Vakıf Üniversitesi Çalışanı Akademisyenler Haklarını Talep Ediyor: “Eşit İşe Eşit Ücret”

Vakıf üniversitesi çalışanları, 2020 yılında çıkarılan yasaya göre devlet üniversitesindeki akademisyenlerle aynı ücreti almaları gerektiği halde; onlardan yaklaşık 2-3 bin TL eksik ücret alıyor. Yani yasa açıkça ihlal ediliyor. Talepleri ise açık: Eşit işe eşit ücret. Vakıf Üniversitesi Dayanışma Meclisi üyesi bir doktor öğretim üyesi ile hem ücret eşitliğini hem de bu üniversitelerdeki çalışma koşullarını, hak ihlallerini ve akademisyenlerin örgütlenme olanaklarını konuştuk.
Paylaş:
Serap Güre   serap.gure@gmail.com

Vakıf üniversitesi çalışanları, 2020 yılında çıkarılan yasaya göre devlet üniversitesindeki akademisyenlerle aynı ücreti almaları gerektiği halde; onlardan yaklaşık 2-3 bin TL eksik ücret alıyor. Yani yasa açıkça ihlal ediliyor. Talepleri ise açık: Eşit işe eşit ücret. Vakıf Üniversitesi Dayanışma Meclisi üyesi bir doktor öğretim üyesi ile hem ücret eşitliğini hem de bu üniversitelerdeki çalışma koşullarını, hak ihlallerini ve akademisyenlerin örgütlenme olanaklarını konuştuk.

Günümüzde akademisyenlerin, bilim üreten ve geliştiren kişiler olmalarına rağmen mesleklerinin itibarsızlaştırıldığı bir durumla karşı karşıyayız. Bir vakıf üniversitesi çalışanı olarak bu konuda ne söylemek istersiniz?

Mesleğin itibarsızlaştırılması aslında bir bakıma üniversite eğitiminin özel kuruluşlar tarafından verilmeye başlanmasıyla eşdeğer. Çünkü vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerinde var olan kurumsal kültürden yoksunlar. Üniversite olma yolunda kurulmuşlar; ancak üniversite olmakla ilgili gerekli düzenleme ve kurumsallaşmadan yoksunlar. Dolayısıyla öğrencinin müşteri olarak görüldüğü ve memnuniyetinin önemsendiği bir sistem içerisinde akademisyenlik mesleği de gittikçe itibarsızlaşıyor. Örneğin devlet üniversitesindeki bir öğrenci sizi düşük not verdiğiniz için genelde şikâyet edemez. Ancak özel üniversitelerde bu durum çok yaygındır. Zira bu öğrenci benzer puanlı bir üniversiteye yatay geçişle gidebileceği için yönetim tarafından akademisyenin öğrenciyi zorlamaması ve onu memnun etme çabası içerisinde olması beklenir; aksi halde bu durum müşteri kaybına neden olacaktır. Serbest piyasa ekonomisi içinde ücretlerin arz talebe göre belirlenmesi üniversite çalışanları için de geçerlidir. Bu bağlamda akademisyenliği itibarsızlaştıran şeyler arasında maaşların çok az olması, çalışma koşullarının serbest piyasa koşulları göz önünde bulundurularak oluşturulması ve müşteri memnuniyetine dayalı bir öğrenci memnuniyeti anlayışının üniversite yönetimlerine hâkim olması durumları söylenebilir.

Kaç yıldır bir vakıf üniversitesinde çalışıyorsunuz? Vakıf üniversitesindeki çalışma koşullarını nasıl tanımlarsınız?

Farklı üniversitelerde olmak üzere toplamda yedi senedir vakıf üniversitesinde çalışmaktayım. Buralarda çalışma koşulları keyfi belirlenir. Aynı zamanda bir mesaiye uyma dayatması yapılır. Mesai saati uygulaması dayatmak aslında akademik üretime zıt bir şey. Mesela ilk çalıştığım kurumda giriş çıkışlardan problem yaşayanların ücretlerinden dönüşümlü olarak kesinti yapılıyordu. Her ay bir kişinin maaşında kesinti oluyordu; yani toplu halde bir kesinti yapılmıyordu. Bu durum muhtemelen akademisyenlerin bir araya gelmesini engellemek amacıyla bu şekilde gerçekleşiyordu. Yine öğrenci memnuniyeti mevzusu her zaman bir baskı unsurudur. Vakıf üniversitesindeki öğrenci kendi bölümündeki akademik personeli benimle yeterince ilgilenmedi diye şikâyet edebilir. Vakıf üniversitesindeki öğrenciler sorumluluklarını yerine getirmek konusunda gevşek davranmaya müsaittir. Çünkü üniversiteler onları müşteri olarak gören bir anlayışla yönetiliyor. Bir sınavda kopya yakalamıştım mesela; öğrenci konuşmak için yanıma geldi ve beni oda dışına çağırdı. Konuşmak istemediğimi öğrenciye söylediğimde ise “Siz göreceksiniz; konumunuza güveniyorsunuz diye” diye bas bas bağırdı. Beni açıkça tehdit etti yani. İçerde aynı bölümden bir sürü hoca olmasına rağmen kimse öğrenciye bir şey demedi. Bu vakıf üniversitesindeki akademisyenlerin ne kadar değersizleştiğini gösteriyor. Bir meslektaşı hakarete uğradığında ya da tehdit edildiğinde bile olaya dâhil olmuyorlar. Yönetimin de tavrı ayrı bir mevzu. Öğrenciyi kopya çekerken yakaladık diye ne ifadelerden, süreçlerden geçtim. En sonunda şu noktaya gelebiliyorsunuz: Ya kopya çekersen çek; bana bulaşma.

Yiyecek dağıtmak kadın asistanın görevi

Peki, akademide baskı ve mobbingi bir kadın olarak daha fazla yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

Bu konuda benim dikkatimi çeken; yüksek unvanlıların genelde erkek ve araştırma görevlilerinin yani en düşük unvandakilerin çoğunluğunun kadın olması. Yani araştırma görevlisi olarak daha fazla kadın çalıştırılıyor. Bu durum akademiye giriş bağlamında bir nevi pozitif ayrımcılık olarak gözükebilir. Fakat bunun arkasında başka bir boyut var. Araştırma görevlisinin görev tanımı; idari ve akademik işlere yardımcı olmak. Bu işlerin ne olduğu ise belli değil. Hoca not girdirebilir, yönetim idari iş yükleyebilir vs. Zira fakülte sekreteri genelde bir kişi olduğundan bu işlere yetişemez, bölüm sekreteri zaten yoktur. Bu kadar işi kim yapacak? Tabii ki araştırma görevlileri. Dolayısıyla kadınların daha itaatkâr olduğu düşünüldüğünden; birilerine yardımcı olmak ve asiste etmek (hocanın notlarını girmek, kâğıt zımbalamak, hocanın sınavlarını okumak) genelde kadınlar için daha uygun görülür. Kadın asistandan yardım istemek, erkek olan idareciler için erkek asistandan bir iş istemekten çok daha kolay. Bu işin içine çay demlemek bile girer. Mesela yiyecek getirildiğinde dağıtmak da kadın asistanın görevidir. Ben de böyle bir durum yaşadım. Hocamız kandil simidi getirmişti; bana da “hocamız dağıtır” diyerek verdi. Ayakta durdukları için sonra dağıtırım diye düşünmüştüm ve diğer hocadan azarı yedim. “Hocam kalk dağıt hemen” dedi. Ne istiyorsunuz yani? Anında mı fırlayayım? Ben evin kızı değilim. Niye getirileni dağıtmadığım için fırça yiyorum. Hani anneler derler ya çaylar boşalmış hadi kalk doldur; görmüyor musun? Onun gibi bir durum. Bu bağlamda kadın araştırma görevlilerini yazılı olmayan, belirsiz iş tanımlarında görevlendirmek daha kolay. Akademide yönetici kadrosunda ve akademik hiyerarşide yukarı çıkıldıkça kadın sayısı azalır. Yani yetki kullanma söz konusu olduğu zaman hem akademik unvan hem de idari görevler daha çok erkekler üzerinde toplanmıştır. Alt grupta kadınların olduğu bir durumda baskı ve mobbinge en açık kısım dolayısıyla kadınlardır.

Koşullar devlet üniversitelerine göre daha ağır

Vakıf üniversitelerindeki ücretlerin devlet üniversitelerindeki ücretler ile eşitlenmesine dair bir kanuni hüküm varken, vakıf üniversitelerinin bu kararı uygulamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bağlamda devlet üniversitesinde akademisyen olmakla vakıf üniversitesinde akademisyen olmak arasındaki farklar sizce nelerdir?

Koşullar ve ücretler bağlamında tabii farklar var. Devlet üniversitelerinde akademisyenlerin 12 ders saati sınırı vardır. Vakıf üniversitelerinde ise üniversiteden üniversiteye göre değişen bir sistemle karşı karşıyayız. Yaptırılan her iş (tanıtım faaliyetleri, çağrı merkezinde çalıştırma vs.) maaşının içindedir. Yani vakıf üniversitelerindeki koşullar devlet üniversitelerine göre çok daha ağırdır. Son yapılan memur zamlarından sonra devlet üniversitedeki akademisyenle vakıf üniversitesindeki akademisyenin maaşı arasında 2-3 bin liralık farklar oluştu. Aynı unvana sahipsiniz ve koşullarınız daha ağır ama daha az ücret alıyorsunuz. Üstelik bununla ilgili yasa var; Danıştay kararları var; YÖK kararı var. YÖK’ün kendisi kanunu ertelemek istediğinde ve dava edildiğinde Danıştay’ın YÖK’ün kanunu ertelemek gibi bir yetkisinin olmadığına ve kanunun uygulamada olduğuna dair de Danıştay kararı var; ki bu Danıştay kararı YÖK tarafından yazılı olarak vakıf üniversitelerine de bildirildi. Buna rağmen açık bir yasa ihlali var. Yani vakıf üniversitelerinin birkaçı hariç hiçbiri devlet üniversiteleriyle aynı maaşı vermiyor ve açıkça yasayı ihlal ediyorlar. Bunun nedeni ise YÖK’ten bir uyarı almamaları. Uyarı almadıkları sürece de bir değişim gerçekleştirmek konusunda üzerlerinde bir baskı hissetmeyecekler.

Akademik üretim cesaret meselesi haline getiriliyor

Akademik özgürlüğün ve ekonomik güvencenin olmadığı bir durumda bilimsel bir üretimin gerçekleşmesi sizce mümkün mü? Çalışma koşullarının kötü ve ücretlerin yetersiz olması nasıl bir etki yaratmaktadır?

Geçim sıkıntısı yaşayan birinin işyerindeki işler haricinde bir de zaman yaratıp akademik üretim yapması hem ekonomik nedenlerle hem de çalışma koşulları nedeniyle pek de mümkün değil. Bunun yanında bir de otokontrol mekanizması var ki o da akademik üretimi engelliyor. Mesela, bu konuda proje yazarsam destek alır mıyım? Bu konu çok mu radikal; acaba fakültede ya da yönetim kademelerinde bir rahatsızlık yaratır mı? Politik açıdan hoş karşılanmayacak bir konu çalışırsam beni mimlerler mi; mobbinge başvururlar mı? Dolayısıyla otokontrol mekanizması sürekli çalışıyor. Bu konuda yaşadığım şöyle bir olay var. Çalıştığım kurumda bir hocamız vardı. Rektörün de toplantıya katılması nedeniyle sunumunu kongrede bu şekilde sunmak istemediğini söyledi. Zira araştırmasında hükümet politikalarına eleştiri niteliğinde sonuçlar çıkmıştı; rektör ise hükümet yanlısıydı. Hoca, bunu böyle nasıl sunayım dedi ve araştırmanın sonuçlarından bir kısmını toplantıda sunmadı. Bu bağlamda akademik bir üretim yapmak da bir cesaret meselesi halini alıyor. Ama aslında bu bir cesaret meselesi değil. Aslında bilim üretmek istiyorsan sahadan elde ettiğin bir sonucu her türlü sunabilmen lazım. Çünkü o bilgi artık sana ait değil; bilimin malı haline geliyor. Sen onu sunmakla mükellefsin. Sonucu çarpıtamazsın; eğip bükemezsin. Eğer çalışmanın sonuçlarının bir kısmını kullanıp; bir kısmını kullanmıyorsan bu artık gerçekte bilimsel bir üretim yapmadığın anlamına gelir.

Pandemi süreciyle beraber emek sömürüsünün daha arttığı; buna bağlı olarak da işçi direnişlerinin giderek yaygınlaştığı bir dönemin içine girdik. Bu bağlamda akademisyenlerin örgütlenme meselesine bakışı hakkında ne düşünüyorsunuz? Vakıf üniversitelerindeki akademisyenlerin örgütlenme olanakları nelerdir?

Bir ücretlinin örgütleneceği yer sendikadır. Sendika konusunda ise belli sıkıntılar var. Sendikalar, özellikle 1980 sonrası çok kötü etiketlenmiş durumdalar. Sendikalı olmak işten atılma sebebi olarak düşünülüyor. Bu her sektörde yaşanan bir korku. Vakıf üniversiteleri de bu durumdan azade değil. Bunun dışında; kamu üniversitesi çalışanı akademisyenler Eğitim-Sen’e üye olabilirken; vakıf üniversitelerinde çalışanlar iş sözleşmesine bağlı olduklarından kamu hizmeti vermelerine rağmen bu sendikaya üye olamıyor. Bu noktada da vakıf üniversitesi çalışanları; sendikaların büro, ofis ve eğitim çalışanlarının bağlı olduğu 10 no’lu iş koluna tabii oluyor. Buna göre vakıf üniversitesi çalışanlarının her türlü beyaz yakalı ofis çalışanları ile aynı sendikada örgütlenmesi söz konusu; ama üniversite çalışanlarının bu sektörlerde çalışan işçiler ile ne çıkarları, ne koşulları, ne talepleri benzer değil. Dolayısıyla kendi çıkarlarını savunacakları bir sendika söz konusu olmadığı için sendikalı olmak akademisyenler için bir seçenek olamadı. Bir diğer neden ise akademisyenlerin kendi beyaz yakalı önyargılarından kaynaklanmakta. Biz işçi değiliz; akademisyeniz ve bilim üretiyoruz; dolayısıyla para pazarlığı etmek bize uygun değil düşüncesi.

Unvan hiyerarşilerinin ortadan kalkması gerekiyor

VÜDAM nasıl kuruldu? Bu süreçte yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?

Akademi çok yalnız bir yer. Derste, okulda, öğrencinin karşısında, bilimsel üretimin safhalarında yalnızsınız. Akademik üretimin yanı sıra, üniversitelerin herhangi bir uygulaması karşısında yalnız kalmak da gerçekten yıpratıcı. Dolayısıyla vakıf üniversitesi akademisyenleri sorunlarını ve taleplerini tartışmak üzere ilk olarak Vakıf Üniversitesi Emekçileri Dayanışması (VÜEDA )adında bir platform etrafında bir araya geldi. Fakat vakıf üniversitelerinden ihraç edilen akademisyenlerin artık akademisyen olmaması, başka işlere yönelmesi; bir kısmının ülkenin politik koşullarında akademik üretim yapamayacağı için yurtdışına çıkması, bir kısmının diğer mesleklerini icra etmeleri (hukuk, mühendislik, mimarlık gibi alanlarda) gibi nedenler, yani bu mail grubunda yer alan kişilerin birçoğunun artık akademisyenlik mesleğini yapmaması; VÜEDA’da örgütlenme sürecini kesintiye uğrattı bir nevi. Böylece 2020’deki devlette ücretleri eşitleme kanunu çıktığında hem ücretlerin güncellenmesi hem de özlük haklarını alma bağlamında yeniden örgütlenme çabaları devreye girdi. Online olarak toplantı yapabilmek durumu, birlikte tartışarak bir şey talep etmek anlamında örgütlenme girişimlerini artırdı. Eski deneyim VÜEDA içindeki akademisyenlerle pandemi sürecinde yeni örgütlenmeye başlamış akademisyen grupları bir araya gelerek Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Meclisi’ni (VÜDAM) oluşturdu.

İtibarsızlaştırmaya dur diyebilmek

VÜDAM’ın temel hedefi ve yapısı hakkında bilgi verebilir misiniz?

VÜDAM’ın hedefleri arasında devletle maaşlarının eşitlenmesi en öncelikli mesele olarak duruyor. Bu bir hak ve yasa ihlali. Baskı ve mobbinge karşı iş güvencesine sahip olmak, yeterli idari personel çalıştırılmadığı için akademik personele idari iş yüklenmesinin önüne geçilmesi, net bir iş tanımının yapılması, özlük haklarımızın verilmesi de başlıca taleplerimiz arasında. Yani kısacası vakıf üniversitesindeki akademisyenlerin devletteki akademisyenlerle aynı haklara kavuşması, devlette de ortaya çıkan itibarsızlaştırma faaliyetlerine onlarla birlikte dur diyebilmek.

VÜDAM’ın yapısına gelirsek; VÜDAM kesinlikle hiyerarşik bir yapının bulunmadığı bir platform. Araştırma görevlisinden profesöre herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu; kararların oy çokluğuyla değil oydaşma yoluyla tartışarak ve ortak noktaya varılarak alındığı bir yapı. VÜDAM’ın herhangi bir genel başkanı, herhangi bir sekreteri, herhangi bir sözcüsü söz konusu değil. Herkes birbiriyle tartışarak kamuoyuna bir şey söylemek gibi bir bilinçle hareket ediyor; dolayısıyla herkes hareketin sözcüsü. VÜDAM’ın sadece vakıf üniversitesindeki akademisyenlerin hak talepleri dışında; Türkiye akademisini farklı bir yere taşıyacak, unvana dayalı hiyerarşiler yerine akademik özgürlük ve akademik söz söyleme eşitliğini Türkiye akademisine benimsetecek bir geleneği de ülkede oturtmaya çalıştığını söylemek mümkün.

“Eşit işe eşit ücret” diyerek sosyal medyada “VakıfÜnideÜcretleriEşitle” hagtag çalışmasıyla yaşanan hak gasplarının duyurulması sizce kamuoyunda nasıl bir etki oluşturdu?

Bu meselenin kamuoyunda duyurulması çok iyi oldu. Ben bile YÖK kanununu whatsapp grubundaki arkadaşlarım aracılıyla öğrendim. Biz bile dolaylı yollardan haberdar olduysak; akademisyenler dışında kimsenin bizim devletteki akademisyenle eşit maaş alma hakkına sahip olduğumuzu; üniversitelerin açık bir yasa ihlali yaptıklarını bilme şansı yoktu. Sonuç olarak bu twitter eylemi; maaş eşitlenmesinin bir grup akademisyenin değil; vakıf üniversitesi çalışanı bütün akademisyenlerin talebi olduğunu göstermesi ve açıkça hakkımızın verilmediğinin kamuoyuna duyurulması ve vakıf üniversitesi yönetimleri ve YÖK üzerinde bir basınç oluşturulabilmesi açısından önemliydi.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Tanıtım-pazarlama işlerinde yevmiyeli çalışan, stantlarda gün boyu gülümseyen kadınlar, katmerli bir sömürüyle karşı karşıya. Bedenleri metalaştırılıyor, birileri onların fotoğraflarını “beğenirse” işe alınıyorlar. Aldıkları ücret, dış görünüşlerine göre değişiyor. Sıklıkla cinsel tacize maruz kalıyorlar. Otellerde kadrolu işçilerin yapması gereken işleri yapıyor, güvencesiz çalışıyorlar.
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!