Skip to main contentSkip to footer
Yayınevi emekçisi Manolya:

“Komünizm kitabı basan patron çalışanı hor görüyor”

Alfa Yayın Grubu’na (Everest, Kapı, Artemis, Büyülü Fener, Mona) bağlı Everest Yayınları’nda çalışan emekçilerin, ofiste yaşanan su baskını sonrası oluşan ağır hasara rağmen çalışmaya zorlandıklarını duyurması, yayınevi sektöründeki çalışma koşullarını bir kez daha gündeme taşıdı. Alfa Yayın’dan bir kadın çalışanla konuştuk.

Yayınevi Emekçileri Platformu’nun “tavanı çökmüş”, yangın tehlikesi barındıran bir ofiste dahi üretimin sürdürüldüğünü ve çalışanların işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya bırakıldığını açıklaması, bu tabloyu bir “ihmal”in ötesine taşıyarak açık bir hak ihlali ve skandal olarak ortaya koydu.

Bu koşulların ve sürecin bizatihi tanığı olan ve Alfa Yayın Grubu’nda çalışan bir yayınevi emekçisi kadın Kadın İşçi’ye konuştu. İsmini paylaşmak istemeyen, bu nedenle “Manolya” takma adıyla yer verdiğimiz kadın emekçinin anlattıkları su baskını sonrası yaşananların ötesine geçerek yayınevi sektöründe normalleştirilen güvencesizlik, baskı ve görünmeyen emek rejimini içeriden gözler önüne seriyor.

Kaçak riski var ama ‘yangın merdiveni’ bile yok!

“Uzun süredir Alfa Yayın Grubu bünyesinde çalışıyorum. Kitap üretiminde etkin bir görevim var” sözleriyle kendisini kısaca tanıtan Manolya, yayınevi emekçileri olarak çalıştıkları koşulları anlatarak söze başlıyor:

“Binada yangın merdiveni yok. İnsanlar çalışılmaya zorlanırken herhangi bir elektrik kaçağından çıkabilecek yangında da bu nedenle facia yaşanabilirdi. İnsanlar işten kaçmak için değil, can güvenlikleri için bu mücadeleyi verdiler.”

Manolya su basmış ofise gittikleri ve çalışmaya zorlandıkları gün yaşananlarıysa şöyle anlatıyor:

“Bayram tatili sonrası pazartesi günü sabahleyin ofise gittiğimizde ofisin o medyada gördüğünüz görüntülerdeki haliyle karşılaştık. İçeriye girenler hemen zaten çıktılar. Hiç girmeyenlere hayati tehlike olduğunu, elektrik vesaire kaçağı olabileceğini, her yerin su içinde olduğunu anlattılar. Herkes kapıdayken sabah saat daha dokuz civarında İnsan Kaynakları gelip ‘Neden kapıda duruyorsunuz, içeriye girsenize’ diye uyarılarda bulundu ve arkadaşlarımızla İnsan Kaynakları arasında tartışma çıktı. Su almayan bazı bölümlerdeki arkadaşların çalışabileceği söylendi. Bazı arkadaşlarımıza ‘Sizin odanızda bir şey yok, siz girip çalışabilirsiniz’ dendi. Sonrasında yönetimden birisi yarım saatte buraların toplanacağı ve hiç kimsenin eve gitmemesi gerektiğini söyledi. Sonrasında da yayın yönetmeni ‘Tamam gidin, burada durulacak bir durum yok’ diye inisiyatif alıp çalışanları eve gönderdikten sonra, o gün saat 15:30 gibi sosyal medyada ifşalanan o maili aldık: ‘Herkes eksiksiz olarak işinin başında olacak!’ diye.”

Peki mail geldikten sonra yeniden ofise gittiklerinde neler yaşandı?

Soruyu “Mail gelince sonrasında tabii ki dedik ki gidelim” diye yanıtlayan Manolya şöyle devam ediyor:

“Yani tabii ki biliyoruz ki o koşullarda bir binada sağlıklı çalışma koşulları sağlanmış olamaz, yani 24 saat bile geçmeden o koşullar düzeltilemezdi. Salı günü gittiğimizde tamam ortalık biraz temizlenmişti ama tavanları açık olan yerler vardı, açıkta olan kablolar vardı hala. Bir yandan hala sarkan kabloları kapatmaya çalışıyorlardı ama oraların ıslak ıslak kapatılması da aslında doğru değildi aslında. Zaten ofislerde pencere de olmadığı için o nemin o kadar kısa sürede çıkması de imkansızdı.”

“Her yer kokuyor” diyenlere yönetim baskısı: “Hayır, kokmuyor!”

Yönetimin ‘Herkes ofise gelsin’ ultimatomundan sonra yeniden ofise giden Manolya ve diğer yayınevi emekçileri bu tablodan dolayı elbette oldukça rahatsız olmuşlar. Zira Manolya’nın anlattığına göre yayın grubu bünyesindeki yayınevi emekçilerinin tamamı aynı binada çalışıyor. Bina dört katlı, ofislerin çoğunda ‘pencere’ yok, pencere sadece iki uç kanatta odalarda var:

“Çok az kişinin penceresi var ve havalandırma sistemi yok. Dolayısıyla bir gün önceden bütün duvar ve tavanın emdiği su rutubete ve kokuya sebep olduğu için ‘Burası kokuyor. Burada çalışmak istemiyoruz. Eve gidip evimizden çalışmak istiyoruz en azından bu hafta’ diye talepte bulunduğumuzda yayın yönetmeni ‘Dün zaten sizleri eve gönderdiğim için patronlarla çok büyük tepki aldım. Çok sorun yaşadım. Bugün sizi eve gönderme sorumluluğunu alamam’ dedi. İnsanlar gitmek isteyince de İK gelip işte işe ve paraya ihtiyacı olduğunu hatırlattı. Ve böyle bir tartışma yaşandı.”

Yayınevi emekçileri ofisin kokusundan şikayet edince İnsan Kaynakları ve yöneticiler tarafından etrafta bir “koku olmadığı”, emekçilerin “kendi kendine sorun çıkarmaya çalıştığı” gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış:

“Yani bütün su almış bir bina ertesi gün nasıl kokmayabilir? Penceresiz bir bina… Yani bunu hiçbir şey açıklayamaz. Sonrasında Sonat’ın olayı oldu.  Sonat pencereyi açtığı için sorun yaratıldı. Yani ben bu olaya direk şahit olmadım ama sonuç olarak yönetimin tavrı ortada. ‘Bir koku yok, kokmuyor’ diyorlardı… Başka editör arkadaşlarımıza da patronumuz “Niye camı açtınız zaten?” demiş zaten. Sonat’ın pencereyi açması aslında tabii koku olduğunun bir göstergesi. Yani kral çıplak hikayesi…”

Kimliğini göstermemek için elinde bir kitapla poz vermesini rica ettiğim Manolya bu poz için kendi tercih ettiği “Komünist Manifesto” kitabını tutarken… 

 

Evden çalışmak isteyenlere ‘izin’ dayatması

Sonraki günlerde yaşanan süreci anlatan Manolya Alfa Yayın Grubu’nun “Çalışanların eve gitmesine izin verdik” yönündeki açıklamasının tam olarak gerçeği yansıtmadığını söylüyor:

“Yani öyle bir eve gönderme olayı olmadı. İzin kullandı insanlar; ücretsiz izin, senelik izin. İzin hakkı olmayanlar ücretsiz izin yazdırdı. ‘Biz insanları eve gönderdik’ diye yapılan açıklamadaki gibi değil hiçbir şey. Yani o gün ofise gelince, eve gönderilmeyince ve işsiz kalmakla tehdit edilince insanlar izin haklarını kullandılar. İK’nın odasında masasında bir sürü izin kağıdı oldu.”

Manolya’ya göre “izin kullanmak” zorunda kalmış olmak yayınevi emekçilerinin sağlıklarını ve güvenliklerini tehdit eden çalışma koşullarında çalışmayı reddetme haklarının yok sayılması anlamına geliyor:

“İşçi sağlığı ve iş güvenliği sağlanmadığı için ‘Burada bulunmak istemiyorum’ deme haklarına sahibiz ama bunu söyleyince işsiz kalmakla korkutuluyoruz. Yani bir korku imparatorluğu var.  Ama ‘Biz durumun kötü olduğunu kabul ettik, çalışanların eve gönderdik’ diye açıklama yapmaları aslında kamuoyunu yanıltmak içindi, olay daha fazla büyümesin diye.”

Diğer sorunlar neler?

Su baskını sonrası can güvenliği olmayan ofislerde çalışmaya zorlanmak Manolya’ya göre bardağı taşıran son damlaydı,

“Şimdiye kadar biriktirilen bütün olumsuzlukları gündüzüne çıkardı. “Hani yeter artık” dendi ve son damla taştı gibi bir şey oldu. Yani her şey çok iyiydi de bugün bu olduğu için değil, birçok olumsuzluk var.”

