Skip to main contentSkip to footer

“işçi arkadaş, sen üstünü aratma, gerisini sendikana bırak!”

“bu yıl taksim’in işgalini kırmak üzere toplanmayı başarabilen ve engellenemeyen yol arkadaşlarımız türkiye’deki devrimci siyaset açısından çok önemli bir adım attı, buna şüphe yok. taksim yasağının delinebilmesi, başka birçok yasağın delinmesi gibi, devrimci siyaset için güç ve moral kaynağı. ama şu soruyu sormak hakkımız bence. bu adım, bir vadede türkiye’deki sendikal mücadelenin seyrini ve çehresini değiştirir mi?”

Kadın Emeği

lastik-iş sendikası başkanı rıza kuas, 1968 yılında, işçilerin fabrikalara girerken ve çıkarken üstlerinin aranmasına karşı başlatılan “üstünü aratma” kampanyasını böyle anlatıyor. işçilere potansiyel hırsız muamelesi yapılmasına karşı yürütülen bu kampanya başarılı oluyor, üst arama uygulaması kalkıyor. burada dikkat çeken iki nokta var bence. ilki işçinin sendikasına duyduğu güven; bu muameleye itiraz ettiğinde neyle karşılaşırsa karşılaşsın, sendikasının bir telefonla yanında olacağını, onu yalnız bırakmayacağını ve birlikte başaracaklarını biliyor ve haklı çıkıyor!

çünkü o diskli

o dönemde haysiyet mücadelesi olarak ifade edilen ve 15-16 haziran’ın da yolunu açan direnişler, insana ve insan haysiyetine yakışır çalışma koşulları ve sendika seçme özgürlüğü için yürütülüyordu. yine o dönemden dikkat çekici bir anekdot var, bir fabrikanın müdürü molalarda bahçede dolaşırken önünden geçtiği işçiler ayağa kalkıyor, tek bir işçi kalkmıyor. müdür, “kim o, neden ben geçerken kalkmıyor?” diyor, “o diskli,” diyorlar.

sendikal mücadele ücretten çalışma koşullarına, iş güvencesine kadar sınıf için hayati birçok meselede toplumsal etkileri olan ilerlemeler kaydeder. işçi, mücadelenin hayatını olumlu yönde değiştirebileceğini görür, insanca ücret, insanca çalışma koşulları ve iş güvencesiyle politize olmaktan çekinmez hale gelir. eylemlere katıldığı, bir sol partiyle ya da örgütle ilişkisi olduğu için işinin ve geçiminin tehlikeye girme endişesi olmadan hareket edebilir. bütün bunlar sınıfın kendi siyasetiyle buluşmasının da önünü açar ama toplumsal dönüşümü buna indirgemek haksızlık olur. ekmek kavgası, haysiyet kavgası bu kelimelerin içimizde oluşturduğu heyecanın ötesinde gerçekten önemli ve değerli.

açlar sesini yükseltirken

türkiye’nin enflasyonda, özellikle gıda enflasyonunda rekordan rekora koştuğu bir dönemden geçiyoruz. bu konuda dünyada ilk üçe giren türkiye’deki gıda enflasyonu savaş durumunda olan ukrayna’nın üç katı; türkiye’de bu rakam yüzde 32 civarındayken, ukrayna’da yüzde 9.50, rusya’da yüzde 4.97. hayat pahalılığı, düşük ücretler, yüksek işsizlik oranları ve patronlara her istediklerini, akıllarına esen, bütçelerine uyan her haksızlığı, hukuksuzluğu yapma imkânı tanınmasının sebep olduğu genel yoksunluğun en önemli veçhesi gerçek ve gizli açlık; yani insanların karnının doymaması veya karnı doysa bile yeterli beslenememesi. bu mecranın okurlarına söylemeye bile gerek yok ama bugün türkiye’nin dört bir yanında yükselen grevler ve direnişler bunun bir sonucu.

konfederasyonun yetersizliği

24 ocak kararları sendikal mücadelenin geriletilmesini hedeflemişti ve başarıya ulaştı. işkolu barajı gibi engeller çok etkili ve özellikle buna karşı neden ülke çapında bir kampanya örgütlenmediğini anlamak güç. 1980’i izleyen yıllarda işçi eylemleri inişli çıkışlı da olsa varlığını sürdürdü ama disk eski disk olmaktan çıktı.

bu süreçte muhakkak ki yöneticilerin de payı vardır ama bütün sorumluluğun onlarda olduğu doğru değil, bu zaten mümkün de değil. örneğin, solun ezici bir kesiminin ağırlıklı olarak demokrasi talebini yükseltmesi de zamanın ruhunu şekillendirdi.

bunun akıl almaz sonuçları var. sendikalardan, sendikal işleyişten o kadar bihaber olundu ki, konfederasyonlar sanki üyeleri bir tür emir komuta zincirine tabi olan ordularmış gibi ele alındı. geçmiş yıllarda, ama en çok da gezi döneminde, sosyal medyada sık sık sendikalar neden genel greve gitmiyor diye isyan edildiğini hatırlarsınız. sanki konfederasyonların başkanları bir genel grev çağrısıyla hayatı durdurabilecek bir etki alanına, üye sayısına sahipmiş gibi. bu isyanı dillendirenlerin genellikle işkollarındaki sendikalardan herhangi birine üye olmadıklarını söylemeye bile gerek yok.

sendika-siyaset ilişkileri

sendikal mücadelenin doğrudan ve dolaylı politik sonuçları da var. ama bunun ötesinde, siyasal yapıların sendikalarla ilgili kararları verdiği bir ilişki biçimi işçinin iradesini tanımamak anlamına geliyor. bu açıdan sendikalarla siyasal yapılar arasındaki ilişkinin mevcut hali bence sorgulanmaya değer. disk’in chp ile ilişkileri, yakınlığı çok problemli ama problem chp’nin çizgisinden değil, sendikal gündemi belirleyebilmesinden kaynaklanıyor.

başka bir sendikal mücadele

yine tarihe bakarsak, disk’in en prestijli olduğu yıllarda gerçekleşen direnişlerde işleri temsilcilerinin kararlarda etkili olduğunu görüyoruz. oysa bugün anarko-sendikalist olarak tanımlanabilecek pratiklerde bile işçiler arasında temsil ilişkilerinin oluştuğuna dair bir bilgi yok. sendikal mücadele kuramsallaşmanın önemli olduğu bir alan, bu anlamda geleneklerin oluşması, kuşaktan kuşağa aktarılması önemli. bugün mevcut sendikal yapıların, herhangi bir biçimde sınıfın ihtiyaçlarına karşılık gelebildiğini söylemek çok zor. bu noktada, muhakkak ki çok sorumluluğu olan arzu çerkezoğlu’nu hedefe koymak, gerçekten bir çözüm mü? (tıpkı pervin buldan gibi, ona yönelik eleştirilerin zaman zaman acımasızlaşmasında kadın olmasının etkisi olduğunu düşünüyorum ve her türlü çarpıtılma ihtimaline karşı altını çizeyim, konunun özünün bu olduğunu söylemiyorum.)

sendikal mücadele disk’in mevcut durumunu aşmalıdır, bunu hedefleyebilir ama kendisini disk’e karşı konuşlandırmak başka bir şey.

1 mayıs’a gelirsek

geçen yıl kadıköy’deydim, disk’in kurduğu kürsünün, bir “eylem değil, miting” kürsüsü olduğunu, doğru düzgün slogan bile atılmadığını gördüm. bunu değiştirmek sadece devrimci siyasetin değil, sendikal mücadelenin de işi bence.

bu yıl taksim’in işgalini kırmak üzere toplanmayı başarabilen ve engellenemeyen yol arkadaşlarımız türkiye’deki devrimci siyaset açısından çok önemli bir adım attı, buna şüphe yok. taksim yasağının delinebilmesi, başka birçok yasağın delinmesi gibi, devrimci siyaset için güç ve moral kaynağı.

ama şu soruyu sormak hakkımız bence. bu adım, bir vadede türkiye’deki sendikal mücadelenin seyrini ve çehresini değiştirir mi? bunun kadar önemli bir diğer soru; bu, disk’in üstüne yürümek için atılmış bir adım mıdır? birçok grubun iki alanda da bulunmayı tercih ettiğini gördüm, okudum. mecidiyeköy’deki pratiği taşıyamayacak olan emekçileri eylemsiz bırakmayan bu yaklaşım bence çok doğru. ya biz ya hiç, sınıfın tutumu olamaz. bugün kapsamı öğrencilere ve emeklilere doğru genişleyen sendikal mücadele bugünümüzü ve geleceğimizi belirlemek açısından çok önemli, her birimizin “benim arkamda sendikam var” diyeceği gün çok yakın olsun.

Fotoğraf: Euronews

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar