Yetersizlik hissi, kronik yorgunluk, depresif ruh hali ve anksiyete ile kucak kucağa bir yaşam. Kapitalist ataerkinin günümüz annelerini yaka paça itip içinde delirtmeye çalıştığı o derin ve karanlık kuyu… Ceylan Nur Akgün’ün İletişim Yayınlarından çıkan ‘Annelik Gerilimler, Mücadeleler ve Uzlaşmalar’ adlı kitabı bu derin ve karanlık kuyudan çıkmamız için bize bir ip uzatıyor!
Ceylan Nur Akgün “kutsal anneliğe” bakıyor: Annelik Gerilimler, Mücadeleler ve Uzlaşmalar

Her toplumsal kimlik gibi annelik de tek başına salt kadının doğurganlık özelliği ile bağlantılı değil. Bu kimlik yalnızca doğurganlıkla tariflendiğinde annelik ideolojisinin ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin sistematik bir şekilde kadına yüklediği yükleri görmek, tanımlamak ve anlamlandırmak daha zor hale geliyor. Annelik ideolojisinin sınırsız çapı ve araçları tanımlanamadığı noktada ise kadınlar özel alanlarında, yığınla sorumluluk ve görünmeyen emek sarmalında tek suçlu, sorumlu ve eksik olanın kendileri olduğu sanrısına kolayca kapılabiliyor. Üstelik çocuk merkezli tüketim ve sosyal medya bombardımanları arasında gitgide daha fazla yetersizlik, değersizlik ve hiçlik duygusu ile baş başa kalarak.
Aynı zamanda klinik psikolog olan Ceylan Nur Akgün, mesleği gereği birçok anneyi dinlerken hepsinde ortak tükenişler, evhamlar ve yetersizlik hisleriyle karşılaşınca çok önemli sorularla bu çalışma için kolları sıvamış. Öncelikle konuştuğu annelerin neredeyse hepsinin neden gebeliklerini öğrendikleri andan itibaren benliklerini saran bir endişe ve yetersizlik duygusu hissettiklerini merak ediyor. Ve anneliğin tarihsel süreçte hep böyle algılanıp algılanmadığını, eğer böyle değilse nasıl bu hale geldiğini sorguluyor. Dolayısıyla özellikle ilk bölümde oldukça sade ve çarpıcı tespitlerle tarih öncesi dönemden modern dönemlere kadar bu soruların yanıtlarını arıyor.
Akgün, bir zaman yolculuğu ile ataerkinin kadın ve doğa üzerindeki tahakkümü ile birlikte tüm sosyal, ekonomik ve kamusal mekanizmaların kadın aleyhine nasıl işlediğini, hatta günümüz annelerini neredeyse çıldırma boyutuna getirdiğini büyük bir yalınlıkla anlatıyor.

Anneliğe tarihsel bakış
Anneliğin ‘evrensel, doğal ve içgüdüsel’ olduğu bitmek bilmeyen eski bir söylem. Yazar anneliğe giydirilen olguların tarihine baktığımızda, aslında hiç de öyle olmadığını çağlar boyunca dönüştüğünü iddia ediyor. Neolitik dönem öncesi 12 bin yıllık süreçte oluşan toplumsal yapıda kadın ve erkeğin kısmen eşit olduğu avcı toplayıcı toplumlarda, yiyeceklerin temel tedarikçisi olan kadınların doğurganlıkları, doğa ve toprakla bağdaşıyordu. Ancak hayvancılıkla birlikte sabanın keşfi anaerkinin de sarsılmasına neden oldu. Çünkü artık doğa ve toprak tahakküm altına alınabilen, denetlenebilen ve sahiplenilebilen nesnelere dönüşmüştü.
Bu dönüşümün ardından patriyarka hem doğayı hem de kadını hızla denetim altına almaya başladı. Öyle ki, mitolojiden tek tanrılı dinlere kadar kadının kamusal alandan hızlı bir şekilde dışlandığını açık bir şekilde görürüz. Hıristiyanlıktaki Aziz Pavlus öğretisi, Kuran’da geçen Bakara Suresi, Semavi dinlerin hemen hepsinde kadının günahın sembolü olması, 15. Yüzyılda doruğa çıkan cadı avları kadınların tahakküm altına alınması için kadın cinsine açılan çok büyük savaşlardan sadece bazıları.
