Performans ve zaman baskısı kadın işçilerin sağlığını zorluyor. Bu konudaki mevzuatın toplumsal cinsiyete duyarlı olmaması en sıradan kadın işçi sağlığı haklarına erişimi engelliyor. Tekstil ve çağrı merkezinde çalışan kadınlar ve işin uzmanlarıyla konuyu tartıştık.

Bantların durmadan döndüğü tekstil fabrikaları, gıda üretim tesisleri ve kulaklıklardan seslerin ara vermeden yükseldiği çağrı merkezleri…Türkiye’de kadın istihdamının en yoğun olduğu bu sektörler, dışardan bakınca bir ekonomik faaliyet yeri gibi gözükse de içerisinde kadın bedeni üzerine kurulu ağır bir denetim mekanizması bulunuyor. Performans kriterleri, saniyelere dayanan kotalar ve sert vardiya baskıları kadınların en temel ihtiyaçlarını bile bir izin ya da onay mekanizmasına bağlı yürütüyor. Kadınların ihtiyaçları durumunda tuvalete gidebilme özgürlükleri, regl dönemindeki fizyolojik ihtiyaçları ve beslenmeye erişim hakları her gün üretim kriterleri ve çağrı süreleri altında eziliyor.
“Regl olduğumu söylemeye utandım”
Bu görünmez denetimin en ağır mağdurları bant sistemine dayalı üretim alanındaki kadın işçiler. M.A. Bursa’da büyük bir tekstil fabrikasında bant işçisi olarak çalışıyor ve yaşadıklarını şu sözlerle aktarıyor:
“Bantlardan bir an bile ayrılmanız çok zor. Ayrıldığınız gibi işler birikiyor ve hat tamamen aksıyor. Tuvalete gitmek için hat şefinin izni gerekiyor. Şef başımızda bir gardiyan gibi bekliyor. Regl döneminde olduğum bir gün pedimi değiştirmem gerekiyordu ve bant şefi erkek olduğu için durumu açıklamaya utandım. İzin almak için bir saat bekledim ve o bir saat işkence gibiydi. Döndüğümde ise şefin geç kaldın azarlarını dinledim. Kendimi bu kadar değersiz hissetmemiştim hiç.”
Çağrı merkezlerinde de benzer bir kuşatma dijital bir gözetim şeklinde uygulanıyor. İstanbul’da bir bankanın çağrı merkezinde çalışan 24 yaşındaki L.Y. ekran karşısında saniyelerin nasıl bir baskıya dönüştüğünü dile getiriyor:
“Bizim çalışma sistemimizde mola butonları var ve gün içinde mesela tuvalete gittiğimizde sistemi tuvalet molası moduna almamız gerekiyor. Ama bu süreler bizim günlük toplam performansımızdan düşürülüyor. Ay sonunda takım liderimiz karşımıza dikilip bu ay tuvalete 45 dakika harcamışsın ve bu yüzden daha az çağrı almışsın diyebiliyor. Bu yüzden tuvalete gitmemek için gün boyu su içmediğim bile oluyor bazen. Böbreklerim ağrıyor, idrar yolu enfeksiyonu oluyor bazen su içmem gerektiği halde içmediğim için.”

Mevzuat toplumsal cinsiyeti görmüyor
Kadınların işyerinde maruz bırakıldığı bu baskılar onları sadece psikolojik olarak yıpratmıyor aynı zamanda kronik sağlık sorunlarına da neden oluyor. İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) Uzmanı Aslıhan Uçkan durumun teknik boyutunu değerlendirirken mevcut çalışma alanlarının erkek yapısına uygun olduğunu belirtiyor: “İş Sağlığı ve Güvenliği mevzuatı maalesef cinsiyet farklılıklarına duyarlı değil. Fabrika ve çağrı merkezlerinde kurulan performans mekanizmaları insan biyolojisini, özellikle de kadın bedenini devre dışı bırakıyor. Kadınların regl dönemlerinde daha sık tuvalete kullanma ihtiyacı, ped değiştirmenin gerekmesi ve gebelik dönemlerindeki bedensel değişimleri üretim süreçlerine birer kayıp zaman gibi kaydediliyor.
Sahada yaptığımız gözlemlerde kadın çalışanlarda idrar yolu hastalıkları, böbrek hastalıkları ve üreme sağlığı sorunlarının ciddi boyutlarda yüksek olduğunu görüyoruz. Tuvalete daha az çıkmak için su içmeyen kadınlar, dehidrasyona bağlı baş dönmesi ve dikkat dağınıklığı yaşıyor. Kadın işçilerin tuvalet hakkı bir lütuf değil temel bir iş sağlığı hakkıdır. İş yeri hekimlerinin ve İSG uzmanlarının performans baskısı yapan yöneticilere karşı durup kadın sağlığını koruyacak esnek vardiya sistemleri kurması gerekli bir ön koşuldur. Bedensel haklar tanınmadıkça sağlıklı bir çalışma ortamı kurulamaz.”
İşyerinde beden üzerindeki denetim
Kadınların çalışma yaşamında maruz bırakıldığı bu hak ihlalleri, toplumsal cinsiyet ve ücretli emek sömürüsünün kesiştiği noktada daha da ağırlaşıyor. Kadın hakları savunucusu Fatma Öztürk, şöyle ele alıyor:
“İşyerlerinde kadın bedeni üzerinde bu kadar denetimin olması ve bunun bir baskı haline dönüştürülmesi ataerkil kapitalizmin ürünüdür. Kadın işçilerin bedeni üretim alanlarında sadece ucuz işgücü olarak değil sürekli kontrol edilmesi gereken bir araç olarak görülüyor. Biz net bir şekilde şöyle diyoruz: Kadınların bedensel hakları ve hijyen ihtiyaçları pazarlık konusu değildir. Sendikaların ve kadın örgütlerinin toplu iş sözleşmelerinde regl izni ve bedensel ihtiyaç molaları gibi maddeleri yazdırması ve bu görünmez şiddete karşı ortak bir ağ kurması gerekiyor.”
Gıda üretim alanlarında saç telinin dökülmesine karşı uygulanan katı hijyen kuralları nedense kadınların bedenlerinin hijyeni söz konusu olduğunda devre dışı bırakılıyor. Sesini duyduğumuz ve duymadığımız kadınlar artık sadece bir istatistik olmaktan çıkmak istiyor.
Fabrikaların ve çağrı merkezlerinin acilen kadın bedeninin fizyolojik ihtiyaçlarını gözeten evrensel standartlara göre yeniden düzenlenmesi, denetim sistemlerinin de üretim rekorlarına değil insan onuruna yakışan çalışma koşullarına göre yeniden düzenlenmesi gerekiyor.
Ana Fotoğraf: Ekmek ve Gül