Bardağı dolduran tüm o diğer olumsuzlukları sorduğumda Manolya yayınevi sektöründeki emek sömürüsüne ve sorunlara dair uzun bir listeyi şöyle sıralıyor:

“Düşük ücretler, zam dönemlerinde çok düşük oranlarda zam yapılması, ondan sonra yemek ücretlerinin düşük olması, yemeklerin kötü olması, herhangi bir yan hakkımızın olmaması… Motivasyon etkinliklerinin, motive edici hiçbir şeyin; yani ne bir küçük hediyenin ne bir küçük kutlamanın ya da ne bir etkinliğin olmaması… Hiç motivasyon almadan çalışıyor insanlar; sadece birbirlerinden motivasyon alarak çalışıyorlar. Daha iki sene öncesine kadar resmi tatillerde çalıştırılıyorduk; yani 19 Mayıs, 23 Nisan bayramlarda çalışılan ve bunun ekstra mesai ücretinin ödenmediği bir yerden bahsediyoruz.”

 Patron editörle muhatap olmuyor

Yayınevi sektöründe emek sömürüsünün daha gizli, daha az görünen bir boyutu olduğuna dikkat çeken Manolya kapitalizme içkin sömürü biçimlerinin kendisi gibi yayınevi emekçilerinin sarf ettiği ‘entelektüel emek’ söz konusu olduğunda patron tarafından daha ‘kullanışlı’ hale geldiğini düşünüyor:

“Bir kere bu işi yapan insanlar sevdikleri için yapıyorlar, bir gönüllülük meselesi var. Patronlar da bunu kullanıyor. Yani insanların edebiyat sevgilerini, kitap çıkarma isteklerini, o kitapta bir emeği olma isteğini, o gönül bağını sömürerek bunu bir fırsata çeviriyorlar. Yani aslında çok ezilen bir grubuz edebiyat emekçileri  olarak. Dışarıda da bir kitabın tanıtımında, bir kitapla ilgili bir yazıda vesaire çok havalı görünürken aslında daha temel haklarını sağlayamayan insanlarız. Baktığınız zaman bu da sermayeye koz veriyor: ‘Sevdikleri için bu işi yapıyorlar’ diyorlar. Bir de artık patronlar da gerçekten edebiyatçılar, gazeteciler değil; medya patronu dediğimiz sermayedarlar kurumları işlettiği için, bir kitabevi, bir yayınevi işletiyormuş gibi o gözle yaklaşmıyorlar zaten.”

Son üç yılda yayınevinden çok fazla kişinin ayrıldığı bilgisini veren Manolya yayınevi emekçilerinin ‘sınıfsal’ olarak nasıl ezildiğine bu sözlerle ışık tutuyor:

“Bütün yayın grubundan 50’ye yakın kişinin ayrıldığını söyleyebilirim. Ofiste sürekli kameralarla izleniyoruz. Bazen kapıda sigara içenleri kameradan görüp patron gelip kızabiliyor, böyle baskılar var. Sınıfsal ayrım çok bariz patronla çalışanlar arasında. Çalışanı hor gören bir yaklaşım var. Patron editörle muhatap olmuyor. Mecbur kalırsa bir ‘merhaba’ der patron, ama onun dışında bir iletişim olmuyor. Çalışanların patronun kapısını çalıp bir şey söylemez mesela.”

“Sorunların temelinde örgütsüzlük var”

Alfa Yayın Grubu’nda maaşlar yakın zamanda yeni bir bankaya taşınmış ve yayınevi emekçilerine bu bankadan “kredi kartı” almak zorunlu tutulmuş:

“Komünizme yönelik kitaplar basıyoruz ama bankayla yaptıkları anlaşma da bu!”

Manolya’ya göre komünizme yönelik kitaplar basan yayınevi patronlarının uyguladığı emek sömürüsü patron kadar yayınevi çalışanları için de bir ironi:

“Sendika için sayı gerekiyor, belli bir kota vesaire… Zaten tüm sorunların temelinde de bu örgütsüzlük var. İşte ironi de burada; entelektüel bilgi emekçilerinin kendilerine bunu uygulayamamaları, yani örgütlenememeleri… Ama insanlara sattığımız, hazırladığımız kitaplarda da işte bu haklarımızı anlatmamız, bilinçlendirmeye çalışmamız ironisi var.  Yani en başta bizim kendimize bunu yaptırmamamız gerekiyor ki biz işte diğer işçilere fabrikalardaki işçilere vesaire bunu anlatıp götürebilelim. Biz bunu kendimiz daha uygulayamadıktan sonra teorinin hiç kimseye bir faydası yok.”

“Sektöre eril güç ilişkileri hakim”

Bir kadın yayınevi emekçisi olarak Everest’te son yaşanan iş güvenliği skandalıyla yeniden tartışılmaya başlanan yayıncılık sektöründeki genel çalışma sorunlarına ve özellikle kadın çalışanların yaşadığı sorunlara dair neler gözlemlediğini sorduğum Manolya şöyle yanıtlıyor:

“Yani çok böyle bariz şeyler yok ama yayın yönetmenlerinin erkek çoğunlukta olması ve o bir şekilde bir yerlere yansıyan o eril güç tabii ki gündelik işler içerisinde hissediliyor. Eril kararlar, eril yaklaşımlar; ne kadar entelektüel bir ortam olsa da o erilliği o kişilerde görüyoruz. Yani iş yapış şeklinde oluyor. Ama ‘İşte bu kadın, kadın diye ona çeviri yaptırmayalım ya da işte ona kitap okutmayalım’ gibi bir şey tabii ki yok. Ama kendileri de farkında olmayarak o erilliği gündelik işlere yansıttıkları oluyor.”

Manolya’ya göre sektördeki eril güç ilişkilerine dair bazı örnekler: Erkek yöneticilerin bir araya gelip karar alması, ‘çok sesi çıkan’ kadınlardan hoşlanılmaması, bir kadın çalışanın erkek yöneticiden çok fazla emir almak istemediğinde gönderilmeye ve işten ayrılmaya sürüklenmesi…

Manolya bu eril baskı karşısında yayınevi emekçisi kadınların erkek çalışanlardan “daha cesur” davrandığına vurgu yapıyor:

“Aslında ilginç bir şekilde burada kadınlar daha cesur davrandı. Yani erkekler o kadar cesur değil diyebilirim. Bu olaylar sırasında sessiz kalan ya da başka şekillerde hani açıklamaları beğenen, işte onları onaylayan, o yalan açıklamayı onaylayan ya da bir şey yokmuş gibi davranan çok fazla erkek arkadaşımız oldu. Ama kadınlar biraz daha ‘çomak sokmaya’ çalıştılar diyebilirim. Yani birazcık daha diş gösterdiler, seslerini yükselttiler. Yani burada aktif rol, en çok ses çıkaranlar kadınlar oldu diyebilirim. Hani korkmadan, yarın ne olacağını bilmeden, hani işte geçim kaygıları, işte işten çıkartılmakla tehdit edilmeleri umursamadan ses çıkaranlar en çok kadınlar oldu.”

Manolya’yı bundan sonra ne bekliyor?

Manolya edebiyatı çok seviyor, sektörde tutunmak istiyor, ama bunu yaparken de hakları için mücadeleye devam etmeye kararlı. Çünkü ona göre “üniversiteden mezun olmak için emek vermiş, çeşitli diller bilen pırıl pırıl gencecik insanlar” daha iyi koşullarda çalışmayı hak ediyor.

Her sektördeki kadın emekçilerin bireysel deneyimi, kendi iş ve emekleriyle kurduğu ilişki de ayrıca bahsedilmesi gereken önemli bir konu başlığı olduğu için Manolya’ya son olarak onun kendi ‘yolculuğunu’ sorduğumda bu sözlerle röportajı noktalıyor:

“Yani tabii ki edebiyat, fikir işçisi olmak güzel bir şey. Kitap üretmek, orada takip dokunmak, oraya bir katkı sağlamak güzel bir şey. Ama bunun için de kişiliğinden, haklarından ödün vermeye, sömürüye maruz kalmaya tamah etmeye de gerek yok. Yani olmuyorsa da olmuyordur. Tabii ki vazgeçilmeyecek bir şey olmamalı bence hiç kimse için. Tabii ki burada kalıp mücadele edip haklarımızı kazanmak istiyoruz. Edebiyat emekçileri haklarını alsın, daha iyi koşullarda çalışsın, daha motivasyonları yüksek olsun, daha güzel işler çıksın ortaya; bunun mücadelesini vermeye çalışıyoruz. Mümkün olduğunca tabii ki bu sektörde olmak ve bir şeyleri değiştirmek için elimden geleni yapmak isterim.”

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar