Dilan Kaya Taşdelen ve Gizem Kıygı, Dicle’nin peşine düşmüşler: “Dicle’yi kadın olarak hayal edip kadınların nehirle kurduğu ilişki üzerine ve o kaybın en çok hatırlanmayan kısmında kalan olduğu için öyle bir anlatı kurmaya çalıştık.” diyorlar.

Diyarbakır Sur’un göbeğindeki Cemil Paşa Konağı’nın avlusunda serin ve yağışlı bir günde önemli bir atölyenin ikinci günü için buluşmuştuk. Mekanda Adalet Derneği (MAD) ve Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği (DKVD) tarafından 28-29 Mart tarihlerinde düzenlenen “Yedikule Bostanları ve Hevsel Bahçelerini Bir Arada Düşünmek” projesinin ikinci durağı olan bu atölyede İstanbul’un sur diplerinden Diyarbakır’ın vadi tabanına uzanan bir tanıma, öğrenme ve direnme pratikleri konuşuluyordu. Atölyenin ikinci gününün durağı olan Cemil Paşa Konağı, Kent Müzesi olarak halka açık bir şekilde kullanılıyor. Böylesi önemli bir konuyu, böylesi tarihi bir mekanda konuşmak ve bu konağın tarihini de öğrenmek oldukça anlamlıydı.
Ama bu mekanda anlamlı olan tek konu bununla sınırlı değildi. Atölyenin kapanış etkinliği olarak bir sergiyi de ziyaret edecektik. Hevsel’in çamuruna, toprağına değip gelerek rotamızı bu kadim konağın içindeki bu “hatırlama” durağına çevirdik. Şehir plancısı ve araştırmacı iki kadın; Dilan Kaya Taşdelen ve Gizem Kıygı, Dicle’nin peşine düşmüşler. Öyle masa başında değil; dört kadın bir yolculuğa çıkarak, Elazığ’dan Cizre’ye 15 gün boyunca nehrin kıyısında soluklanarak, bitki toplayarak, ses kaydederek…
“Dicle’nin İzinde: Kültürel ve Ekolojik Hatırlamalar” sergisi, aslında bir nehrin sadece su değil, koca bir hafıza olduğunu anlatmayı hedefliyor. Sergiyi gezerken insan sadece bakmıyor, duyuyor ve hissediyor. Dilan ve Gizem ile o çok sesli, çok renkli yolculuklarını konuştuk.

Hatırlanmayanlar üzerinden bir hatırlatma
Serginin ismindeki “hatırlatma” vurgusunun peşine düştüğümüzde, Gizem nehrin nasıl bir nesneye dönüştürüldüğünü şöyle anlatıyor: “Aslında silinmeye çalışıldığını düşünmüyorum. Çünkü suya hala muhtacız. Suya su olmaktan ziyade bir kaynak olarak bakılıyor. Onu anlamaya çalışmaktansa onu sadece kullanmak ve maksimum verim isteniyor. İnsan olanla olmayan arasında bir ayrım var. Ama insanların arasında da bir ayrım var. O da bölgesel bir ayrım. Dolayısıyla aslında o biraz daha suyun etrafında kurulan yaşamda kaybolan şeyleri biraz daha ortaya çıkartmaya çalıştığımız için adına kültürel ve ekolojik hatırlamalar dedik. Ben ilk defa bu coğrafyayı bu kadar kapsamlı bir şekilde gezme şansına sahip oldum. Ama birçok dilin, ekolojik varlığın zaten kaybolduğuna dair bir bilgimiz ve hissiyatımız vardı. Onları biraz daha hatırlanmayanlar üzerinden hatırlatmaya odaklandığımız bir sergi oldu.”
“Emeğin ve şifanın adresi kadınlar”
Dicle’nin bir kadın ismi olmasıyla başlayan o derin bağ, kadınların nehirle kurduğu gündelik rutinlerde vücut buluyor. Gizem, bu ilişkiyi kadın emeği üzerinden şöyle tarif ediyor: “Dicle bir kadın ismi olarak kullanılıyor genellikle. Onu bir kadın olarak hayal edip kadınların nehirle kurduğu ilişki üzerine ve o kaybın aslında en çok hatırlanmayan kısmında kalan olduğu için biraz daha öyle bir anlatı kurmaya çalıştık. Ama kadınların nehirle kurduğu ilişkinin başka özellikleri var. Mesela rutinler. Birlikte nehir kenarına gitme rutinleri, oralarda yüzmek, nehrin etrafındaki otlardan şifalı bir şeyler kaynatmak, oradan ilaç yapmak ya da yemek yapmak… Bunları sadece kadınlar yapar demek değil tabii bu. Ama bu coğrafyada o görünmeyen emeğin ve şifanın adresi hep kadınlar.”

Siyah beze açılan delik ve sızan ışık
Dilan ise meselenin sadece sanatsal bir üretim olmadığını, o bastırılan seslerin kamusallaşması dertleri olduğunu vurguluyor. Hiyerarşiye ve eril akla karşı hafızanın nasıl bir “tohum” olduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Bir meseleyi sanata dönüştürmekten ziyade bir tartışmanın kamusallaşmasını ve bu kamusallığın eşit şekilde birçok sesi içinde barındırarak olmasını önemsiyorum. Görünmeyen, duyulmayan, baskılanan, kırılan, bilinçli olarak kapı arkasına atılan o ses kime aitse, (bu toplumda o ötelenin kadının sesi olduğunu biliyoruz) o sesi o kamusallığa katarak anlatmaya çalışıyoruz. Tabii kamusal kavramı da tartışmalı, o kamusal kimin kamusalı, kimin sesini duyuyoruz’u da çok dert ettiğim bir yerdeyim. Ve bu bütün akıllar işte devlet, hiyerarşi, eril, erk dediğimiz hikaye çok güçlü, çok büyük. Ama bizim bütün bu büyüklüğün yanında bu hafızalarımız bu bütünü kırma tohumunu ekiyor, tomurcuğunu alıyor, su yolunu buluyor. O yüzden de aslında bu tarz bütün çalışmaların, bazen büyük yıkımın karşısında çok küçük, cılız ve çaresizlik duygusunu barındırdığını düşünse de birçok kişi, bunun hiç öyle olmadığını düşünüyorum. Çok büyük siyah bir beze bir delik açıyorsun ve o delikten ışık geliyor. O ışığı kesmenin çok zor olduğunu düşünüyorum. O yüzden bence bizim sergi bir umut.”

Bedensel bir hatırlama pratiği
Gizem, serginin neden sadece fotoğraflardan veya videolardan oluşmadığını, neden “üç boyutlu” bir alan yarattıklarını şu sözlerle özetliyor: “Burayı bir sergi formu şeklinde üretme nedenimiz, üç boyutlu bir karşılaşma alanı yaratma isteğiydi. Bizim yolculuğumuz aynı zamanda bedensel bir deneyimdi. Bunların hepsi birikip işte bir hatırlama pratiğine dönüşüyor.”
Cemil Paşa Konağı’nın duvarlarında asılı duran o kurutulmuş bitkiler, nehrin uğultusu ve kadınların anlatıları aslında bir şeyi fısıldıyor: Hafıza, sadece geçmişi yâd etmek değil; hiyerarşiye, barajlara ve betonlaşmaya karşı bugünden açılan o “ışıklı deliktir”. Dicle’nin izini sürmek, o ışıktan bakabilmektir. Bu sergi, Dicle’yi yalnızca bir coğrafya olarak değil, kadınların bedeniyle, emeğiyle, sesiyle iç içe geçmiş bir yaşam alanı olarak da hatırlıyor. Kıygı’nın ve Taşdelen’in sözleri, “büyük kalkınma” söylemlerinin altında kalan küçük ama ısrarlı bir sesi büyütüyor: suyun, emeğin, dayanışmanın sesi.
Sergi Cemil Paşa Konağı Kent Müzesi’nde 12 Nisan’a kadar görülebilir.










