“Eskiden insanlar genellikle doğruyu söylerler, arada bir yalan söyleyebilirlerdi. Şimdi biz doğruyu adeta arıyoruz” diyen sosyolog, araştırmacı Dr. Feyza Akınerdem, kadınların kendi yaşamları hakkında karar alma yetkisi istediklerini ve artık başkalarının kendileriyle ilgili karar almasından bıktıklarını söylüyor.

Sosyolog, araştırmacı ve siyasi danışman olan Dr. Feyza Akınerdem, son yıllarda toplumla, siyasetle, televizyon yayıncılığıyla ilgili saptamalarıyla dikkati çekiyor.
Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini bitirdikten sonra doktorasını City, University of London’da Kültür Politikaları ve Yönetimi alanında tamamlayan Akınerdem, akademik çalışmalarında çağdaş toplumsal dinamikler, medya ve temsil, söylem analizi ve nitel araştırma yöntemlerine odaklandı. 2025 yılında yeni rektörlük dersini kaldırana kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde “Yalanın Sosyolojisi” diye bir ders vermekteydi. Yıllardır medya üzerine çalışan ve akademik çalışmalarında medyanın görünmeyen yüzüne ayna tutan Dr. Feyza Akınerdem ile günümüzü konuştuk.
Yalanın Sosyolojisi diye bir dersiniz vardı. Bu dersin adını koyma içeriğini oluşturma sürecinizi anlatır mısınız?
Akademik çalışmalarım hep televizyon ve medya üzerine oldu. Medya üzerine çalışmak olgu ve olgunun anlatılış biçiminin arasındaki farkı görmenizi sağlıyor. Bunların bir kısmı kurgu, kurmaca; diziler gibi. Bir kısmı ise gerçek hayattan yola çıkıyor reality showlar, belgeseller, tv haberleri gibi… Bu konularla ilgili hayatımın belirli dönemlerinde çalıştım ve gördüm ki, olgular ile anlatım arasındaki makas çok açık. Sadece diziler, masallar değil; haberler, yorumlar, belgesellerin anlatımında da hakikatle ortaya çıkan sonuç belirli bir makas aralığına sahip. Bu çelişki siyasetin yönettiği bir alan. Böylece siyasal söylemin yönettiği, manipülasyon dediğimiz, gerçeği bükme dediğimiz biçimlere bakmaya başladım. Bir olguyu nasıl aktardığımız ideolojik, deneyimsel, biçimsel, öznel şekillerde biçimleniyor. Ama bu gerçekle mesafelenme aynı zamanda bir siyaset meselesi. Dünyaya kendi siyasetimizi, ideolojimizi, bakış açımızı nasıl anlatacağız derken hepimiz biraz gerçeği büküyoruz. Bu gerçeğin biraz daha olumlu bir geleceğe gitmek için büküldüğü durumlar var; daha manipülatif, güç toplamak için kitleleri belirli biçimlerde harekete geçirmek için yapıldığı durumlar var. İşte bunların hepsini analiz ettiğim, sınıfta açtığım seminere de Yalanın Sosyolojisi demiştim. Tam olarak olgularla algı arasındaki çelişkiyi gösterecek çalışmalara baktım.
Hakikati bükme
Hakikati bükmek deyince, nasıl bükülüyor? Günlük hayattan, sınıfsal konumlamaya kadar uzanıyor mu? Hikayelerin fonksiyonu ne bu durumda?
