“Yalnız yaşayan kadınlar için kriz hali iyice derinleşti”

Ayşe Panuş’u KESK’ten Eğitim Sen’den feminist hareketten tanıyoruz. Onunla bir söyleşi yapmaya karar vermiş İpek. Ekonomik krizin kadın hayatlarına etkisi ile başlayan söyleşi, bir yerden sonra yalnız yaşayan kamu emekçisi iki kadının, zamlar, ücretler, ikili emek sömürüsü, cinsiyetçi baskılar hakkında deneyim aktarımına dönüşmüş. İyi de olmuş. Konu sıkıntılı ama keyifle okuyacaksınız…
Paylaş:
İpek Deniz
İpek Deniz
ipekkdeniz@gmail.com
İpek Deniz ipekkdeniz@gmail.com

Ayşe Panuş’u KESK’ten Eğitim Sen’den feminist hareketten tanıyoruz. Onunla bir söyleşi yapmaya karar vermiş İpek. Ekonomik krizin kadın hayatlarına etkisi ile başlayan söyleşi, bir yerden sonra yalnız yaşayan kamu emekçisi iki kadının, zamlar, ücretler, ikili emek sömürüsü, cinsiyetçi baskılar hakkında deneyim aktarımına dönüşmüş. İyi de olmuş. Konu sıkıntılı ama keyifle okuyacaksınız…

Ekonominin dibe çöktüğü bir dönem, tabii ki kadınları çok daha derinden etkiliyor. Yıllardır süren, alım gücümüz artık iyice azaldı ve kendi hayatlarımızdan, kişisel ihtiyaçlarımızdan, sosyal hayatlarımızdan ödün vererek, bazen tamamen vazgeçerek yaşadığımız bir dönem. Bu süreç, kadınlar için işsizlik, gıdaya, sağlığa, temel ihtiyaçlara erişimde tasarruf yani yaşamsal sıkıntılar anlamına da geliyor. Zamları, pahalılığı, yoksulluğu her alandan kadınlar çok farklı yaşıyor. Eğitim emekçisi, feminist Ayşe Panuş ile krizin kadınları nasıl etkilediğini konuştuk.

Bunca şatafat, rant, ülkenin karış karış satılması derken bizim payımıza yine ‘simit yeriz’ ler düştü. Nedir bu kriz sence?

Kriz sermaye ve patronların çıkarı için tasarlanan, onların karına kar ekleyip bizleri açlığa mahkûm eden ve bazen hayatlarımıza mal olan bir durum. Bir kamu emekçisi olarak son 10 yıldır ücretlerimizin aynı yerde saydığını, aslında yıllardır azalan alım gücümüzün artık yerlerde olduğunu söyleyebilirim. En temel ihtiyaçlarımızı karşılayamayacak durumdayız. Doların yükselmesi ile beraber aralıktaki gıda, sebze, meyve, hijyen ürünlerindeki korkunç fiyat yükselmesi artık bizi hayatımızı idame ettirmeyecek duruma getirdi. Bir litre yağın 50 TL, ekmeğin 3,5 TL olduğu bir yerde, eczanelerden bile ilaç bulamıyoruz. Ücretlerimiz açlık sınırına dayandı. Bunca yıllık emekçiyim, krizin sorumlusu olmadığımız gibi bedelini ödeyen de olmamamız gerekir. Çok net bunu savunuyorum krizin faturasını yaratanlar, patronlar ödesin!

Ücretler hakkında yayılan yalanlar

Tek başına yaşayan bir kadınsın, neler değişti senin ve etrafında ki kadınların hayatında. Gözlemlerin nelerdir?

