Muhasebeyi işin mutfağında öğrendi Serpil, 20 yaşında evlendi, çocuğu oldu. Ücretli çalışmaya evde yaptığı ev ve bakım işleri eklenince tükendi. Boşandı, çocuğu ile farklı bir hayat inşa etti. “Anladım ki, insan kendi emeğine sahip çıktığında kendine değer verdiğinde hayat da ona yeni kapılar açıyormuş” diyor.
“Kendinizi değersiz hissettiğiniz yeri hemen terk edin”

Kadınlar için çalışma hayatı sadece bir ofis, bir fabrika mesaisinden ibaret değildir. Çoğu zaman evin içinde başlayan ve “bakım emeği” olarak adlandırılan o görünmez yük, iş yerindeki sorumluluklarla birleşerek ağır bir çifte mesaiye dönüşür. Toplumsal beklentiler, kadını evde her an hizmete hazır, işte ise vazgeçilebilir gören eşitsiz bir duruma hapseder.
Beyaz yakalı bir kadının ofis ve ev arasındaki görünmez emeği, 45 günlük bebeğini bırakıp işe dönmek zorunda kalışının ağırlığı ve sessiz bir sömürü düzeninden kendi iradesiyle çıkışının hikâyesine, Serpil’in hikayesine yer vermek istedik, bu söyleşide.
Çalışma hayatına küçük yaşta başladığını biliyorum. O ilk adımı nasıl attın?
Ortaokuldayken yaz tatillerinde farklı yerlerde çalışırdım. Liseyi bitirince tanıdık bir esnafın yanında sekreterliğe başladım; orada bana ön muhasebeyi öğrettiler. Muhasebeyi ‘mutfağında’ öğrendim diyebilirim. Sonrasında çalışırken kurslara gittim, kendimi sürekli geliştirdim. Rakamlarla uğraşmayı hep sevdim; sayıları düzenlemek benim için sadece iş değil, bir nevi terapi idi. Kafamı dağıtıyordum, bana iyi geliyordu. Çalışma hayatım bu şekilde başladı. Maaşım benimdi; kimse ne aldığıma ne verdiğime karışmazdı. Arada annem ‘Paranı harcama, sana çeyiz lazım olacak’ derdi ama o kadar; bu konuda herhangi bir baskı yapmadılar.
“Evdeki tüm işler benim görevimdi”
Peki ya evlilik dönemi? Hem iş hem ev dışarıdan göründüğü gibi miydi?
20 yaşımda kendi rızamla evlendim. İkimiz de çalışıyorduk ama evin içine girince durum değişiyordu. Bir süre sonra evde iki yabancı gibiydik; ancak eve biri gelince beraber oturup konuşuyorduk. Evde tek bir kişinin sözü geçiyordu. Sanki ben sabahın köründe yollara düşen, emek veren kişi değilmişim gibi; sadece onun parası vardı, sadece o söz sahibiydi ve sanki sadece o yoruluyordu. Evdeki tüm işler benim ‘görevim’, onun yaptıkları ise ‘yardım’dı. Ailem gelenekseldir, ben de öyle görmüştüm. Çalışabilmek için eşimle aramı hep iyi tutmam, o ‘dengeyi’ kurmam gerekiyormuş gibi hissederdim. Açıkçası tartışma çıkmasın, gerilim olmasın diye bir şey söylemezdim.
Bu durumun “normal” olmadığını ne zaman fark ettin?
İş yerindeki diğer kadınlarla ya da çevremdekilerle konuştuğumda, onların hayatlarının farklı olduğunu gördüm. Hiç unutmam; hamileydim, Darıca-Bostancı arası günde üç saatim yollarda geçiyordu. Akşam 9 gibi eve geliyordum, karnım burnumda… Benim bunca sıkıntım eşimin umurunda değildi; benden önce gelir, ayaklarını uzatır ve yemeği benim ısıtmamı beklerdi. Ben yorgunluktan değil, görünmezlikten tükenmiştim. Bana adeta yokmuşum gibi davranıldığında bir gün, ‘Dur bir dakika, bu normal değil’ dedim kendi kendime. Doğum yapana kadar içimden hep bunu tekrarladım.
“Radikal karar alıp ayrıldım”
Doğumdan sonra süreç nasıl ilerledi? Annelik ve iş hayatı nasıl kesişti?
“İş yerim ‘Ya işe dönersin ya da yerine başkasını alırız’ deyince, doğumdan sadece 46 gün sonra işbaşı yapmak zorunda kaldım. Şimdi konuşunca bile tüylerim diken diken oluyor… Bebeğimi evde bırakıp ofise döndüm. İşe gitmeden sütümü sağıp anneme veriyordum. Bir keresinde ofise giren bir erkek arkadaş ‘Burası süt kokuyor’ demişti; utancımdan bir şey diyememiştim. Aslında o, benim küçücük bebeğim için verdiğim mücadelenin kokusuydu. Bir taraftan evde hayalet bir hayat… Ne benim emeğim, çabam ne de ailemin özverisi eşim tarafından görülmüyordu. Bu durumu konuşmak istedim fark ettim ki onun için bir değeri yok sonuç ne olursa olsun deyip radikal bir karar aldım ve ayrıldım.
Çocuk o kadar küçükken boşanma kararı almak çok cesurca. Neler hissettin bu süreçte?
Bizde boşanmaya iyi bakılmazdı. Annem babam her şeyin farkındaydı ama kabullenmeleri kolay olmadı. Sana karışmıyor ağzı var dili yok diyorlardı boşuna yuvanı dağıtma deseler de ben kararlıydım; babam bir süre bana küs kaldı. Ancak erkek kardeşim hep yanımdaydı bana maddi, manevi çok destek oldu hala da olur. Bunca karmaşanın içinde beni bezdiren işten de ayrıldım. Boşandıktan sonra abimin boş dairesi vardı oraya taşındım kira derdim olmadı. Ayrılınca üzerimden büyük bir yük kalktı, inanılmaz bir rahatlama hissettim. Artık bir başkasına hizmet etmiyorum. O işsiz olduğum birkaç ayda oğlumun kokusunu fark ettim… O stresin ve bitmek bilmeyen ev işlerinin içinde anne olduğumu, kadın olduğumu, kendimi unutmuşum. Aslında farkında olmadan hayatımdaki yükleri birer birer atmaya başlamıştım.
Evden çalışma
Sonrasında evden çalışma modeline geçtin. “Evde çalışmak” dışarıdan göründüğü kadar kolay mıydı?
Part-time muhasebe ve satış işine başladım. Haftanın üç günü evde, üç günü ofisteydim. Dışarıdan bakanlar ‘Oh ne şanslısın’ diyordu ama hiç de öyle basit değildi. Telefonda önemli bir teklif hazırlarken çocuk arkada ağlıyordu… Durumumu müşterilere açıkça anlattım, sağ olsunlar takdir ettiler. Bir elimle oğlumu ayağımda sallıyor, diğer elimle bilgisayarda teklif yetiştiriyordum. Evden çalışmak bedenen daha zordu ama çocuğumun gözümün önünde olması her şeye değerdi.
Bu çalışma düzeni iş yerindeki arkadaşlık ilişkilerini nasıl etkiledi?
Ofiste bu düzende çalışan tek kişi bendim. Bu durum, maalesef mesai arkadaşlarımla aramda görünmez bir soğukluğa neden oldu. Şartlarımı işe girerken anlaşarak belirlemiştim ama ‘torpilliymişim’ gibi bir algı yaratıldı. Ofisteki kadın arkadaşlarımla samimi bir diyalog kuramadım. Oysa hepimiz aynı sistemin içinde farklı şekillerde hayatta kalmaya çalışıyorduk. Ben işimde profesyonelim ama o duvarları aşamadım. İnsan bazen en çok hemcinsleri tarafından anlaşılmayı bekliyor ama iş hayatının rekabetçi gerçekleri buna her zaman izin vermiyor.
Hayatın açtığı yeni kapılar
Bugün geldiğin noktada, geriye dönüp baktığında neler hissediyorsun?
Geçen yıl emekli oldum. Oğlum artık dördüncü sınıfta. Hala sabah 5’te kalkar, hazırlıklarımı yaparım. Hayat mücadeleme gururla devam ediyorum. Şunu anladım: İnsanın kendisini fark etmesi için o cesareti göstermesi gerekiyormuş. Bu yolun yarısını ben yürüdüysem, diğer yarısında beni hiç yalnız bırakmayan annem ve babamın ve erkek kardeşimin emeği var. Şimdi kendi ayaklarımın üzerinde durmanın huzurunu yaşıyorum.
Son olarak ne söylemek istersin?
Aldığım kararlar hiç kolay olmadı tabii, çok zorlandığım zamanlar da oldu. Toplumun ne diyeceğinden ya da ‘tek başıma yapabilir miyim?’ korkusundan ziyade, evladıma ve kendime olan sorumluluğuma odaklandım. Anladım ki, insan kendi emeğine sahip çıktığında kendine değer verdiğinde hayat da ona yeni kapılar açıyormuş. Benim gibi kadınlara, ”Kendinizi değersiz hissettiğiniz yeri hiç tereddüt etmeden terk edin!” diyorum.
Fotoğraf: istockphoto










