25 Kasım vesilesiyle 1 Aralık Pazar günü Gebze’nin, Hürriyet Mahallesi olarak geçen ama asıl bilinen adı Ulaştepe olan mahallesinde buluştuk. Erkeklerin alınmadığı ve bunun da kadınlar için ayrı bir neşe olduğu bir kıraathanede gerçekleştirdiğimiz buluşmada çocuklar için de ayrı oyun alanı yaratarak, şiddeti kadınlarla baş başa konuştuk.
Kadınİşçi’den Seval Öztürk’ün moderatör olduğu ve karşılıklı sohbetler halinde ilerleyen buluşmada ilk olarak feminist akademisyen Feryal Saygılıgil konuştu. Kadına yönelik şiddetle ilgili hem kendi hem de feminist hareketin deneyimlerinden bahseden Feryal, “Şiddeti düşünürken, kendi aramızda tartışırken aslında farkındalık olarak sadece fiziksel şiddetin şiddet olduğu düşünüldüğü zamanlardı. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin konuşulmaya başlanması 1987 yılında Kadıköy’de Yoğurtçu Parkı’nda 2 bin kadının katıldığı ‘Dayağa Karşı Yürüyüş’tü. Daha sonrasındaki süreçte kadınların maruz kaldığı o kadar şiddet türü var ki. Yavaş yavaş bu şiddet türleri tanımlanmaya başlandı” dedi.
“Kadınların bir araya gelmesi çok önemli”
Ev içindeki cinsiyetçi iş bölümünden ve bunun kadına nasıl iş yükü yarattığından bahseden Feryal, “Bu çalışma biçimi ile ilgili erkeğin hiçbir dahli yok. Hiçbir erkek sabah kalkınca, gün içinde ‘ya bugün yapılacak ne iş var, onları ben yapayım. Sen kendinle ilgili plan yap’ diyor mu? Bir kişinin belki diyordur. Ancak çoğu kişinin eşi bunu bile söylemiyor, hizmet bekliyor. Bunu sormak cinsiyetçi iş bölümünden kaynaklanıyor. Oysa evin bir gidişatı var ve sen (erkek) buna dahil olursun. Biz ‘yardım’ istemiyoruz. Evin içindeki herkesin kendi ayakları üzerinde durarak hayata katılmasını istiyoruz” diyerek konuşmasını sürdürdü.
Kadınların gündelik yaşamda karşılaştığı her sorunun politik bir mesele olduğuna dikkat çeken Feryal son olarak şunları söyledi:
“Tüm bunları konuşarak, fark ederek ilerlemek gerekiyor. Bunun ardından ‘bir şey yapmam lazım’ diyorsun. ‘Bir Bahar’la konuşayım’ diyorsun, ‘birlikte ne yapabiliriz?’ Burada kadın cinayetlerine karşı birlikte örgütlediğiniz eylem mesela. Bir arada, ses çıkararak, sokaktasınız. Bu çok şey söylüyor bize. Mesela ne söylüyor? Güçlenme, ‘yalnız değilim’ duygusu… Orada Fatma’nın elini Esma tutuyor. Burada kız kardeşlik duygusu devreye giriyor. Çok güzel bir slogan üretmişti kadınlar. ‘Öfkeni diri’; öfkelenmek çok kötü bir şey değil. Öfkelenmek bizim hakkımız. Öfkeyi nasıl dönüştürebiliriz, nasıl aktarabiliriz? Bu güçlenmenin yollarından bir tanesi. ‘Başını dik’; ‘sen bana zarar veremezsin’ demek kolay bir şey değil, biliyorum, zor çünkü öldürülüyoruz. Ama birlikte çıkış yolu arayabiliriz. Ve inadımızla yapmalıyız bunu. ‘Kız kardeşinin elini sıkı tut’; evet kız kardeşlerimiz var. Çok şanslısınız, kadınlar olarak bir araya gelebiliyorsunuz. Birlikte konuşuyor olabilmek bile önemli bir şey. Bu aynı zamanda bir mahalle dayanışması. Bunu elden bırakmamak gerekiyor.”

“Şiddete karşı dayanışmanın parçası olmalıyız”
Feryal’in ardından Avukat Esma Çağlak, ilk olarak “Dertlerimizi birlikte konuşmak istiyoruz” dedi. Hükümetin birkaç yıl önce imzasını çektiği İstanbul Sözleşmesi’nden bahsetti ve sözleşmenin bir parçası olarak hala yürürlükte olan 6284 sayılı Kanun’u anlattı.
İşyerinde ya da evde karşılaşılan şiddetin bazen fiziksel olmadığı durumlarda bunu tanımlamakta sıkıntı yaşandığını söyleyen Esma, “Sonuçta şiddet dediğimiz şey şu; kadının bir biçimiyle, çeşitli yollarla, fiziksel-cinsel-ruhsal olarak baskılanması ve bunun çeşitli araçlarla yapılmasıdır. Bizim bütün kadınların hayatta kalabilmesi için, şiddet görmemesi için bir şeyler yapmamız gerekiyor. Ben gelip burada düzenlemeleri anlatıyorsam, benim belki çok steril bir alanım olabilir ama o şiddet mutlaka bir şekilde beni de bulabiliyor. Bu şiddetin herhangi birimizi bulmaması için her kadının bir şekilde bu dayanışmanın bir parçası olması gerekiyor. Bu çabamız da bunun sonucu” diyerek konuşmasını sürdürdü.
“Kadınların fendi, sizi yendi”
Anlatımların ardından sandalyelerimizi sobanın çevresine yuvarladık ve karşılıklı sohbet etmeye başladık. Kadınlar hem anlatımlar hem de sohbet sırasında hem evde hem de ücretli emek süreçlerinde yaşadıkları sorunlardan bahsettiler.
“Ev de bir fabrika ama ücret vermiyorlar, emekliliğin yok. Şimdi adam bekliyor evde, yemek yapılacak, iş yapılacak, kadınların sorumluluğu bitmiyor” diyen Aynur’a hemen hemen tüm kadınlar katılıyordu. Bu arada anlatımlar sırasında kıraathaneye giren A., gelirken erkeklerin “ne yapıyorsunuz kadınlarla” diye sorduğunu, kendisinin de “Kadınların fendi, sizi yendi” diye cevap verdiğini anlattı. A’nın “Kocadan ayrılmışım, sefam olsun” sözleri herkesi gülümsetti.
Kıraathanenin buluşma boyunca kadınlar tarafından kullanılması, erkeklerin içeriye alınmaması üzerine kadınlar erkeklerin kendilerine söylediklerini de paylaştılar. Hazırlık yapılırken “Kadınları kışkırtıp üzerimize mi salacaksın” mı denilmemiş kadınlara? “Ne işiniz var, gidip de ne yapacaksınız?”, “Neyin üzerine ne koyacaksınız?”, “Dünyayı mı kurtaracaksınız?”

Kadınlar çalışsa da emekli olamıyor
Kadınlar yıllarca fabrikalarda, işyerlerinde çalışmış olsalar da şu anda çalışmıyorlarsa kendilerini “ev hanımı” olarak tanımlıyorlar. Önceden çalıştın mı, diye sorduğumuzda ise “çok uzun yıllar çalıştım” diyerek çalışma hayatlarını anlatıyorlar. Yani kadınların çoğu kendini “işçi” olarak tanımlamıyor. Kadınların kendini evle özdeşleştirmesi, kendi gelirini evi geçindiren gelir olarak görmemesi ile ilgili bir durum. Bunları konuşurken 70’li yaşlarında bir kadın, “25 yıl ev işlerinde çalıştım, emekli olamadım” diye dert yandı. Ev işlerinde uzun yıllar çalışan ve yaşı 60’ı geçkin olmasına rağmen hala çalışmak zorunda olan B. de, uzun yıllar sigortasız çalıştığını anlattı.
Y. isimli kadın da 1985’te, 18 yaşında sucuk fabrikasında çalışmaya başladığında sigorta girişi yapıldığını ama sigorta primlerinin tam ödenmediğini dile getirdi. Sonra uzun yıllar seramik atölyelerinde çalışmış, buralarda da sigortası hiç ödenmemiş. Sistemde sürekli gir-çık yapıldığını anlatan Y. 4 yıl çalıştığı bir seramik atölyesinin hiç sigorta ödemediğini öğrenince çok sarsılmış. Sonra eşiyle birlikte yatılı ev işçiliği yapmaya başlamış, Muğla’da yaşlı bakımı yapmış. Yıllarca ücretli çalıştığı halde şimdi primleri ödenmediği için emekli olamıyor.
Bu konudan dertli olan bir başka kadın da C. “Uzun yıllar hastanede taşeron olarak çalıştım, hiç sigortamı ödememişler” diye anlattı. O da yaşı ilerlemiş olmasına rağmen artık emekli olma şansının hiç olmadığını söyledi.
Kadınlar işyerinde boşandıklarını söyleyemiyorlar
Otomotiv işçisi bir kadın, kadınların boşanmış olduğunu işyerinde söylemeye korktuğunu söyledi, “erkekler başka bir gözle bakar, diye çekiniyor kadınlar” diye kaygılarını dile getirdi. “Ama kadınların en büyük engeli kendi korkuları, korkmamaları lazım, insanlar ne der diye düşünmemeleri lazım” dedi.
Ev işine giden bir kadın ise deneyimlerini söyle anlattı: “Ev işine giderken günde dört saat yolda geçiyordu. İşten çıkınca koşa koşa eve geliyordum, çocuklar-kocam evde aç bekliyor, yemek yapmam lazım diye. Maaşımı kocama veriyordum tabii. Benim maaşlarımla bina yapıldı. Kaç yıldır engelli kocam, ona bakıyorum evde. O yüzden çalışmaya başladım. Bakım parası için başvurdum, ev var diye vermediler.”
Gebze’de 25 Kasım etkinliği farklı sektörlerden gelseler de kadınların büyük bir bölümünün sigortasız ve güvencesiz çalıştıklarını ve bu durumun onları emeklilik hakkından da mahrum bıraktıklarını gösteriyor. Bir ekonomik şiddet biçimi olan güvencesiz çalışma işçi havzalarında kadınların başında “Demokles’in kılıcı” olarak sallanmaya devam ediyor.