1600’lü yıllarla birlikte ise klasik patriyarka yerini modern patriyarkaya bırakırken aynı zamanda kapitalist toplumun temel yapılarından birini itinayla oluşturuyordu. Bilimi de arkasına alan patriyarkaya bir açılım da Bacon’dan geldi: Bacon, doğa ve aklın evliliğini metaforlaştırarak buna “modern çağın erkek doğumu” adını verdi. Böylelikle yaratıcı, anaç ve dişil doğa, pozitivist filozofların bilimsel faaliyetleri vasıtasıyla ele geçirilip teslim alınmıştı. (45)
“Annelik değil babalık kutsal olsun ben razıyım”
Kadının ve doğanın ortak bir şekilde ataerki tarafından tahakküm altına alınış sürecinden bahseden kitap aynı zamanda bu süreçlerde yaşanan annelik olgusunu da irdeliyor. Hatta 18. Yüzyılın sonlarına kadar moda olan “Kayıtsız anne” modelinin üzerinden iki asır sonra günümüz “Yoğun anne, süper anne, helikopter anne…” gibi annelik modellerine nasıl gelindiğini sorguluyor? Ceylan Nur Akgün tam da burada harika bir soru soruyor: “Günümüzün popüler bağlanma kuramları, çocuk ile anne arasındaki ilişkiyi doğal ve zaten hep böyleymiş gibi ele alır. Peki iki asır önceki annelerin yoksun olduğu düşünülen içgüdü, bugünkü annelere nereden gelmiştir?
Kapitalizmle birlikte burjuva değerlere uygun bir şekilde gelişen annelik ideali artık anneden ‘geleceğin müteşebbis mirasçılarını’ yetiştirecek, eğitimli, bilgili, gözeten, kontrol eden kişiler olmasını istemeye başladı. Çocuğun beslenmesi, giysilerinin sterilizasyonunu sağlamak, bebeğin akıl ve ruh sağlığını korumaya kadar genişledi vazifeler. ‘Elbette hijyen, temizlik, bakım ve ilgi göz ardı edilemez, ancak burada sorun edilen nokta, bu keşiflerle birlikte gelen sorumlulukların kadına devredilmesidir. (59)
Neoliberal dönemde çalışma hayatında kadınların iş yükü arttı, bu onları güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm etti ve çocuk bakımı kadınlar için öncelikli görev olarak kaldı. Son otuz yılda ise yeni annelik, yoğun annelik, doğal ebeveynlik, tam zamanlı annelik, futbol anneleri, helikopter annelik, siborg anne, sosyal medya anneleri, ekolojik anne gibi kavramsallaştırmalar literatüre ve gündelik dile hızla dahil oldu. Ve kadınlar ‘kendi kimliklerini kaybetme pahasına, hatta fiziksel ve psikolojik sağlıklarını tehlikeye atacak derecede, aşırı fedakâr bir şekilde annelik yapıyorlar’. Akgün, bunun nedenlerini de ‘Böyle bir annelik yapma biçimine karşı “tutkulu bağlılık” nasıl oluşuyor?’ sorusu ile irdelemeye başlıyor. (67)
Kitabın ikinci bölümünde ise 27 ila 50 yaş aralığında, bir çocukludan üç çocukluya, farklı eğitim derecelerine sahip, farklı sınıf ve yaşlardan 32 kadınla yaptığı görüşmeleri aktarıyor Akgün. Bu görüşmelerden örneğin Aybüke’nin ‘kutsal annelik’ isyanı ne kadar tanıdık gelecek her birimize:
“Çocuğu uyutup gece ikiye kadar ütü yaptım söylene söylene, neymiş efendim kızın kıyafetleri hijyen olsunmuş. Küfrederek söyleniyordum. Kocam olacak adam dedi ki, bu küfürler hiç yakışıyor mu senin ağzına, annesin sen dedi, kavga ettik. Evladın için yapıyorsun benim gömleğimi mi ütülüyorsun sanki dedi… vallahi ütüyü geçirecektim kafasına… Annesin sen diyorlar ya! Çocuğun için yapıyorsun diyorlar. O kadar sinir oluyorum ki… Eşim, analık en kutsal şey diyor bana… Hadi oradan! Çişli bezleri yıkamak, yemek lekelerini sabah işte üstünden çıkarmaya uğraşmak mı kutsal? Çamaşır, bulaşık, ütünün adı annelik oldu. Yemezler… Babalık kutsal olsun, ben razıyım”. (Aybüke) (168)
“Çocuğa hurmadan çikolata yapmak kolay mı?”
Aynı şekilde Çilem’in yetişememe çilesi:
“Her şeye hakim olamıyorum. Yemek yapsam dersler kalır, ödev kontrolü, konu anlatsam kızla oynayacağım oyun kalır. Annelerin işi zor… Yapmamız gereken çok şey var. Hocalar ödev bekliyor, çocuklar yemek bekliyor, temizlik, ütü… Kendimden klonlarsam ancak bu evin işlerine yetişebilirim.” (Çilem) (179)
Bunların üstüne bir de gelecek, iş ve ülke kaygısını üstlenen Yeşim de tanıdık gelecek:
“Benim gelecek kaygım çok. Kızım nasıl okuyacak? Türkiye’de işsizliği biliyorum, finans sektöründeyim. Gelecek hiç parlak değil. Bu çocuklar iş bulamayacaklar. Artık herkes okuyor, dil biliyor. O yüzden en iyi okullarda, kreşlerde okutmalıyım. Network çok önemli. Onu iyi çevrelere sokmalıyım, kurslar, etkinliklerle başlıyor bunlar. Baleye, tenise gitse iyi bir çevresi olacak mesela…. İyi, mutlu olacağı bir mesleği olsun istiyorum. Emeğinin karşılığını alabilsin. Bizim gibi akşam sekizde eve gelip çoluk çocuk derdinde, geçim derdinde, bütün bir hayatı ziyan olmasın”. (Yeşim) (s.218)
Tükendim diye çığlık atan Gökçe… Ve tabii ki sosyal medyanın yarattığı baskı…
“İnstagram’dan görüyoruz işte, organik mamalar falan. Herkes evinde yapıyor çikolatasını hurmadan. Önceleri ben de yapıyordum, gece eve gelip yemek yapıyordum. Artık tükendim… Kolay mı hurmadan çikolata yapmak çocuğa? … Sonsuz endişe içindeyim. Hep ne yapıyor ne yedi, iyi mi, yeterli miyim? Yetersizlik belki… En kötüsü…” (Gökçe) (212)
Tükenmişliğin arasında iyi anlara zaman ayıramadığı için suçluluk duyan Ayşe…
“Çocuklarla hep dip dibeyiz. Gene de ilgisizmiş gibi hissediyorum. Bana kalırsa her eve bir tane oyun annesi, bir de yemek ve ev işlerini yapan bir anne lazım. Hepsi birden olmuyor. Ben de katılmak isterim oyunlarına. Zorla katılıyorum da. Ama itiraf edeyim hiç keyif almıyorum, sevmiyorum oyun oynamayı. Ve bundan da suçluluk duyuyorum. Çünkü İnstagram’da çocuklarıyla keyifle oyun oynayan o anneleri görüyorum.” (Ayşe) (200)
Kitapta yer alan 32 görüşmeyi okurken belki hepsinde kendinizden parçalar bulabilirsiniz. Kendi çıkmazlarımız, kendi yorgunluklarımız ve kendi yetersizliklerimiz zannettiğimiz her şeyin nasıl da sinsice bizlere yüklendiğini görmekse kuyudan çıkış için iyi bir başlangıç aslında. Diğer yandan; Ceylan Nur Akgün’ün görüşmelere katılan kadınların ortaklaşan duygularını bilimsel kuramlar yardımıyla çözümlerken feminist bir mercekten bakması da kitaba ayrı bir tat, ayrı bir güç katıyor diyebiliriz.
*Ayşegül Sandıkçıoğlu: Eskişehir Osmangazi Ünv. Maliye lisans ve 9 Eylül Ünv. Maliye yüksek lisan mezunu. 2010 yılından bu yana SGK’da memur olarak çalışıyor. 2017 Ocak ayında KHK’yla bir yıl ihraç edildi. KESK’in açmış olduğu davayı kazanarak yeniden işe döndü. Halen Çanakkale BES Şube Başkanlığı görevini sürdürüyor. Çanakkale’de yaşıyor ve 13 yaşında bir kızı var. Tek ebeveynlik yapıyor.
Ana Fotoğraf: Medyascope







