Skip to main contentSkip to footer
Şalvarla Shakespeare:

Kraliçe Lear’ın kadınları

Kraliçe Lear belgeseli, Mersin’de tiyatro yapan kadınların hikâyesini konu ediniyor. Toroslar’ın virajlı yollarında köy köy dolaşan beş kadın, tiyatro turnesinde. Pelin Esmer’in belgeseli, görünmeyen kadın emeğini, “kader,” denilip ertelenen hayatların tiyatroyla köylü kadınlara kattığı gücü ve kadın dayanışmasını anlatıyor.

Kültür Sanat

Gönüllülerin emeğiyle 21’incisi düzenlenen İşçi Filmleri Festivali kapsamında izlediğim Kraliçe Lear’ın seyircilerinin büyük bölümü kadındı. Belgesel aslında Pelin Esmer’in yıllar önce çektiği ödüllü Oyun belgeselinin devamı niteliğinde. Esmer bu kez, Mersin’in Arslanköy’ünde yaşayan kadınların kurduğu tiyatro ekibinin Toroslar’daki köylere yaptığı turneyi izliyor.

Belgesel boyunca hem oyuncuların hem de gittikleri köylerde yaşayan kadınların hayatlarına tanıklık ediyoruz. Tiyatronun bu kadınların hayatına kattığı özgüveni ve başka kadınları da kendi kaderlerini değiştirmeye teşvik eden etkisini görüyoruz. Arslanköy Tiyatro Ekibi’ndeki beş kadın bu kez Kraliçe Lear oyununda sahne alıyor.

Toroslar’ın yüksek rakımlı, uçurum kenarındaki virajlı yollarında bir ay boyunca köy köy dolaşıyorlar. Mevsim yaz, yollar engebeli. Şalvarları ve eşarplarıyla yola çıkan Hatice Fatma Fatih, Cennet Güneş, Behiye Yanık, Ümmü Kurt ve Emine Zeynep Fatih’e bir şoför ve iki kamu görevlisi erkek eşlik ediyor. Belgesel tam da bu yolculukta güçleniyor; sarp yollar, sıcak hava, yoksulluk ve gündelik hayatın yükü ile kadınların kahkahaları, prova telaşı ve sahne heyecanı iç içe geçiyor.

Bu belgesel, tiyatro ile hayatları değişen beş kadının turne boyunca gittikleri ücra köylerde oyunlarını sahnelerken, bir yandan da başka kadınları tiyatro yapmaya teşvik etmelerini anlatıyor. Aslında izlediğimiz şey yalnızca bir turne değil; kadınların birbirine cesaret verdiği uzun bir dayanışma hikâyesi.

Kral Lear’dan Kraliçe Lear’a

William Shakespeare’in en güçlü trajedilerinden biri olan Kral Lear, yaşlanan bir kralın sevgiyi bir “sınava” dönüştürmesini anlatıyor. Kral Lear, krallığını kızları arasında paylaştırmak isterken onların sevgisini ölçmeye çalışıyor. İki kızı dalkavuklukla iktidarı kazanırken, dürüst davranan Cordelia dışlanıyor. Bu karar ise ihanetin, aile içi çatışmanın ve yıkımın başlangıcı oluyor.

Ancak Arslanköy Tiyatro Ekibi’nin sahnesinde hikâye dönüşüyor. Kraliçe Lear’da tragedya yerelleşiyor, doğaçlamayla yeniden kuruluyor. Belgeselin ilk sahnesi de kadınların sahil kıyısında prova yaptığı anlarla açılıyor. 17 yıldır sahnedeler; artık amatör değil, profesyonel sayılırlar.

Kral Lear rolündeki Hatice Fatma Fatih, kostümünü ilk başta çalı çırpıdan, ağaç dallarından hazırlıyor. Sonraki oyunlarda ise daha “erkek kral” görünmek için bıyık takıyor, gömlek ve pantolon giyiyor. Shakespeare’in trajedisi Toroslar’da bambaşka bir dile dönüşüyor.

Oyunun kendisi kadar, oyunun hazırlanma ve taşınma biçimi de önemli. Mersin Büyükşehir Belediyesi Tiyatro-Sinema Şube Müdürü de turneye eşlik ediyor; hatta köy muhtarlarını o arıyor. Turnede Karagöz ve Hacivat gösterileri de var, Arslanköy Tiyatro Ekibi’nin Kraliçe Lear oyunu da. Organizasyon, belediyenin ve yerel bürokrasinin desteğiyle mümkün oluyor. Köylere gidilmeden önce muhtarlarla görüşülüyor, meydan ya da okul ayarlanıyor.

Ancak belgesel burada küçük ama önemli bir ayrıntıyı da gösteriyor: Bazı muhtarlar gerçekten “köyün kralı” gibi davranıyor. Oyuncular, kimi köylerde seyircisiz kalma ihtimalini bile göze alıyor. “Biz görevimizi yaparız, gerekirse iki kişi izlesin” diyorlar. Bu cümle bile kadınların tiyatroyu yalnızca bir hobi değil, ciddiye aldıkları bir emek alanı olarak gördüklerini hissettiriyor.

Kaynak: Antrakt Sinema Gazetesi

Köylülerin ilgisi ve kadınların görünmeyen emeği

Belgesel boyunca tipik dağ köyleri görüyoruz: keçiler, tavuklar, koyunlar, toprak yollar… Kadın oyuncular gündüzleri köylülerle sohbet ediyor, oyunlarını anlatıyor ve insanları akşam gösterisine davet ediyor. Köylülerin sanata olan hasreti de burada ortaya çıkıyor. Çünkü onlar için birilerinin kalkıp köylerine gelmesi bile başlı başına önemli bir olay.

Ama gündüz sahnelerinde başka bir gerçek daha görünür oluyor: Köylerde herkes çalışıyor gibi görünse de asıl hiç durmadan çalışanlar kadınlar. Erkekler kahvehanelerde oturup okey oynarken kadınlar evde, bahçede, mutfakta çalışıyor. Belgesel bunu doğrudan slogan atmadan gösteriyor. Kadınlar “bakım emeği” demiyor belki ama hayatlarının sürekli bir koşturma hâlinde olduğu açıkça hissediliyor.

Akşam oyuna davet edilen kadınların bazıları “çocuk var”, “hasta var” diyerek gelemeyeceklerini söylüyor. Yine de tiyatrocu kadınlar onları ikna etmeye çalışıyor: “Bak seni bekliyorum.”

Bir köyde erkeklerin kadın oyunculara mesafeli davrandığı görülüyor. Köyde Kur’an okutulduğu söylenince oyunculardan biri şöyle diyor: “Biz kötü bir şey yapmıyoruz. Orada Kur’an’a gidersin, burada oyunu izler gülersin. İkisi de gerekli.”

Köylü kadınların çoğu “Biz anlamayız tiyatrodan”, “Biz yapamayız, biz köy kadınıyız” diyor. Oyuncuların cevabı ise net: “Biz de köy kadınıyız. Nasıl köyde bütün bu işleri yapıyorsan buna da alışırsın.”

Belgeselin en güçlü yanlarından biri de tam burada ortaya çıkıyor. Sahnedeki kadınlarla seyirciler arasındaki mesafe kapanıyor. Çünkü onları ikna etmeye çalışanlar “başka hayatlar” yaşayan insanlar değil; aynı hayatın içinden gelen kadınlar.

Kraliçe Lear

Köylüler yollarının yapılmamasından, telefonlarının çekmemesinden şikâyet ediyor. O koşullarda tiyatro ilk bakışta “lüks” gibi görünebilir. Ama belgesel bunun tam tersini söylüyor. Çünkü sahne, bu kadınların kendileri için ayırabildikleri belki de tek alanlardan biri. Tıpkı Arslanköy Tiyatro Ekibi’ndeki kadınlar gibi, başka köylü kadınlar için de tiyatro kendi ayakları üzerinde durabilmenin ihtimallerinden biri hâline geliyor.

Oyunda her şey doğaçlama ama hikâyenin özü korunuyor. Kraliçe kızlarına “Benden ne istersiniz?” diye soruyor. Kızlardan biri Anamur’u, biri Arslanköy’ü istiyor. Bazı köylerde oyuna seyirciler de dahil oluyor; eşarp takıp sahneye çıkan erkekler bile var.

Oyunun sonu ise Shakespeare’in trajedisinden farklı. Kraliçe kızlarını sevgileri üzerinden sınarken, biri “işim var”, diğeri “manikürüm var” diyerek babasını istemezken; sevgisini sahici biçimde ifade eden kız “onu bir kolumda yatırır, yorulunca diğer koluma geçiririm” diyor. Kraliçe de yalnızca bu kızının sevgisinin gerçek olduğuna inanıyor.

Ve aslında biz oyunda ne olduğundan çok, oyunu izleyen köylülerin tepkilerine, kadın oyuncularla diğer kadınlar ve kız çocukları arasında kurulan ilişkiye tanıklık ediyoruz.

Kaynak: Foça Film Günleri

Okutulmayan, hayalleri olan, güçlü kadınlar

Belgeselde izlediğimiz beş kadının da hayalleri var. Tiyatronun hayatlarına kattığı değer ve gücün farkındalar. Sahiciler, samimiler, ayakları yere basıyor. Güçlü Anadolu kadınları onlar. Üstelik belgeselden anladığımız kadarıyla eşleri de onlara destek oluyor ya da en azından onların hayatını zorlaştırmıyor.

Kadınların eşleriyle yaptığı sohbetler bize bu tespiti yaptırıyor.  Zeynep’in eşi “Gezerken tabii eğlenecek” diyor. Behiye’nin eşi “Tiyatroya başlarken seni bırakıp gider dediler, ben de o zaman onu bırakırım dedim” diye şakalaşıyor. Hatice Fatma’nın eşi ise ona duyduğu beğeniyi açıkça ifade ediyor.

Bu kadınların hayalleri büyük ve ulaşılmaz değil aslında. Virgina Woolf’ün adı geçmiyor tabii ama Hatice Fatma’nın hayali bir oda değil “kendine ait küçük bir ev.” Diğer kadınlar “Nasıl alınacak bu ev?” diye sorduğunda cevabı “piyango” oluyor. Behiye ise görüntülü telefon alamadığı için turneden eşine fotoğraf gönderemediğine hayıflanıyor.

Belgesel, kadınların hayatındaki zorlukları ajitasyona kaçmadan anlatıyor. Şikâyet etmeden, hayatın yükünü sırtlanarak yaşayan kadınların tiyatro sayesinde nasıl güç kazandıklarını görüyoruz. Arslanköy Tiyatro Ekibi için sahneye çıkmak artık yalnızca bir uğraş değil; bir tutku. Behiye’nin söylediği “Biz sahneye çıktık mı bütün dertlerimizi unuturuz” cümlesi belgeselin ruhunu özetliyor.

Üstelik yalnızca çalışmıyorlar; eğlenmeyi de biliyorlar. Beş kadın arasında güçlü bir dayanışma ve iş bölümü var. Gittikleri köylerde yemeklerini birlikte yapıyor, selfie çekiyor, müzik açıp oynuyorlar, dans edip gülüyorlar. Hayatı dolu dolu yaşıyorlar…

Tiyatro ile kazanılan özgüven

Kadın oyuncular bu turne sayesinde belli bir gelir de elde ediyor. Ama tiyatronun onlar için asıl anlamı maddi kazanç değil. Hatice Fatma’nın “Ben bu tiyatro sayesinde ayakta kaldım” sözü bunu açıkça gösteriyor.

Kadınlar başka köylü kadınları tiyatro yapmaya teşvik ederken özellikle özgüven meselesini vurguluyor: “İnsanın kendine güveni geliyor. Bak bu kadın tek başına hastaneye gidemezdi ama şimdi tiyatro da yapıyor.”

Belgeselde kadınların ekonomik güvencesizliklerinin özgüvenlerini nasıl etkilediğini de görüyoruz. Emekli maaşı olmayan yaşlı bir kadın, işitme cihazı olmadığı için konuşulanları duymakta zorlanıyor. Küçük gibi görünen bu detaylar, yoksulluğun kadınların hayatında nasıl katman katman yerleştiğini hissettiriyor.

Kader, kısmet ve kazanan iyiler!

Turne boyunca kadınlar kendi aralarında hayatı da sorguluyor, kaderi de konuşuyor, tartışıyorlar. Kaderleri kendi ellerinde mi acaba? Kadere inanıyorlar ama kaderlerini tiyatro ile kendilerinin değiştirdiğin de farkındalar.

“Kader” ve “kısmet” kelimeleri belgeselde neredeyse herkesin dilinde. Toroslar’ın yüksek rakımında çadırlarıyla yaşayan göçebe köylüleri ziyaret ettiklerinde, kilim dokuyan bir kadın “Kısmet olursa geliriz” diyor.

Belgeselin en çarpıcı sahnelerinden birinde Hatice Fatma’nın küçük bir kız çocuğuyla konuştuğu an. Hatice Fatma “Okula gitmeyecek misin?” diye soruyor. Küçük kızın cevabı yalnızca “Kısmet” oluyor.

Bu sahne kısa ama çok ağır bir şey söylüyor. Daha 6-7 yaşındaki bir kız çocuğu bile kendi hayatı üzerindeki kararın kendisine ait olmadığını biliyor. Eğitim hayatının, geleceğinin, kaderinin babasının koşullarına, isteklerine bağlı olduğunun farkında. Çünkü Hatice Fatma da aynı kaderi yaşamış biri. Öğretmen olmak istediğini, babasının söz verdiğini ama okula gönderilmediğini anlatıyor. “Benim kaderim oğlaklara öğretmenlik yapmakmış” diyor.

Belgesel tam da burada yalnızca tiyatroyu değil, kuşaklar arasında aktarılan kadınlık hâllerini de görünür kılıyor.

Tüm yoksunluklara rağmen belgeselin finali umutlu bir yerde duruyor: “Kötüler kaybeder, iyiler kazanır.” Salondan çıkarken geriye ağır bir karamsarlık değil, acıyı, hüznü ve yoksulluğu inkâr etmeyen ama umudu da kaybetmeyen bir his kalıyor.

Ve evet, sahnede Kral Lear değil, Kraliçe Lear var.

Ana fotoğraf: timeout

 

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar