Skip to main contentSkip to footer

8 Mart’ta dayanışmayı büyütmek zorundayız

Bir avukat, hem okuyup hem çalışmak zorunda olan genç bir öğrenci, bir sendikacı… Kadınların dertleri ve mücadeleleri ortak. Patriyarkaya, kapitalizme, yoksulluğa, emeklerinin değersizleştirilmesine karşı 8 Mart’a sokaklarda ve alanlarda olacaklar….

Güncel

Kadınlar ve LGBTİ+lar, bu yıl da her yıl olduğu gibi erkek-devlet şiddetine karşı, iş cinayetlerine karşı, baskıya, mobbinge, kötü, ağır çalışma koşullarına karşı, evde ve işte görünmeyen emek için, eş değerde işe eşit ücret için sokaklarda, alanlarda olacak. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yaklaşırken kadın işçiler ve sendika temsilcileri ile kadın işçilerin yaşadıkları sorunları, 8 Mart’ın önemini konuştuk.

‘Birçok cinsiyetçi söyleme maruz bırakıldım’

Büşra Altınoluk, bir avukat olarak çalışma yaşamında cinsiyetçi söylemlere ve cinsiyetçi sorulara maruz kaldığını anlatıyor. “Her kadının çalışma hayatına girişte deneyimlediği gibi ben de gerek mesleğe ilk başladığımda gerekse devamında doğrudan eşitsiz bir zemine adımımı attım. Mesleğin ilk yıllarında iş görüşmeleri sırasında patronlar tarafından nasıl giyindiğim, ne kadar ‘uyumlu’ olduğum gibi sorgulamalar, ilerleyen aşamada medeni halim, çocuk düşünüp düşünmediğim gibi sorulara yerini bıraktı. ‘Adliyede ve kurumlarda erkek memur ile muhatap ol, işi daha hızlı çözersin’, ‘sen işten ayrıldıktan sonra erkek avukat ile çalışacağım’, ‘kadınsın, içselleştirip duygusal yaklaşıyorsun’ şeklinde birçok cinsiyetçi söyleme maruz bırakıldım. Bu deneyimlerimde genel olarak kadınlara ‘duygusallık’ üzerinden yapılan cinsiyetçiliğin bir noktada yine aynı bahaneyle idari yükün üzerine bırakılması şeklinde mobbinge döndüğüne de şahit oldum” diyor.

İşten çıkarma ile tehdit ediyorlar

Atınoluk, kadın avukatların, güvencesiz, uzun saat, düşük ücret ile çalıştırıldığını belirttikten sonra erkek avukatlar ile aynı işi yapmasına rağmen eş değerde işe eşit ücret almadığına dikkati çekiyor. Altınoluk, “Avukatlık mesleği bugün gelinen noktada her ne kadar tamamıyla güvencesiz ve eşitsiz bir meslek haline gelmiş olsa da bu eşitsizlik genç bir kadın işçi avukat için daha da katmanlı ve çok yönlü. Kadın avukatlar mesleğe girişten itibaren eşitsiz bir zeminde işe başlıyor. Halihazırda belirsiz, uzun ve karşılığının alınamadığı mesai saatleri, sigortanın gerçek ücret üzerinden yatırılmaması gibi emek sömürüsünün her türlü biçimiyle ilk andan itibaren karşılaşırken bununla birlikte kıdemi aynı ve hatta belki de daha az olan erkek işçi avukatların daha fazla maaş aldığına şahit oluyoruz. Eşit işe eşit ücret talebini dile getiren birçok kadın ise işten çıkarılma ile tehdit ediliyor. Sadece kadın olduğunuz için daha itaatkar olmanızı bekleyenler aynı zamanda yine sadece kadın olduğunuz için emeğinizi daha kolay değersizleştirebiliyor. Aynı işi yapmamıza rağmen daha düşük ücretlere çalıştırılmaları, büro içinde yükselme süreçlerinde geri plana itilmek, doğurganlık ve bakım emeği üzerinden potansiyel ‘risk’ olarak görülmek oldukça yaygın. Özellikle işçi kadın avukatlar açısından eşit işe eşit ücret hala sağlanabilmiş değil. Bu görünmezlik sadece bürolarla da sınırlı değil. Adliyelerde yüzünüze baka baka ‘avukat bey’ diye hitap eden, sanki o an konuşmuyormuşsunuz gibi sözünüzü kesen, mesleki yetkinliğinizi sorgulayıp duruşma esnasında sizinle adeta dalga geçen hakimlerle muhatap haldesiniz. Adliyeler erkek egemen bir kamusal alan ve sürekli kendini ispatlama baskısı kadın avukatlar üzerinde daha çok yıpranma yaratıyor” diyor.

‘Bir araya gelmek çok önemli’

Altınoluk, yaşadığı eşitsizlikleri, ayrımcılığı şu sözler ile anlatıyor; “Bu katmanlı cinsiyetçilik müvekkil görüşmelerine kadar uzanıyor. Kimi zaman ‘genç kadın avukat’ olduğunuz için ciddiye alınmıyorsunuz, kimi zaman fiziksel görünüm üzerinden kurulan rahatsız edici dil ve sınır ihlallerinize maruz bırakılıyorsunuz. Kendi deneyimimden örnek vermem gerekirse erkek bir avukat arkadaşımla birlikte yaptığımız bir müvekkil görüşmesinde halihazırda benden aldıkları bilgilere güvenmeyerek yanımda oturan arkadaşıma tekrar sordukları, aynı bilgileri ondan alırken adeta ilk kez duyuyormuş gibi davrandıkları pek çok duruma maruz bırakıldığım oldu. O an bunları yaşarken bireysel deneyim gibi gelse de aslında maruz bırakıldığımız bu tavırlar erkek egemen sistemin bir sonucu. Bu eşitsizlik bireysel olarak ‘kötü patron’, ‘saygısız hakim’, ‘cinsiyetçi müvekkil’ gibi kişilerden değil, yapısal bir eşitsizlikten kaynaklanıyor. Tam da bu nedenle kadın avukatların emekleri, hakları, yaşamları için birlikte söz kurmalarının kadın örgütlerinde, baroların kadın hakları merkezlerinde ve diğer emek örgütlerinde bir araya gelerek dayanışma zeminlerini oluşturmasının oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bu dayanışma zeminleri sadece hak talep etmek bakımından değil, bu halin sistematik olduğunu ve yalnız olmadığını kavramak açısından da oldukça önemli bence.”

‘Şiddete, yoksulluğa karşı beraber sesimizi yükseltmeliyiz’

Altınoluk, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde patriyarkaya karşı her alanda ses yükseltilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Altınoluk, kadın dayanışmasının önemini ise şu sözler ile vurguluyor; “8 Mart, kadınların yüzyıllardır süregelen sömürüye karşı eşitlik ve özgürlük taleplerini yükselttikleri mücadelesinin sesidir. Erkek egemen sisteme, güvencesizliğe, şiddete, yoksulluğa karşı hep beraber sesimizi yükselttiğimiz, yalnız olmadığımızı hatırlayarak dayanışmamızı büyüttüğümüz bir mücadele günüdür. Bugün farklı sektörlerde çalışan kadın arkadaşlarımın benim yaşadıklarıma bu kadar benzeyen deneyimleri de tesadüfi değil, her sektörde sistemsel bir eşitsizlikle muhatap haldeyiz. Dolayısıyla 8 Mart’ta bulunduğumuz her alanda, adliyede, büroda, evde, sokakta olmak ve yan yana gelerek birbirimizden güç almak, hayatlarımız üzerinde söz sahibi olduğumuzu hatırlatmak açısından da çok önemli. Her sene olduğu gibi bu 8 Mart’ta da tüm kadınları eşit ve özgür bir dünya için patriyarkaya karşı ses yükseltemeye, dayanışmamız ile dünyayı değiştirmeye alanlara çağırıyorum” diye ekliyor.

 

‘Dayanışmayı büyütmek zorundayız’

Hem çalışmak hem okumak zorunda kalan 19 yaşındaki İrem, geçinemediğini belirtiyor. İrem, “Çalıştığım bir yerde fazla ‘erkeksi’ bulunup, yeterince ‘kadınsı’ olmadığım söylenip enerjimi beğenmedikleri gerekçesiyle işten çıkarılmıştım. Görünüşümün ve duruşumun kalıplaşmış kadınlık normlarına uymaması işyerinde bir ‘sorun’ olarak görüldü. Bu ay kitap mı alayım, yoksa dışarıda bir kahve mi içeyim? gibi aslında olmaması gereken tercihlerle karşı karşıya kalıyoruz. Mevcut ekonomik düzende gençlik borçlu, güvencesiz ve sürekli tasarrufa zorlanan bir kitleye dönüştürülüyor. Çoğunluğu kötü etkilediği gibi beni de kötü etkiliyor apaçık bir şekilde. Kadın olmak ekonomik krizle, güvencesizlikle, erkek şiddetiyle ve devletin patriyarkal politikalarıyla aynı anda mücadele etmek demek. Genç kadınlar hem okuyor hem çalışıyor hem de hayatta kalmaya çalışıyor. Queer kadınlar ise bunun üzerine bir de heteronormatif baskıyla karşılaşıyor. 8 Mart benim için sadece erkek şiddetine karşı değil patriyarka ile kapitalizme de karşı yan yana duracağımız bir gün. Biri bedenimi denetlemek istiyor, diğeri emeğimi ucuzlatmak. Kadınlara çağrım ise bize ‘fazla’ diyenlere, ‘eksik’ diyenlere inat yan yana durmaktan vazgeçmemeliyiz. Birbirimizi yargılamadan, ayrıştırmadan, kimliklerimizi yarıştırmadan dayanışmayı büyütmek zorundayız” diyor.

‘Güvencesizliğe, sömürüye karşı sokaklarda yan yana olalım’

Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen) Yönetim Kurulu Üyesi Yeliz Vurgun, dizi, sinema sektöründe kadın işçilerin yaşadığı sorunlara dikkati çekiyor. Vurgun, erkek-devlet şiddetine karşı 8 Mart’a alanlarda olacaklarını şu sözler ile vurguluyor; “Dışarıdan ışıltılı görünen o perdenin arkası mobbing, baskı ve cinsiyetçilikle dolu. Işık ve kamera gibi teknik birimlerde daha en başta ‘Sen bunu taşıyabilir misin?’, ‘Zarar verirsin’, ‘Önceliğimiz erkek çalışan’ gibi bariyerlerle karşılaşılıyor. Kadınların teknik bilgisi dikkate alınmıyor, sözleri önemsizleştiriliyor. Bu dışlama, kadınlarda yetersizlik hissini tetiklerken, kendilerini ispatlamak için efor sarf etmeye neden oluyor. Sektörün güvencesiz yapısı, bu psikolojik yıpranmayı ağır bir hak ihlaline dönüştürüyor. İçinde bulunduğumuz kapitalist patriyarkal düzen, bizleri kolayca gözden çıkarılabilir birer dişli olarak görme üzerine kuruludur. İş cinayetlerini kaza, fıtrat, mobbingi, tacizi, emek sömürüsünü ise ‘işin doğası’ diyerek pazarlar, üstelik bunu her zaman ‘Biz büyük bir aileyiz’ masalıyla maskeler. Bu sömürü çarkına karşı elimizdeki tek gerçek örgütlü mücadeledir. Sendika sadece ücret mücadelesi değil, güvenceli, insanca çalışma koşullarını inşa etmenin ve şiddetin her türüne karşı ‘biz buradayız’ demenin en somut aracıdır. Görünmez kılınan emeğimiz ve hayatlarımız için, güvencesizliğe, sömürüye karşı dayanışmamızı büyütmek, sesimizi yükseltmek için 8 Mart’ta da sokaklarda yan yana olalım.”

Fotoğraflar: Yadigar Aygün

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar