Geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterimi yapılan Gönüllü filmi 8 Mart’ta Türkiye turnesine çıktı. Filmin kahramanları, filme adını da veren gönüllüler…

Film, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platform’un çalışmalarını takip eden ve derneğin kuruluşundan kapatılmaya karşı yasal süreçlerine kadar yanında olan kameranın gözünden, kadın mücadelesinin önemli bir bölümünü belgeliyor. Filmin yapımcısı ve yönetmenlerinden biri olan Münire Armstrong ile görüştük.
“Neden benim oğlum? Her gün bir cinayet oluyor neden benim oğlum?
Gösteri yapıyorsunuz… Hadi bakalım kurtarın…”
Gönüllü filmi, bir gönüllü ve oğlu gelinini öldüren bir annenin bu çarpıcı sözleriyle başlıyor.
Gönüllü “bir işi yapmayı hiçbir istek yokken isteyerek üstelenen” demek. Filmdeki gönüllü, öldürülen, ölümleri görmezden gelinen kadınların, yargıda hafifletici kılıflarla üstü örtülen cinayetlerin peşini bırakmayan örgütlü kadınları temsil ediyor.
Münire Armstrong ve İranlı Gelareh Kiazand’ın yönettiği bu belgeselle ilgili olarak Münire Armstrong ile konuşuyoruz.
Gönüllü belgeselini çekme süreciniz nasıl başladı?
2012 yılında başka bir proje için araştırma yaparken, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun bir videosu önüme geldi. Çok dikkatimi çektiler çünkü oldukça genç üç tane kadın, cinayetleri nasıl durduracaklarını anlatıyorlardı ve çok heyecanlılardı. Çok etkilendim. Bu grubu tanımak istedim. O dönemde you tube pek kullanılmıyordu. Ama onlar teknolojiyi de çok iyi kullanıyorlardı. Yazdım ve beni toplantılarına davet ettiler. Ben Toronto’dan Türkiye’deki toplantılarına katıldım. O dönemde kimse video konferans kullanmasa da onlar kullanıyordu ve aynı toplantıda Anadolu’nun değişik yerlerinden genç kadınlar da vardı. Bu insanlar bu enerjiyle bir farklılık yaratır ve belgeselleri çekilmeli diye düşündüm. O dönemde başardıkları bir şey yoktu henüz. Dikkatimi çektikleri için, tamamen bir hisle başladım.
Onlar nasıl karşıladılar? Nasıl yola çıktınız?
Başlamamız biraz zaman aldı. 2012’de ben Türkiye’ye geldim ve İstanbul’daki platformun kurucularıyla yüz yüze de görüştük. Tabii ki yapabilirsin. Neye ihtiyacın varsa sağlarız dediler. O dönemde ne çekmek istediğimizi de bilmiyorduk. Zaten çekmek için gerekli koşullar da yoktu. Sadece ben “Çekilmeli” diye düşünüyordum. Türkiye’den arkadaşlarıma projeyi sundum. Ben aslında yönetmen değil, yapımcıyım. Fakat ilgi göstermediler. Kadın cinayetleri belli çevreler tarafından bugünkü kadar ciddiye alınmıyordu henüz. Çekemeyeceğimi düşündüm ve bunu istediğim ama bir kenarda bekleyen projelerin arasına koydum. Sonra Kanada’ya döndüm. Sonra 2013’te Kanada’daki bir belgesel film festivalinde, filmin ikinci yönetmeni olan Gelareh Kiazand ile tanıştım. Gelareh görüntü yönetmeni ve aynı zamanda yönetmen bir kadın. O dönemde Afganistan’dan yeni gelmişti. Pırıl pırıl gencecik biri… Biz Afganistan’ın adını anmaya korkarken o orada yaşamış, filmler çekmiş, kanallar için özel programlar hazırlamıştı. Çok da gençti. Ve tesadüfe bakın, Türkiye’ye taşınıyordu. Ona projeden bahsettim. Hem İstanbul’da olması, hem de ekipmanının olması bu projeye başlamamızı sağladı.

İstanbul Film festivalinde gösterildi
Film nerelerde izlendi ve izlenecek?
Film ilk 2025 yılında İstanbul Film Festivali’nde gösterildi. Onun dışında davet aldığımız zaman gösteriyoruz. Belediyeler, organizasyonlar bizi davet ediyorlar. Şu ana kadar 14 şehir ve ilçede gösterildi toplam olarak. Bunun yanı sıra Münih’te Türk Filmleri Festivali’nde gösterilecek. Toronto’da, Toronto Türk Filmleri Festivali’nin düzenlediği özel bir gösterim yaptık.
Çekimler süresince neler yaşadınız nelerle karşılaştınız?
Biz hep şiddete uğrayan kadınlarla, onların aileleriyle, platform gönüllüleriyle çalıştık kendimiz direkt şiddete maruz kalmadık.
Yaşanan olaylara tanıklık etmek, şiddet mağdurlarıyla çalışmak nasıl etkiledi?
Dediğim gibi biz bu işe başlarken hazır değildik. İşi yapmak için yola koyulduk ve karşılaşınca gördük bunu. Örneğin ilk çekim yapmaya başladığımız ailede, baba karısını öldürüyor. İki çocuk kalıyor ortada. Teyze alıyor çocukları… Biz bu ailenin direkt içine girdik. En sıcak döneminde… İnsan nasıl davranması gerektiğini bilemiyor özellikle çocuklara karşı… Fakat platform bu konuda bizi de eğitti aslında. Biz de onlara bakarak şiddete uğramış, öldürülmüş kadınların aileleriyle nasıl ilişki kurabileceğimizi öğrendik.
Böyle bir film çekmeni güdüleyen, değer yargılarını oluşturan neler oldu hayatta?
Sanırım altı kardeşin en küçüğü olmak. Bu altı kardeşin beşi kız bir tanesi erkekti. Çok eşitlikçi bir aileden gelmeme rağmen abime davranılış şekliyle ablalarıma davranış şeklinin çok farklı olduğunu çok küçük yaştayken gözlemledim ve neden ablamlar abimle eşit muamele görmüyor diye altı yaşımdan beri düşünmekteyim. Sanırım o nedenle o günden beri duyarlıyım.
Bir cevap bulduk mu?
Evet bulduk. Nedenlerini biliyoruz hepimiz. Patriyarki. Onu nasıl çözeceğiz? İşte böyle çözeceğiz. Bu film cinayetlerle ilgili bir film ama aslında gönüllülerle ilgili bir film. Örgütlü mücadelenin hikayesini gönüllülerle anlattık. Hastalık patriyarki, tedavisi kadınların örgütlü mücadelesi. Kimse buyur al demiyor bize haklarımızı. Bir takım şeylerin değişmesi bir kişinin söylemesiyle olmuyor. Keşke olsaydı. Ama mücadele içinde bazı şeyler yavaş yavaş değişiyor diye düşünüyorum.

“Gönüllülük benim için çok değerli”
Gönüllülerin bu mücadelesinde neler gördünüz? Tanık olduğum gönüllülüklerde hayatı etkileyen bir adanmışlık görüyorum. Siz nasıl gördünüz?
Gerçekten gönüllülük benim için çok değerli bir hareket. Bunun önemini Kanada’da da gördüm. Aktivist değil, gönüllü olmaktan söz ediyoruz. Aktivistseniz kendinizi adamanız gerekiyor ve bütün hayatınızı belirliyor. Gönüllülük hepimizin yapabileceği bir şey. Okulda çalışıyorsak öğretmenliğimizi de yapabiliriz, ailemizle de olabiliriz ama aynı zamanda gönül verdiğimiz konuyla ilgili de çalışabiliriz. Çok daha yaygın ve kendinizi kurban etmeden yapabildiğiniz bir şey gönüllülük. Aktivizm çok önemli ve değerli ama herkesin yapabileceği bir şey değil. Ama gönüllülük hepimizin yapabileceği bir şey. İsterseniz bir gününüzü, isterseniz bir haftanızı ayırabilirsiniz. Yapabileceğiniz neyse, zamanınız neye elveriyorsa onu yaparsınız. Bunun çok büyük farklılık yaratabilecek bir etkisi olduğunu düşünüyorum.
Filmin gösterildiği yerlere gitme şansınız oldu mu?
Tabii, bütün gösterimlerde bulundum. Şu anda Eskişehir’deyim mesela. Yarın başka bir yerde olacak. Ankara’ya, Gaziantep’e gideceğiz.
Filmden sonra sohbetler yapılıyor mu?
Yapılıyor. Belediyeler, film gösterimini düzenleyenler ilgilendiler bu gittiğimiz yerlerde. Film festivalde gösterildiğinde gelen kitle ile belediye gösterdiğinde gelen kitle çok farklı. Normalde böyle bir belgesel film festivalde gösterildiğinde haberi olmayacak kadınlar geldi filme. Çok güzel tartışmalar, paylaşımlar oldu. Hatta platformdan yardım almak durumunda olan birkaç kadın arkadaşımız geldiler ve platformla bağlantı kurdular. Aslında belki de bu film birkaç kişinin hayatını kurtaracak. Zaten bu çok değerli bir şey benim için.
Gelareh Kiazand katılabildi mi toplantılarınıza?
Aslında Newyork’ta yaşıyor ama şimdi İran’da ailesinin yanında. Oradan çıkmadığını düşünüyorum.
Yapımcılık mı yönetmenlik mi?
Ben yapımcı olduğumu vurgulamak istiyorum. Bu filmi de yönetmenlerden biri olmak zorunda kaldığım için yaptım. Zira Gelareh Türkçe bilmiyor ve filmin sonuna kadar burada kalamadı. Başka Türk arkadaşları dahil etmeye çalıştık ama kimse ilgilenmedi. Filmin kapatma davası ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılma sürecinde insanlar sanırım biraz korktular. Onun için de elimizi taşın altına biz koyduk, Gelareh ile birlikte. Yapımcıyım, ondan fazla filmim var yapımcı olarak yaptığım.
Sizinle ilgili bir arama yaptığımda dünyanın ikiye ayrıldığını görür gibi oldum. Mesela bir Pamuk Prenses, bir Oyuncak Fabrikası… Sizin de yaptığınız ismen ikiz işler var. Ve bu işler pek görünmüyor internette.
Teşhisiniz doğru. Bağımsız sinema yapan birisiyim. Genellikle kadınlarla ve göçmenlerle çalışıyorum. Netflix’in ve benzeri ana akım platformların çok ilgisini çekmeyebilir ilk bakışta ama belli de olmaz. Böyle bir kural yok aslında. Sinemada böyle sürprizler olabiliyor. Çok daha fazla insana ulaşmayı ben de isterim. Olsa iyi olur ama ben beklemem. Boş durmuyorum ve filmlerim izlensin diye uygun gördüğüm her yere ulaştırıyorum ve üretime devam ediyorum.
“Kendimi gerçekti bir hayalperest olarak tanımlıyorum”
İTÜ bilgisayar mühendisliği, sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Sinema TV bölümü master… Eğitiminize baktığımda, bu kadın teknik bir kadın dedim kendime. Sinema ile nasıl kontakt kurdunuz?
Üniversiteye gideceğim zaman aileme sinema okumak istiyorum dediğimde izin vermediler. O dönemde zaten bir TRT vardı. O yıllarda sinema okumak ne demek? Malatya Arguvanlı bir aileyiz. İstanbul’da yetişen ilk kuşağım. Dolayısıyla iyi bir öğrenciydim ve ya doktor olacaksın ya da mühendis olacaksın diye bir durum vardı.
Mühendisliği çok sevdim ve çok severek yaptım ama hep aklımda sinema vardı. On sene kadar mühendislik yaptım ve bir gün televizyona bakarken bunu nasıl yapıyorlar deyip bilgi edinmeye karar verdim. Master olunca, ben burada kalayım dedim. Mühendisliğin teknik yanının dışında, projeci olmak beni çok yapımcı olmaya itti. Aynı şey aslında.
Ve hepsinin altında hayal kurmak yatıyor sanırım.
Aynen. Kendimi gerçekçi hayalperest olarak tanımlıyorum. Çünkü öyle bir şey. Hayal ediyorum ama gerçekçi bir şekilde yaklaşıyorum onu nasıl yapacağıma. Bir beklentiyle değil ama bir motivasyonla yapıyorum. İstanbul Film Festivali’nde filmimin seyredilmesi hayallerimden biriydi. Onun için kaç yıl geçti, ne kadar çok çalıştım… Bunun da farkındayım.
Kaç senedir yapımcısınız? Nasıl başladı?
20 yıl diyebiliriz. Master yaparken, hem kendi filmlerimin, hem de arkadaşlarımın filmlerinin yapımlarını yapmaya başladım. Sinema okuluna giderken yapımcı olacağım diye gitmedim. Herkes gibi yönetmen olacağım diye gittim. Fakat işin içine girince farklı yönlerini görüyorsunuz işin. İlk filmimi yani Pamuk Prenses’i çektikten sonra ben yönetmen değil yapımcı olmak istiyorum dedim. Hatta hocalarım sen kendine güvenmiyorsun derler hâlâ. Halbuki alakası yok. Kendime çok güvendiğim için yapımcı oluyorum. Ben başkalarının yaratıcılığına da güveniyorum. Bir şeyin güzel olması için illa benim yapmam gerekmiyor. Yetenekli insanlar var ve onların projelerini hayata geçirmek beni çok mutlu ediyor.
Bana ben sadece kendi filmimi yönetirim demek biraz narsist bir yaklaşım gibi geliyor. Tabii onlara da saygı duyuyorum. Çünkü bazı insanlar sadece sanatçı olarak doğuyor. Ben o insanlardan biri değilim.
Yapımlarda nasıl seçiyorsunuz çalışacağınız konuları, temaları?
Tabii ki bir seçicilik var. Kendi gözlüğümden bakarak seçiyorum gelen projeleri. İnsanlar yaptıklarıma bakarak geliyorlar bana. Kanada’ya ilk gittiğimde yaptığım ilk uzun metraj filmim Bosnalı genç bir göçmen adamın filmiydi. Sonra Kanada’daki eski Yugoslavya camiasında beni çok iyi tanıdılar. Bikini Moon Yağmurdan Önce filmini çeken Milcho Manchevski’nin filmi. Onunla yapımcılığını yaptığım ilk film sayesinde tanıştım. Kapı kapıyı açıyor. Son yaptığım filmin yönetmeni yine Bosnalı Sırp bir yönetmen.
Sanırım biraz göçmek zorunda kalmış, vatansızlaşmış insanlar daha çok.
Öyle. Kendim de bir göçmen olduğum için göçmenlik konuları, kadın meselelerine açığım. Sinema filmlerinde gerçekçi fantastik ögeleri olan sosyal filmler de ilgimi çekiyor.
İki farklı toplumda yaşayan biri olarak iki toplum arasında ne gibi farklar görüyorsunuz? Kadın erkek ilişkileri ya da çalışma hayatı açısından…
Kanada’da Türkiye’de de olduğu gibi “gerçek anlamda kadın-erkek eşitliği vardır” demek pek mümkün değil. Kanada bir göçmen ülkesi olduğu için homojen bir kadın grubundan ve ortak sorunlarından bahsetmek zor. Örneğin beyaz ve eğitimli kadınlar iş hayatında karar verici mekanizmalarda yer almak, eşit işe eşit ücret gibi sorunlarla uğraşırken, göçmen kadınlar izolasyon, aile içi şiddet, uyum ve ekonomik özgürlük gibi sorunlarla karşı karşıyalar. En azından kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmaları kanun ve uygulamalarda Türkiye’den daha iyi diyebiliriz.
Ancak kadınların dünyanın her yerinde vermesi gereken mücadeleler hala çok fazla ve Kanada’da bu anlamda yol alması gereken ülkelerden biri.
Sinemacı bir kadın olarak Kanada ve Türkiye’deki koşulları değerlendirir misiniz? Kanada sizin iş alanınızdaki kadınlara daha elverişli bir ortam sağlıyor mu?
Kısa cevabım: Evet Kanada’da kadın sinemacılar için hayat, Türkiye’deki hemcinslerine göre çok daha iyi. Özellikle ‘#MeToo’ hareketinden sonra sektörde çalışan erkekler davranışlarını ciddi biçimde değiştirmek zorunda kaldı. Kadınların ortak mücadelesi sayesinde çalışma koşulları yeniden elden geçirildi, cinsiyetçi ve veya zorba davranışları olanlar sektörden uzaklaştırıldı.
Türkiye’deki son dönem çalışma koşullarını çok yakından takip edemedim ama geçen sonbaharda burada bir film çektik ve üzülerek gördüm ki Türk erkek meslektaşlarımızın çoğunun, kadın çalışanlara karşı davranışları pek değişmemiş. Tabii ki bu son derece kısıtlı bir gözlem ve umarım yanılıyorumdur.
Ülkemizdeki kadın işçilerin durumunu nasıl görüyorsunuz, tabii yine dışarıdan bakan bir göz olarak?
Açıkçası bu, çok derinlemesine bilgi sahibi olduğum bir konu değil. Kanada dışarıdan bakıldığında oldukça gelişmiş ve haklar konusunda ileri bir ülke olarak görülüyor. Ancak bir göçmen ülkesi olması ve göçmenlerin özellikle kadın göçmenlerin hem zor işlerde asgari ücretle -zaman zamanda asgari ücretinde altında- çalıştırılması az rastlanan bir durum değil.
Öte yandan benim asıl ilgimi çeken konu, son dönemdeki teknolojik gelişmelerin — özellikle yapay zekânın — getirdiği ve getireceği dönüşümler. Dünyadaki tüm çalışma pratiklerinin değişmekte olduğu; bir yandan son derece ilginç, diğer yandan ise oldukça ürkütücü bir dönemden geçiyoruz.
Bu bağlamda, işçi haklarına ve özelde kadın işçi haklarına daha geniş bir perspektiften yaklaşan bir çalışma yapmak bana ilginç geliyor. Ancak şu anda üzerinde çalıştığım belirli bir proje bulunmuyor.
Münire Armstrong kimdir?
Münire Armstrong, Toronto’da yaşayan Türk-Kanadalı bir film yapımcısıdır. Marmara Üniversitesi Sinema-Televizyon bölümünde yüksek lisans, İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde lisans eğitimini tamamlamıştır. Telekomünikasyon alanındaki kariyerinin ardından film yapımcılığına yönelmiştir.
Kanada, Türkiye, ABD, Almanya, Sırbistan ve İngiltere’de çekilen on uzun metrajlı film ile çok sayıda kısa film ve belgeselin yapımcılığını üstlenmiştir. Son projelerinden Cat’s Cry (yön. Sanja Živković), 2024 yılında Vancouver International Film Festival’de (VIFF) dünya prömiyerini yapmış; uluslararası festivallerde gösterilmiş ve ödüller kazanmıştır. The Protector (yön. Lenin M. Sivam) ise 2022 Fantasia Film Festivali’nde gösterilmiş ve ardından geniş dağıtıma girmiştir.