Hakikati bükme biçimleri bütün toplumsal çatışma ve bütün toplumsal sorunlar için geçerli. Kültürel anlatılar da siyasi anlatılar da bu alanı çeşitli biçimlerde yorumlarlar. Yeşilçam’dan, zengin kız fakir oğlan hikayelerinden başlayarak, Marx’ın çok mükemmel bir şekilde yorumladığı, yabancılaşma dediğimiz; aslında sınıf ilişkilerinden bizi yabancılaştıran, bireyselleştiren, biricikleştiren sistematik ve toplumsal tarafını görünmez kılan hikayeler vardır. İşçi ile patron arasındaki, yoksulla zengin arasındaki fark aslında kişisel olarak birinin daha iyi birinin daha kötü olmasından, iyilik değerinin aslında sömürülen tarafına kötülük değerinin sömürülen tarafına yüklenmesinden kaynaklanır. Türkiye’de dizilerde zenginler kötüdür mesela… Ama bu içsel bir kötülüktür. Canavarca bir kötülüktür, sinsidir, oyunlar kurar vesaire. Bu da hikayeyi ezen-ezilen ilişkisinden çıkarıp iyi-kötü ilişkisine çevirir ve bir masalın içine yerleştirir. Bunun içerisinde de çeşitli çözüm arayışları vardır ama bu çözüm arayışları Amerikalı edebiyat teorisyeni Lauren Berlant’ın “Zalim İyimserlik”* kavramıyla anlattığı gibidir. Ezilen, iyi ve mağdur ve haklı olan taraf kendini kurtarmak için bireysel bir çabaya yönelir. Aslında liberalizmin önerisi budur. Bireysel olarak çabalarsan yırtabilirsin. Yırtma hikayeleri izleriz biz filmlerde, dizilerde. Bir sistemin dönüşümünü değil, bir kahramanın dönüşümünü, o kahramanın elinden tuttuğu insanın dönüşümünü izleriz. Bu da melodramatik anlatılarda biricik aşk hikayesine, suç anlatılarında biricik bir suç hikayesine, polis hikayelerinde biricik bir güvenlik hikayesine dönüşebilir.
Eskiden iyi ve kötünün ayrımları daha kesindi gibi geliyor bana. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Hepsi güzel kıyafetler içinde, güzel insanlar… İngiliz ya da Kuzey Avrupa dizilerinde göremeyeceğimiz mükemmellikte insanlar… Sanki reklam filmlerinin kastları gibi. Bir sihirli değnek mi dokundu ekrana?
Benim en yakın hatırladığım örnek Yaprak Dökümü’nün kötü, fettan denilebilecek karakteri Ferhunde, evin içinde topuklu ayakkabılarla değil tüylü terliklerle gezerdi. Doğal, eve girerken insanların ayakkabı çıkarıp terlik giydiği bir ev haliydi. Şimdi ise kokteyl elbiseleriyle izliyoruz hane halkını. Bu sık yapılan bir eleştiri. Ama ben şundan kaynaklandığını düşünüyorum. O yırtma hikayesini daha cazip hale nasıl getireceksiniz? Yoksulluk ve yoksunluk; yani belli imtiyazlardan, belli kaynaklardan, belli hayat biçimlerinden uzak kalma mecburiyeti. İçine düştüğümüz mecburi hayatlar ne kadar bizi zor bir duruma sokarsa, o kadar arzuladığımız şeyleri izlemeyi seviyoruz. Kendimize benzeyeni değil de arzuladığımızı izlemek istiyoruz. Kreatif sektör, daha arzulanabilir bir hayatı daha gerçekçi bir hayata tercih ediyor.
Bu büyüklere anlatılan bir masal mı yoksa bir yönlendirme biçimi mi? Birileri bir şeyleri yeniden mi yapılandırıyor?
Aslında bir yapılandırma olduğunu düşünmüyorum. Televizyon dizileri çok fazla aktörlü, çok katılımcının işin içine girdiği karmaşık işler. Çok doğrudan üst bir akıl yapıyor bunu diyebileceğimiz bir hikaye değil. İzleyicinin reyting vermesi, piyasanın reytingi ölçerek reklam vermesi, kanalın projeye okey demesi, devletin sansür mekanizmalarının seçici kurullarından geçmesi, RTÜK’ün ceza verip vermemesi gibi pek çok kaygı var. Aynı zamanda işin ekonomisinin yönetilmesi gerekiyor. O nedenle star oyuncuların yerine daha düşük bütçeli oyuncular alınıyor. Senaryo ekipleri ağır sömürü altında çalıştırılıyor. Bir ekonomiyi yönetmeye gayret ederek bu işi kotarmaya çalışıyorlar. Bunun bir proje olması için çok daha iyi finanse ediliyor olması gerekirdi. Halbuki kendi kendini kurtarmaya çalışan bir sektör var. Dolayısıyla çok katmanlı, zamanın ruhu dediğimiz ruhun belirlediği, toplumdan da siyasetten de ekonomiden de ulusal, yerel, küresel dönüşümlerden son derece etkilenen bir sektör var diyebiliriz.
Hakikat tasavvufta yeri olan bir kavram, bükme ise tersine döndürmek… Hakikat bükme sözünü gerçeği bükme kullanmak yerine özellikle mi tercih ettiniz?
Gerçek ve hakikat sözcüklerinin anlamlarının farklı olduğuna katılıyorum. O yüzden hakikat demeyi tercih ediyorum. Hakikatin sadece gerçek değil, doğruluk anlamı taşıdığını da düşünüyorum. Bir şeyin doğru olanı nedir? O da bizi normatif bir düzene getiriyor. Doğru bir kadınlık nedir? Doğru bir gençlik nedir? Doğru bir toplum nedir bu soruları gündeme getiriyor. Hakikat bükme, bizim doğrularımızı da, ilkelerimizi de büktüğü için hakikati tercih ettiğimi söyleyebilirim. Sadece gerçekleri ve olguları değil, hepimizin inandığı etik değerleri de büküyor. Ahlaki bir doğrunun olamadığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz. O yüzden hakikat sonrası diyoruz. İngilizce’de reality ve truth’tur. Hakikati hem doğru hem de gerçek anlamını taşıdığı için kullanmayı tercih ediyorum.
“Hikaye okuma becerimize güveniyoruz”
Eskiden pazarlamacılar, reklamcılar ürün için hikaye üretmekten söz ederdi. Şimdi TV’de, yemek yarışmalarında yemeklerin hikayesini duymaya başladık. Hikaye neden önemli ve bu kadar çok karşımıza çıkıyor?
Buna ters köşe bir cevap vereceğim. Eskiden insanlar genellikle doğruyu söylerler, arada bir yalan söyleyebilirlerdi. Şimdi biz doğruyu adeta arıyoruz. Bir şey anlatılıyorsa mutlaka palavradır ama arada doğru kırıntıları vardır diye onu arıyoruz. Bu arayış içerisinde ilginç bir şekilde hikaye etmenin hikayenin, yani geçmişe, geleceğe ve şimdiki zamana aynı anda hitap edebilen, bir akışı olan, belli olguları olan ama bunların daha arzularla, duygularla bezendiği bir hikayenin aslında en sabit, en hakiki araç olduğunu düşünmeye başladım. Hikaye etmek ve o hikayenin içinde olmak insanlara güven veriyor çünkü bu ortam aynı zamanda çok büyük bir kaygı ve güvensizlik ortamı. Her şey yalansa neye güveneceğiz? Hikaye okuma becerimize güveniyoruz. Doğduğumuz andan itibaren masallara ve hikayelerle muhatap oluyoruz. O yüzden bizim için bir hikayenin tutarlılığı o hikayenin dayandığı gerçeklikler, o gerçeklik algısının bize verdiği güven, o hikayenin gidebileceği yerler, sonuç bizi çok daha güvende hissettiriyor. Adeta bir anne evi gibi daha tanıdık geliyor bu kadar yabancılaşmanın olduğu bir ortamda.
Sendikalara üye olma oranı yüzde 15, sendikalı işçileri dışlayarak, kimi zaman kolluk kuvvetleri bu insanların üzerine salınarak da engel olunuyor. Bunlar nasıl aşılacak, nasıl aktör olunacak?
Cevabı kolay değil ama bireysel değil daha toplumsal mücadele gerekiyor. Yaşadığımız şeylerin sistemik ve toplumsal bağlamını kaçırmadığımız gerçek ilişkilerin olduğu topluluklar kurmak, yaşadığımız bölgelerde hem makro hem mikro siyasette var olmak, kendi yerelimizdeki siyasi ve sosyal meselelere duyarlılık geliştirerek mücadele etmek gerekiyor. Bu çabaların gerekli olduğunu, Türkiye’nin demokratik sistemini canlı tuttuğunu düşünüyorum. Kent Konseyi’nden tutun, çevre hareketlerine, direnişlere kadar çok önemli çabalar. Şu an bu mücadeleler otoriter ve hukuki baskıların altında çok görünür olmasalar da çok önemliler.
“Eşitlik politikaları olmadan olmaz”
Demokrasi kimin işine yarıyor?
Ne kadar istismar edildiğine bağlı. Demokratik normlara bakmazsızın demokratik yöntemler istismar edilirse, tabii ki güçlülerin işine yarar. Bu demokrasi tarihi boyunca böyle olmuştur. O nedenle demokrasi hukuksuz olmaz. Sosyal devlet olmadan olmaz, eşitlik politikaları olmadan olmaz. Demokratik katılım süreçlerinin ve sivil toplum örgütlerinin olmadığı bir ortamda sandığa indirgenmiş bir demokrasi güçlüleri daha güçlü kılar. Ama bu mekanizmaları, yani yerel, kendi hayatımızı etkileyen konularda haklarımızı aramayı bırakmamak lazım. Unutmamak lazım ki diğer bütün mekanizmaların çalışması için sandığın önümüze gelme kapasitesi çok önemli.
Geleceğin kadınların elinde olduğunu söylemişsiniz bir yerde… Şimdi ne görüyorsunuz?
Kadınların ve gençlerin etkisi siyasi olarak büyük olacak. Yaşamı kadınlar kuruyor ama o yaşamın üzerinde karar verici olan kadınlar değildi şimdiye kadar. 100 yıllık bir demokrasimiz var ama kadınların hala kurullarda, siyasette karar alma süreçlerindeki varlığı istisnai ve altı çizilen bir mesele olarak görülüyor. Kadınlar gücü istedikleri için değil, kendi yaşamları hakkında karar alma yetkisi istedikleri için bu halden bıkmış durumda. Bu bıkkınlığın bir dönüşümü kaçınılmaz olarak getireceğini düşünüyorum. Kadınlar, giderek artan bir şekilde, toplumun her kesimine yayılan bir memnuniyetsizlik içinde ve bunun böyle gitmeyeceğini görüyorlar. Hem kendi mikro hayatlarında kendi kararlarını verme konusunda daha ısrarcı ve kararlılar hem de siyasete yönelik daha talepliler artık. Aynı şey gençler için de söz konusu. Kadınlar ve gençler hep apolitik görünür ama aksine kendi hayatları hakkında karar alma yetkileri kendilerine tanınmadığı için öfkeliler, kızgınlar ve yeni biçimlerde bu isyanın ve kızgınlıklarının sonuç vereceğini ve geleceği kurmakta daha etkin olacaklarını düşünüyorum.
Kadınların ortak meselelerini konuşabilmesi
Din ve feminizm uzlaşmayacak gibi görülürdü. İslamla feminizm giderek daha mı yaklaşıyor?
Dindar, Müslüman, muhafazakar hayatı yaşayan kadınlar da kendi haklarının her zaman arkasındalar ve bu mücadeleyi verdiler. Bunun adına feminizm dememiş olabilirler. Ama dindar olan ve olmayan kadınlar aslında o kadar ayrı hayatlar yaşamıyorlar. Eğitimli kadın da, kırsal hayatlar içinde çalışan üreten kadınlar da aslında benzer sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Burada aslında kutuplaştırıcı dindar, muhafazakar, seküler kadın ayrı dünyada imiş gibi bir bakış üretmek yine erkeklerin siyasetinin bir oyunuydu. Bence kadınlar ortak meselelerini artık daha rahat konuşabilir haldeler. Müslüman, dindar, modern, eğitimli, batılı, doğulu bütün kadınlar meselelerin ortak olduğunu daha iyi görüyorlar ve belli Whatsapp gruplarında, Facebook’ta kurdukları gruplarda tavsiye ya da ikinci el gruplarında ya da bölgesel olarak duyarlılık gösterdikleri çevre hareketlerinde omuz omuza artık birlikte hareket ediyorlar.
Son bir sene içinde yapay zeka çok farklı bir noktaya geldi yalan konusunda… Bu alana da bakmaya başladınız mı?
Bakıyorum. Daha çok etikle ilgili alana… Benim de iki kızım var 17 yaşında, ikizler… Onların bu konudaki itiraz ve isyanlarına bakıyorum. Sanatla da ilgilendikleri için sanatta yaratıcılık, mülkiyet hakları onları geriyor, üzüyor, isyan ediyorlar. Ben bu işin henüz popüler kullanımları içinde olduğumuzu, henüz emekleme döneminde olduğumuzu düşünüyorum. Bunun için de iyimser bakan biriyim. İnsan faktörünün yok olamayacağını, insanın yapay zeka karşısında ikincil kalamayacağını, bu konuda kalmaması için de düzenlemelerin olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlığın henüz çözülememiş kadim meselerine, insan duygusu, yorumu ve düşüncesi olmadan yapay zekanın çözüm getirebileceğini düşünmüyorum. Etik, hukuki, toplumsal cinsiyet meseleleri gibi meselelerimizin insan çabasıyla çözülebileceğini ve bu konularda çalışmamız, çabalamamız, dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Hala başlangıç aşamasında olan bir işin popülerleştiğini ve hakkındaki olumlu ya da olumsuz senaryoların da biraz fazla büyük olduğunu düşünüyorum. Göreceğiz. Ben de izliyorum diyebilirim.
Köpeğe çocuk muamelesi yapan reklam RTÜK tarafından kaldırılmış. Onun çevresinde yine bir annelik tartışması döndü. Ne düşünüyorsunuz?
Bence hikaye başarılı bir hikayeydi. Tam da evcil hayvan sahibi insanların kullanabileceği bir süpürgenin reklamıydı aslında. Ama bir taraftan da annelere hep ev eşyası, evde kullanabilecekleri ev eşyaları alınmasına yönelik eleştirisi de olan bir reklamdı. Bence başarılı bir ters köşe hikayeydi. Bunun eleştirilmesi bu alanı bir politika malzemesi haline getiriyor ve politika malzemesi olarak konu komplo teorilerine bağlanıyor. “Bu toplum üzerinde oynanan bir oyundur. Köpek anneliği diye bir durum icad ediliyor” gibi… Tam da biraz önce söylediğim gibi gerçeği bükme biçimi bu. Reklamı yapanın da anlatanın da böyle bir derdi yok ama siz bunu siyasete alet etmeye başladığınızda her tarafa çekebiliyorsunuz. Halbuki ben bu konuda da büyük bir dönüşüm olduğunu evcil hayvanlarla beraber yaşayan insanların da çok çeşitlendiğini, dindar, muhafazakar evlerde de insanların hayvanlarla yaşadığını düşünüyorum. Bunun da ötesinde Türkiye toplumu hayvan sevmez, hayvan düşmanı bir toplum değildir ve aksine hayvanlar kentlerde de kırsalda da çok sevilir. Sevilmese zaten bu kadar çok etrafımızda olmazlardı. Hayvan özel olarak aile rejiminin karşısında bir varlık değildir. Bunun çok ciddi politik ve manipülatif söylem olduğunu ve gerçeği bükmenin ötesinde, gerçeği çok ıskaladığını, tamamen başka bir dünyada, başka bir fantastik hikaye kurulduğunu düşünüyorum. İşte nüfusun azalması, gençlerin çocuk sahibi olmak konusuna mesafeli oldukları bir gerçek. Ama köpekler ve köpek tüylerini temizleyen süpürgeler değil konu.
“Biraz daha yalnızız”
Annelerimizle bizim aramızda büyük farklılıklar oluştu. Bu konuda ne görüyorsunuz?
Ebeveynlik ve annelik pek çok şeyin piyasalaşmasıyla birlikte daha piyasalaşan ve bunu da içimizdeki endişeyi yöneterek metalaştırılan bir alan olduğunu düşünüyorum. Bizim annelerimiz de endişeli değil miydi? Endişeliydi elbet ama bu konuda bazı avantajları vardı. Daha topluluk içerisinde akraba, arkadaşlarla desteklenen bir şeydi annelik. Özellikle metropollerde annelik çok daha yalnız bir durum artık. Ne komşuluk öyle bir komşuluk, ne de akrabalarla çocuk büyütmek artık pek istenen bir şey değil. O yüzden de biraz daha yalnızız. Biz, kendi kurallarımız olsun, kendi sistemimizle büyütelim istedik. Haklıydık da ama bu da bir yalnızlaşma getirdi. Çünkü bizi destekleyen başka sosyal devlet mekanizmaları yoktu. Kreşler yok, gündüz bakım ihtiyaçlarınızı karşılayan bir yer yok. Gebelik ve sonrası sağlık ve sosyal hizmet alanları çok zayıf. Sadece gebenin fiziki sağlığına ve gebelik sonrası bebeğin ve annenin sağlığına fiziki olarak bakan ama ruhsal ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamayan bir sistem içerisine düşüyoruz. Onun yanında kaygılar çok daha büyük. Eskiden iyi eğitim vermek, kaynak ayırmak, çocuklara güvence sağlıyor olsa bile şimdi öyle değil. Şimdi ne yapacağımızı bilemez bir kaygılı anne pozisyonundayız. Diğer yandan kadınlar için eskiden hayat daha kolay değildi, daha da zordu. Şimdi de zor. Zorluklar biçim değiştirmiş olabilir ama biz patriyarkayı önceleyen bir sosyo ekonomik sistemi değiştirip dönüştüremediğimiz müddetçe kadınlık her zaman çok zor olacak.
*Bireyi hedeflerine ulaştıracağına inanılan bir fikre, nesneye veya sisteme duyulan bağlılığın, aslında o kişinin refahını veya gelişimini engellemesi durumu.