Evet, ben mesela tek yaşayan bir kadınım. Bir kadın arkadaşımla bir araya geldik ve ortak derdimiz vardı. İkimizin de ev sahibi kirayı az bulmuş, neredeyse yüzde100 zamlarla çıktılar karşımıza. Yani ne sözleşme ne TEFE-TÜFE oranı bizi koruyan hiçbir yasa yok… Evli arkadaşlarımız var, onlar iki kişi bu ücretleri öderken bizler tek yaşayan kadınlar da bu konularda eşit tutuluyor, işlerine gelince. Yalnız yaşayan kadınlar için ayrı bir kriz hali hep vardı şimdi bu daha da derinleşti. Biz yıllardır aynı faturaları, aynı kiraları ödüyoruz. Ev sahibim mesela kiramın düşük olduğunu söyleyip güncelleme yapalım dedi ya, uygun gördüğü fiyat 3 bin- 3 bin 500 TL yani benim maaşım kadar. Zaten maaşınız 8 bin 500 olacak gibi cümlelerle geliyorlar bize, bizzat yaşayan birisiyim bu durumu. Maaşım 5 bin 600 TL, ek ders çalışırsak alabiliyoruz. Düşünün kira zammı, yüzde 152 artarken, bunlara fiyatları artan elektrik, doğalgaz, su, ulaşım da biniyor. Arta kalan paranız olursa düzenli ve sağlıklı beslenebiliriz belki, sosyal ihtiyaçlar lüks sayılıyor her zamanki gibi. Devletin vatandaşını korumakla ilgili hiçbir yükümlülük hissetmemesi ayrıca çok can sıkıcı. Bırakınız zam yapsınlar, bırakınız geçsinler diyen çok vahşi bir sistem içinde yaşamaya çalışıyoruz. Maaşlarla ilgili bu kadar yalan, dolan çok ağır geliyor, medya bangır bangır algı yaratıyor. Ben 29 yıllık bir öğretmenim ve o maaşı alıyorum. Ülkeyi yönetenler alay eder gibi, gerçek olmayan maaşlar söylüyorlar. TV kanallarının çoğu bu yalanlara zaten ortak ve yalanlar bizim hayatımızı otomatik olarak etkiliyor. Yalan söyleyerek bir algı yaratıyorlar, bu algıda da ev sahibi gibi akbabaların üzerimize çullanması ile sonuçlanıyor. Pusuda bekleyen akbabalarla çevrili etrafımız.

Kamu emekçileri olarak benzer şeyler yaşıyoruz. Pandemide yüzde 100 performans denilip, sağlık emekçilerinin çoğunun muaf olduğu, bizim de en fazla 1500 TL aldığımız üç aylık dönemde, yaşam ölüm kaygısı yaşarken benzer durumda bulduk kendimizi, ev sahipleri tepemize çöktü. Açlık sınırının altına düşen maaşlarımız var artık ve biz hala yaratılan algıyı yıkmak ile ilgili çaba harcamak zorundayız. Öyle maşlarımız yok bizim. Hoş bu zamlar karşısında hiçbir maaş zammı bizi toparlayamaz ya…

Evet bu algı ile mücadele etmekte bize düşüyor. Çok açık şunu söyleyebilirim; ciddi bir sömürü altındayız ve bununla mücadele etmenin yolu birbirimizi yok etmek olmamalıydı. Sanırım en iyi öğrettikleri bu oldu, mevcut iktidarın. Yoksulluk değil bizim yaşadığımız, yoksulluk kavramına gıcık oluyorum, hem sömürülüyoruz hem de emeğimize el koyuluyor, iki türlü bir sömürü bu. Çok açık bir durum, sömürüldüğümüz için yoksuluz. Mesela kadın yoksulluğu diyorlar ya sürekli. Zaten iş gücü piyasasında doğru düzgün yer bulamayan kadınlar kriz anında ilk işsiz bırakılanlar, ilk gözden çıkarılanlar. Kadınları esas uygun görüldükleri yere geri göndermekte hiçbir sakınca görmüyorlar zaten. Ki yeni bir durum değil zaten hayatın her alanında emekleri sömürü altında kadınların. Biri ev içi emek; bulaşık, çamaşır, çocuk bakımı, evin her türlü organizasyonu, mutfak, kadına otomatik yerleşmiş işler ve hem erkek, hem erkek devlet el koyuyor zaten. Diğeri ücretli emek; işgücü piyasasında yer bulması. Ücretli işi lütuf gibi sunuyorlar bize… Kadın yoksulluğu değil bu, kapitalizmin o sömürgeci, insanı insan olmaktan çıkartan faktörlerini kapatıyor bu yoksulluk kavramı. Geldiğimiz noktada kadınlar bu ekonomik krizde, bir market alışverişine 200 TL ödüyor, temel ihtiyaçların hiç birini kapsamayan bir alış verişe. Kadınlar o pazar senin bu pazar benim deyip geziyor, daha ucuza mal etmek, o parayı yettirebilmek için. Mesela en çok satılan şey konserve ve konserve kapağıymış. Pazar pazar dolaşıp en ucuz şeyi bulup, para harcamamak için özel çaba sarf ediyorlar. Bir de bu konservenin yapılması var. Ciddi bir emek, tasarruf etmek, yettirmek, arttırmak, harcamamak için kadınlar çok büyük fiziksel ve zihinsel yükün altına giriyorlar. Ev işleri, çocuk bakımı, eğitimi, iş yerleri de varsa siz düşünün. Bütün bunlarla uğraşan kim; kadın, kendinden önce düşünmesi gereken yığınla şey var her zamanki gibi. Şimdi tartışmasız bir gerçek var ki sosyal ihtiyaçlar en temel ihtiyaçlardan biri. Mesela sinemaya gitmek de temel ihtiyaç, peynir almak da, kitap alıp okumak da… Bütün bunların olabilmesi için insanca yaşamaya yetecek temel bir ücret ve insanca çalışma koşulları gerekli.

KESK KADIN Meclisi zamlara ve pahalılığa karşı alandaydı:

Erken emeklilik ve yıpranma payı istiyoruz!

KESK İstanbul Kadın Meclisi yıllardır kamu emekçilerini de kapsayan sefalet ücretlerini, enflasyon karşısında eriyen maaşlar ve bütün bu ekonomik sıkıntıların hayatlarının merkezine düşen sıkıntılarını anlatmak için alandaydı. Yoksulluğa, her gün artan zamlara, erkek şiddetine, emek sömürüsüne karşı 14 Ocak Cuma günü Cevahir AVM önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Metinde, insanca bir yaşam için taleplerini şöyle sıraladılar;

·         Asgari ücret geçim ücreti olsun

·         En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine yükseltilsin

·         Kiralar denetlensin, kiracılar desteklensin

·         Faturalar ve gıdalarda KDV sıfırlansın

·         Her konutta parasız 18m3 su,

·         140 m3 doğalgaz, 230 kwh elektrik

·         Ödenmeyen faturalar nedeniyle elektrik, su, doğalgaz kesilmesin

·         Grevli, gerçek bir toplu sözleşme yasası yapılmalı, kadınların görüşmelerde temsiliyeti sağlanmalıdır. TİS görüşmelerinde kadın talepleri ayrı bir başlıkta ve gündemle ele alınmalı, mutabakat metninde de aynı şekilde tek başlık altında toplanmalıdır.

·         ILO standartları ve kamu emekçisi kadınların fiziksel ve sosyal koşulları dikkate alınarak, çalışan hamile kadına doğum öncesi 8 hafta, doğum sonrası 24 hafta olmak üzere en az 32 hafta ücretli doğum izni verilmelidir. Doğum sonrası ücretli-ücretsiz izin ile süt izni kullananlar sosyal ve özlük hak kaybı yaşamamalıdır.

·         ILO’nun 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi imzalanmalıdır. Kadınlara ve LGBTİ+lara uygulanan ayrımcılık, fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet ve taciz, sözlü sataşma, ısrarlı takip ve dijital taciz son bulmalı, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir çalışma yaşamı ve ortamı sağlanmalıdır.

·         Boşanan, boşanma aşamasında olan, fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet ve taciz, ısrarlı takibe uğrayan kadın emekçilerin tayin ve yer değişikliği talepleri herhangi bir belge ibrazı istenmeksizin kabul edilmelidir.

·         Çalışma yaşamında şiddet ve taciz aynı zamanda çalışanların sağlığı sorunu olarak görülmeli ve İşçi Sağlığı ve Güvenliği Kurulu’nun çalışmalarının bir parçası haline getirilmelidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve şiddet ve tacizin önlenmesine yönelik eğitimler ve farkındalık çalışmaları kadınların ve LGBTİ+ bireylerin ihtiyaç duyabileceği sağlık ve/veya psikolojik destek kurul çalışmalarının parçası haline getirilmelidir.

·         8 Mart’ta tüm kamu çalışanı kadınların ücretli izinli sayılması için yasal düzenleme yapılmalıdır.

·         Kamu kreşleri yeniden açılmalıdır. Kadın erkek fark etmeksizin en az 50 çalışanın olduğu işyerlerinde, ücretsiz, nitelikli, anadilinde ve gerektiğinde 7/24 hizmet verecek, istihdam biçimine bakılmaksızın tüm çalışanların yararlanacağı kreşler açılmalıdır.

·         İstanbul Sözleşmesi’nin feshi iptal edilmeli, sözleşmenin etkin bir biçimde uygulanması sağlanmalıdır.

Ücretsiz HPV aşısı

·         Kadınların çifte mesaisi göz önünde tutularak erken emeklilik ve yıpranma payı sosyal güvenlik sistemine dâhil edilmelidir.

·         Nüfusu 50 bini geçen belediyelerde şiddete ve istismara uğrayan kadın ve çocuklar için sığınma evleri açılmalı, sığınma evlerinin uluslararası standartlara uygun hizmet verecek hale getirilmesi sağlanmalıdır. Bu hizmetlerden trans kadınların da yararlanması sağlanmalıdır.

·         Kamuda toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ortadan kaldırmak ve kadınların yönetim düzeylerinde yer almalarını sağlamak için cinsiyet eşitliği sağlayan mekanizmalar uygulanmalıdır.

·         Eğitim alanında müfredat toplumsal cinsiyet eşitliği esas alınarak düzenlenmeli, cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ayrımcılığının ortadan kalkması için okul öncesinden itibaren tüm kademelerde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eğitimi zorunlu ders olarak okutulmalıdır.

·         HPV aşısı (rahim ağzı kanser aşısı) ücretsiz olmalıdır ve özellikle risk grubundaki kadın emekçiler başta olmak üzere 26 yaşından büyük olsalar dahi tüm kadınlar açısından aşıya ulaşımın önündeki engeller kaldırılmalıdır.

·         Talepleri halinde kadınlara regl dönemlerinde ayda iki gün ücretli izin hakkı tanınmalıdır.

·         Tüm kamu emekçisi kadınları, her biri yaşamsal bu ortak taleplerimiz etrafında KESK’e bağlı sendikalarda örgütlenmeye, kadınları görmezden gelenlere, cinsiyetçi ve homofobik yaklaşımlara, kadın düşmanlarına birlikte karşı koymaya ve de yıllardır yılmadan sürdürdüğümüz eşitlik, özgürlük, emek, barış, laiklik, demokrasi mücadelemizi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz.

Bekar olmak eksik olmak gibi…

Geçen haftalarda hemşire arkadaşlarla röportaj yaptık, geçinemiyoruz başlıklı. Dikkatimi çeken sinema, tiyatro, kuaför bunları söylerken çok çekinmeleriydi. Lüksmüş gibi ve aslında böyle dönemlerde konuşmak ayrıca utanılacak bir durummuş gibi. Bir mekânda oturmak, bir şey içmek kimse ağzına bile almamaya başladı. Zaten pandemi ile iyice kapanmıştık, üstüne bir de pahalılık ve zamlar girdi…

Evet evlere fena alışıldı ve bu hayatımıza çok yansır oldu zaten, zorla dışarı çıkarıyoruz bazen kendi arkadaşlarımızı dahi çıkaramıyoruz. Ele geçen miktar azalınca ilk olarak sosyal ihtiyaçlar yok sayılıyor zaten. Bir de kendini garantiye alarak yaşama artık çok olağan. İş yerinde en sık yapılan muhabbet mal- mülk mevzuları artık. İyi yaptık şunu aldık, keşke buraya da yatırım yapsaydık gibi bütün sohbetler. Son zamanlarda en yakınlarımızdan bile neden evin yok, araban yok, yıllardır çalışıyorsun sen boşuna çalışıyorsun. İnsanlar ev alabilir, araba alabilir. Ben mesela kimsenin hayatı ile ilgili o kadar rahat yorum yapmıyorum, ideolojik olarak karşı olduğum halde. Ama bize herkes çok kolay laf ediyor, geri zekâlı muamelesi görüyorsun. Kapitalizmin tüketim çılgınlığını reddediyorum. Ev, araba, yazlık derken yıllarca borç yapıyorlar. Benim ev kredim var, araba kredim var diyorlar. Ev var yetmiyor, bu sefer yazlık, sonra arabayı beğenmiyorlar yine değiştiriyorlar. Sonra yıllarca borçlu oluyor ve bu borçlara karşı yapılan her baskıyı yutuyorlar, her onursuzluğu. 15 yıl boyunca bağımlı oluyor, çocuğum için, diyor bu sefer. Senin çocuğunun geleceği yok ki! Bunu bağıra bağıra söylemek istiyorum aslında. Bu durumlarda evin duvarlarını, arabanın çeliğini yiyin diyesi geliyor insanın. Bütün bu haller normal, makbul oluyor, sen bütün bunları reddedince anormal oluyorsun. Devlet, kapitalizm denen şey böyle somutlanıyor aslında hayatlarımızda. Bir kere bizim evimizin olma şansı yok, aileden kalan şey yoksa. Biz tek yaşamayı seçerken, herkesle aynı kirayı, faturaları öderken nasıl olabilir ki… Yolunda gitmeyen ilişkiler dahi bu ortaklık bozulmasın diye devam edebiliyor. Evi, arabası olmak, evli olmak makbul, bekâr olmak eksik, her şiddete boyun eğmek makbul, boşanmak felaket.

Boşanma kararı veren kadınlar ne yapacak?

Her dönem tek yaşayan kadın olmak zor bu dönem daha da zor ama kamu emekçisi olmak bile bir tık avantaj gibi. Gerçi güvence denen şey de yok edildi. Kadın istihdamı ile ilgili hep bir kriz hali var zaten. Üstüne bir de işten çıkarılma başladı, çok ciddi sayılarda. Sonuçta evde oturabilir kadın gibi bir algı hala zihinlerde yerini koruyor. Hep kadınlar oluyor bu durumun mağduru, ekonomik kayıplar özel hayatlarında yaşanan mağduriyetleri de bu anlamda da derinleşip farklılaştırıyor.

Sadece bu kriz değil, iş yeri sıkıntıya girince de, havadan sebeplerle ilk kadınlar çıkarılıyor. Regl olması dert, gebelik, hamilelik, öncesi, sonrası izinler, performans kıyası tabii ülkede esen muhafazakâr dalga da cabası. İş, konum, yaşadığı yer derken krizde neler yaşadığını otomatik farklı etkiliyor. Benim aklıma hep bu dönemde boşanmak isteyen kadınlar geliyor mesela, boşanamıyorlar, nasıl boşanacak? Boşanmak için toplumsal kabullere karşı durup, mücadele etmişken bu sefer ekonomi giriyor devreye. Avukat ücretleri çok yüksek ve her geçen gün daha da artıyor, nasıl yeni bir hayat kuracak, ev tutacak, eşya alacak, düzenli kira ödeyecek… Ne yaşarlarsa yaşasınlar ertelemek zorunda kalıyorlar hayati bir kararı. İstenmeyen gebelik yaşayan kadınlar sıkıntı içindeyken kürtaj mevzusu, kriz dönemlerinde imkânsız hale geliyor. Zaten erkeğin onayı isteniyor, kamu da yaptırmak ayrı sıkıntı neredeyse imkansız, bu nedenle kadınlar merdiven altı yöntemlere itiliyor. Bu hayatlarından da olmak anlamına geliyor, merdiven altı yöntemler bile ciddi maliyetli. Benden izinsiz olacaksa öl, anlamına da gelmiyor mu bu uygulama.

Esnek, güvencesiz çalışma; kadınlar için her dönem sıkıntı, zaten onlar ihtiyaç arttığında rahatça çağrılmak, azaldığında çok rahat eve gönderilmek için varlar! Düşünün patron istediği saat çağıracak, iş azalınca evde otur diyecek, iş artınca da istediği saate kadar çalıştıracak, saatin belli değil ama ona göre hayatını planlayacaksın. Bu çalışma şekli de kadınlara uygun görünür hep. Şimdi bu krizde kadınlar kim bilir hangi işlerden çıkarılıp eve mahkûm edildiler yine ya da güvencesizlik hali, hangi kadını, ne duruma soktu?

Mülteci kadınlar zaten en düşük ücretlerle, günlük işleri zor bulurken, mobbing, aşağılama, hakaret ve maalesef tacize varan birçok mevzu ile gündeme geliyorlar. Yok pahasına çalıştırılıyorlar ve zaten bu ülkede ne işleri var, diye bakıldığı için feminist, bazı muhalif gruplar dışında bu durum pek dillendirilmiyor. Şimdi bu pahalılık karşısında nasıl iş bulacak, nasıl yaşayabilecekler. Maruz kaldıkları sorunlar katmerleşerek artacak.

Ped fiyatı almış başını gidiyor

Kriz ve kadın çok yönlü bir kriz hali hakikaten. Yani o kadar farklı kadınlık halleri ve hayatta kalma mücadelesi var ki artık. Aslında krizler insan hayatını da kısaltıyor. Nihayetinde sağlıklı beslenememe, stresörlerin hayatımızı istila etmesi. Bütün bunlarla beraber birbirimize dönen şiddet var. Bu dönemlerde yalnız yaşayan kadınlar zaten çocuğun yok, senin ne masrafın var ki, biraz da gezme, biz ne yapalım gibi cümlelere çok maruz kalıyor. Ne dersin?

Yıllardır aynı şeyi farklı versiyonları ile yaşıyorum. Zaten çocuğun yok, niye araba ev almadın, hiç mi evlenmedin falan. Sen bir kadınsın ve tek yaşıyorsun işte, ne masrafın var gibi. Bazen çok destekledikleri ama sıklıkla yerdikleri bir durum. Kadının tek başına yaşaması muhafazakârlığa, erkek egemenliğine karşı tek başına meydan okumadır. Bu benim hayatım diyorsun, aileyi reddediyorum, bir koca istemiyorum, diyorsun. Bir kadının gece tek başına eğlenmesi, eğlenebilmesi, eve gitmesi meydan okumadır. Bu meydan okuma ne kadar eleştirilse de, ilk adresleri de sen oluyorsun bir yerde yığınla kadının. Bir de örneğin hayvan besliyorsun, onu da dillerine dolayanlar çıktı. Mesela kediye mama alıyorsun, insanlar açken tek dert kedi mi diyorlar. Bu da türcülük; zaten son politikalar ile binlerce hayvanı telef ettiler. Kriz hayvanların da yaşam alanlarını yok etmiş, bir karganın yaşam hakkı ile benim yaşam hakkım aynı. Benim onun hayatını yok etmek gibi bir lüksüm yok. Karga yoksa biz de yok oluyoruz, bu döngüleri anlamlandırmak zorundayız. Bu ülkede elmas satan vergi ödemiyor, mamalara yüzde 18 vergi ödeniyor. Kadın pedleri, beş adet olmuş 30 TL… Bunlar lüks mü şimdi? Hayvanlar için yaşamsal öneme sahip yemek, lüks değil. Şimdi hakkaniyet var mı bu uygulamalarda. Kapitalist sistemde insan dışında bir canlı olmak çok beter bir hal. Yaşam hakkı tanınmıyor. Hem sokağa atıp hem rahatsızlık hissetmeden konuşmak, bari ağzını kapat diyesim geliyor. Bizim okulun bahçesinde mesela kedi popülasyonu her geçen gün artıyor ve bildiğiniz cins kediler, ev kedileri. Dolar düşüyor mesela, mama fiyatları, market fiyatları neden düşmüyor, bir gıdım aşağı inmedi fiyatlar.

Sağlığa erişim ile ilgili de çok ciddi problemler yaşanıyor. Kadın sağlığını önemsemeyen politikalar da erişimi zorlaştırıyor. Kriz ile birlikte kendini ihmal etmekte usta olan kadınlar yine benzer davranışları sergiler muhtemelen.

Aslında normalde de kendini ikinci plana atıyor hep kadınlar. Şimdi kriz de var şartlar daha da zorlaştı. Artan ulaşım masrafları, taksi ücretleri, eve giren gelirde azalma ertelemelere neden olacak. Mesela meme, rahim kanseri çok önlenebilir kanser türleri, erken teşhis ile. Ama herkes her zaman kadının kendinden önce geliyor ve bazen çok geç kalınabiliyor. Tabii ki sağlık hizmetlerinin satılmasının payı da çok ama kadına yüklenen roller o kadar benimsenmiş ve kendini ihmal etme olağanlaşmış ki, herkese yeten kadın kendini görmez hale geliyor. Sistemsel sıkıntılara bu kriz denen mevzu eklenince hayatlarımıza mal olacak ertelemeler yaşıyoruz. Mesela terapilere gidemiyoruz, o kadar pahalı bir şey ki! O stres vücudumuzda ne yıkımlara sebep oluyor. Bunu konuşmak dahi lüks hale geldi.

Paylaş:

Benzer İçerikler

Tanıtım-pazarlama işlerinde yevmiyeli çalışan, stantlarda gün boyu gülümseyen kadınlar, katmerli bir sömürüyle karşı karşıya. Bedenleri metalaştırılıyor, birileri onların fotoğraflarını “beğenirse” işe alınıyorlar. Aldıkları ücret, dış görünüşlerine göre değişiyor. Sıklıkla cinsel tacize maruz kalıyorlar. Otellerde kadrolu işçilerin yapması gereken işleri yapıyor, güvencesiz çalışıyorlar.
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!