyor. Yoksullukla mücadele politikalarının bu farkı görmesi gerekiyor.

Ana Fotoğraf: Birgün

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar