Köyün “saçı açık” tek kızı. Elmabelen’in tarihinde kısa kollu bluzu ilk o giydi. “Daha yaşım küçük olmasına rağmen her gören ‘başını niye örtmüyorsun’ sorusuyla bunaltıyordu. Ben de ‘çemberim yok ki’ diyordum. Kızların, erkeklerin duyacağı şekilde şarkı söylemesi ayıp kabul edilirdi. Bense ağaca çıkıp, gücümün yettiği kadar yüksek sesle şarkı söylerdim. Koyun güderken roman okurdum.” Köy evinden edebiyat dünyasına bir kadının yolculuğu. Yazar Cemile Çakır’ın sıradışı hikayesi..
“Romanlarımın hepsinde kadın mücadelesi var”

O, küçücük bir köyden çıkıp, elindeki valizle uzaklarda bir şehre okumaya geldi. Eğitim için köyünden “parasız yatılı” olarak ayrılan bu küçük kız, yola çıkarken henüz kitaplar kaleme alacağını, hiç durmaksızın yazacağını bilmiyordu. Şair-Yazar Cemile Çakır’dan söz ediyoruz. Toplumsal baskılara karşı bir köyde kız çocuk olmak. Geleneksel katı kurallarla başa çıkmanın yorgunluğunu sırtlanmak… Sınırları zorlamaya çalışmak. O ücra kırsaldan yani Elmabelen Köyü’nden küçük kız olarak elindeki valiziyle Erzurum Otogarı’na geldiğinde şehri özümsemeye çalışıyordu. Yatılı okulda okuyacaktı. Şimdi birçok roman ve hikaye kitabında imzası olan bir yazar. Sıradanlığın dışına çıkan kadın karakterler yaratma konusunda bir yeteneğe sahip. Bu karakterler sanki sayfaların ötesine geçen bir direnci somutlaştırıyor..
Köy evinden edebiyat dünyasına
Cemile Çakır’ın yazma serüveni, aslında bir “sessizliği bozma” hikâyesi. Issız bir köyde, imkânların kısıtlı olduğu bir ortamda doğup büyümesi, Onun dış dünyadan ziyade iç dünyasına ve çevresindeki insan hikâyelerine odaklanmasını sağladı. Gözlem gücü çok yüksekti. “İnsan biriktirmek” hayatındaki en önemli uğraştı. Hikâyelerinin kahramanları, okuru yerine mıhlıyor. Kenara itilmeyi reddeden, onları susturmaya kararlı bir dünyaya karşı kadın kahramanlarla bizi tanıştırıyor. Cemile Çakır’ın bir köy evinden edebiyat dünyasına uzanan yolculuğu ilham verici bir hikâye. Hepsini konuştuk ne merak ettiysek sorduk.

“Elektrik, su ve yol yoktu”
Altı çocuklu bir aile, üçü kız. O dönemde kızların 13-14 yaşına geldiği anda evlendirildiğini söylüyor Cemile Çakır. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi ise parasız yatılı olarak Erzurum Kız Lisesi’nde okuyor. Daha eskiye gidip köy hayatını soruyoruz. Yaşam tarzını, toplumsal değerleri anlatıyor; “Dağ başında, yeşillikler arasında bir köy. Yağlıdere ilçesine bağlı Elmabelen. Bir dağın tepesinde. Benim çocukluğumda köyde elektrik, su ve araba yolu yoktu. Arazi dağlık olduğundan her şey insan gücüne bağlıydı. Kültür olarak adeta feodal toplum öncesi gibiydi. Batıl inançlar ve din birbirine karışmıştı. Daha beş altı yaşındayken çocuklar da çalışmaya bir yerinden katılmak zorundaydı. İnekleri, koyunları otlatmak, kendinden küçük çocuklara bakmak, pınardan su taşımak gibi. Şimdi geriye baktığımda çocukluğumun masal gibi olağanüstü güzellikte geçmiş olduğunu söyleyebilirim. Hayvan otlatmaya birlikte giderdik komşu çocuklarıyla. Dereler, ağaçlar, her şey bizim oyuncağımız olurdu.”
“Suyu güğümlerle uzaktan taşırdık”
Çarşıdan satın alınmış hiçbir oyuncağı olmamış. Çocuklar oyuncaklarını kendi yaparmış köyde. Çamurdan, bazen ipten, kimi zaman tahtadan. Cemile köyünü anlatıyor; “Killi çamurdan tabaklar, tencereler yapardık. Çam kozalakları bizim için ‘oyuncak’tı. Büyük kahverengi kozalaklar ineklerimiz, küçükleri ise koyunlarımız olurdu. Ama bir de öbür yanı var hikâyenin. Kız erkek ayrımını daha çocukluğumda hissettirdiler bana. İlkokul beşinci sınıfı bitirince ağabeyim ve ben yatılı okul sınavına girdik. Evde konuşulanlar moralimi bozuyordu. Ağabeyimin kazanması isteniyordu. Ben kızdım ya, kazanmasam da olurdu. Sonra benim kazandığım haberi geldi, sevinçten adeta uçuyordum. Çocukluktan çıkıp ergenliğe girince işler daha da değişti. Başımızı örtmemiz, ‘edepli’ giyinmemiz ve davranmamız gerekiyordu. Yazın ve ara tatilde köye geldiğimizde bir gün bile boş kalmaz çalışırdık. Erkekler de bizimle dışarda, fındık bahçesinde çalışırdı. Ne var ki eve gelince onların işi biterdi ama bizimki bitmezdi. Yemek, bulaşık, çamaşır.. ki elde yıkanırdı. Köyde su da yok. Suyu güğümlerle hayli uzaktan getirirdik.”
“Gelinlik kız okula gider mi?”
Köyde doğmak, çocukluğu kırsalda yaşamak bir yazar için avantaj mı? Doğanın içinde özgür bir çocukluk geçirmenin hayal gücünü beslediğini şu cümlelerle vurguluyor; “Masalsı bir dünyada büyüyüp bu korkunç dünyaya gelince çocukluğun o olağanüstü güzellikli dünyası insana daha kıymetli geliyor. Bazı şiirlerimde, öykülerimde bunu aradığımı söyleyebilirim”. Çocukluğa dair bazı noktalar da ilginç. Köyde her kız çocuğunun başı kapalı Cemile’ninki ise açık. “Çocuk Cemile”ye geri dönüyoruz. Dinliyoruz yazarı. “Okul köye geç geldiği için ablam biraz geç başlamıştı, 13 yaşındaydı. Dedem elinde sopa yolunu kesmiş. ‘Gelinlik kız okula gider mi’ diye”. Köyde başı açık gezen, ilk kısa kollu giyen Cemile! O hariç bütün köy örtüiü! “Özellikle ben, ortaokul ve lise döneminde başörtüsü takmama mücadelesini çok verdim. Her gören ‘başını niye örtmüyorsun’ diye çıkışıyordu ben de ‘çemberim yok’ diyordum. Biraz aykırıydım. Kızların, erkeklerin duyacağı şekilde şarkı söylemesi ayıp kabul edilirdi ama ben ağaca çıkıp gücümün yettiği kadar yüksek sesle şarkılar söylerdim. Aykırılıkta öyle durumdaydım ki, koyun güderken roman okurdum.”
“Deneyimlerimiz başkalarına ışık tutabiliyor”
Kadınlar çok benzer hikâye kahramanlarından sıkıldılar. Geleneksel, biçimci öykülerden de. Kadını yazan bir hikâyeci Cemile Çakır. Daha çok kadın okurlar mı takip ediyor, alıyor kitaplarını? Böyle bir soru yöneltince anlatıyor. “Kadın da var erkek te. Ama şunu söylemek isterim. Okurların büyük çoğunluğu ne yazık ki ‘star sistemi’ diyeceğimiz bir sistem içinde. Bizim gibi kadın yazarların o sistemi delip okura ulaşabilmesi kolay değil. Elbette kadınlar daha bilinçli erkeklere göre”. Peki kadınların benliklerinin farkına varmalarını sağlamaya yönelik kadın yazarlar nasıl bir rolde? Şöyle yanıtlıyor; “Yazmak, kendi deneyimlerimizi anlatmak oluyor bir anlamda. Bu deneyimler okura farklı yolların mümkünlüğünü göstermiş oluyor. Her birimizin direnişi, ayakta kalma mücadelesi bir başkasına ışık tutabiliyor”.
Erkek egemen dünyada kadın yazar olmak
Yazmak birçok kadın yazar için bir direniş biçimi. Ne var ki Cemile Çakır aynı zamanda çiziyor, resim yapıyor. Merakımıza ilişkin şunları paylaşıyor; “Yaptığım resimler sadece kendi evimin duvarlarını süslüyor. Desenlerim ise kitaplarımda yer aldı. İnternet dergisi Femtrak’ta her ay şiirlerimle birlikte bir desenim de yayımlanıyor. ‘Pazartesi14’te ise (İnternet gazetesi) şiirle birlikte fotoğraflarım… Yazmak, çizmek sadece kadın yazarlar için değil her yazar için direniş biçimi. Tabii ki kadınlar için daha da fazla. Erkek egemen dünyada kadın yazar olmak da uzun süreli bir direnişi gerektiriyor. Kendinizi var etmek için erkeklerden daha fazla çaba göstermeniz bir zorunluluk. Ya erkeklerin istediği biçimde yazar olacaksınız, ya da onlara rağmen. İkincisini seçen kadın yazarların, şairlerin işi çok daha zor. Çocukluğumdan itibaren ayakta kalmak bir mücadele biçimi olunca ister istemez eril söyleme karşı çıkışla başlıyorsunuz. Kadın cinayetlerini, çocuklara taciz, tecavüzü olağan kabul eden bir kültürden çıkınca onlara karşı durmak sadece sloganlarda değil, romanda, öyküde, şiirde de bir karşı duruş gerektiriyor”.

Yoğun bir yazın emeği
Bugüne kadar yedisi roman, üçü öykü, dördü şiir, biri de düzyazı şiir, kısa öykü ve desenlerinden oluşan bir kitap olmak üzere yayımlanmış 15 kitabı var. Bu arada üç yıl önce, Şubat 2023’te Klaros Yayınları’ndan altı kitabı birden çıktı! İffet’in Gelinliği, Yitik Menekşe, Gümüş Ay, Karanlık Ay, Çamur Ay ve Kadın Ay. Bu kadar yoğun bir üretim gerçekten inanılmaz bir performans gerektiriyor. Buna ilişkin soruya şöyle yanıt veriyor. “Bunlar yıllardır biriken çalışmaların aynı ay içinde yayımlanması şeklinde oldu”. Kadın Ay, kitabından söz etmesini istiyoruz. “Bu hikâyede, toplu tecavüze uğrayan bir kadın, çocukluğunun cennetine (köyüne) dönmek üzere yola çıkar. Ona Dolunay, yani ‘Kadın Ay’ eşlik etmektedir. Dolunay, kadınların yarasını iyileştirir. Yolda köyü yakılan, recme uğrayan başka kadınlarla buluşarak sınırı geçip o ülkeye ulaşırlar. Sonra farklı olaylar gelişir. O memlekette de değişen bir şey olmayınca, yeni bir yaşam oluşturmak üzere kadının yakılmış köyüne geri dönerler.”
Hepsinde kadın mücadelesi var
Hikayelerinin feminizmle doğrudan ya da dolaylı bağlantısı var. Peki feminist mi? “Evet” diyor ve şöyle devam ediyor. “Feminizmin bilincine varmadan önce de ben yaşam tarzı olarak feminist bir çizgide gitmişim zaten. Kadın olarak, tek başına ayakta durma mücadelesi de bu değil mi? Yazdıklarım da kadının dik durma çabasını irdeliyor. İlk öykü kitabımda yer alan “Artık Yaratmak İstiyorum” adlı öykü de bir kadının başkaldırışıydı. Buzdan Heykel ve Hiç Durmadan Uçmak kitaplarım da. Romanlarından İffet’in Gelinliği, Yitik Menekşe ve Zerna, kadına yönelik şiddeti, çocuk istismarını anlatıyor. Ama Ay serisinin Kadın Ay kitabı kadın mücadelesinin manifestosu gibi.”
Köyde üniversiteye giden ilk kadın
Teknolojinin hiç girmediği yıllar. Giresun’un bir köyünde, yeşillikler arasında geçen çocukluk. Oradan çıkan kadın yazar Cemile’den bir süreci daha dinliyoruz; “Bir yazarı besleyen en önemli şey yaşadığı çelişkilerdir. Benim çocukluğumda radyo da yok! Ben ilkokuldayken geldi köye. Almanya’ya işçi olarak giden biri getirmişti. Evlerimiz dik yamaçların üzerinde, radyoyu pencereye koyuyorlar, son ses açıyorlar, Biz de o sayede türkü dinliyoruz. Düşünün; kızların, erkeklerin duyacağı şekilde şarkı söylemesinin ayıp kabul edildiği bir köyde türkü dinleyebilmek… Radyo ile tanışmamız birçok fantastik düşünceleri de tetikledi. Komşumuzun oğlu Yılmaz, ‘babam bana bir başka radyo getirecek, içine girip ben de türkü söyleyeceğim” diyordu. Şimdi internet çağındayız. Amerika ile görüntülü konuşabiliyoruz. Köyde üniversiteye giden ilk kadın da benim. Bir anekdot daha paylaşayım; Elmabelen’de siyasi nedenlerle hapse giren ilk kadın da benim.. Elbette aykırı olunca vardığımız yer de çok farklı oluyor.”

Manastır katılığında bir kız okulu
Yine ilginç bir taraf daha var yaşam öyküsünde. “İlkokul sonrasında Erzurum Kız Lisesi’nde manastır katılığında bir okulda yatılı olarak ortaokul ve liseyi bitirdim” diyor. Öğrenmek istiyoruz Nasıl sert bir yaşamdı bu. “Bizim dönemimizde okullarda disiplin çok aşırıydı. Yatılı olunca bu daha da fazlaydı. Haftada iki gün çarşıya çıkma iznimiz vardı. Sabah altıda kalkar, saat altı buçukta etüde ders çalışmaya giderdik. Akşam olunca da saat 21’de yatağımızda olmamız gerekirdi. Kurallar inanılmazdı… Ailemizden gelen mektuplar okunup öyle verilirdi bize. Ziyaretçiler ise izne bağlıydı. Ara tatil ve yaz tatilinde eve gidişlerde de yine izin kağıtsız bir yere gidemezdik. ”
Yatılı okul kardeşliği
Yatılı okulda “kız kardeşlik” üretilmiş. Hiç kopmayan bir bağ oluşmuş. Yatılı okul arkadaşlığının hiç kopmadan sürmesinin sırrı ne? Diyor ki; “Biz yatılı okula ilkokuldan sonra gittiğimiz için tam altı yıl neredeyse yirmi dört saat birlikteydik arkadaşlarla. Zamanla aile ilişkisi kadar derinleşiyor bağ. Güçlü bir dostluk ve dayanışma var aramızda. Aynı şey koğuş arkadaşlarımız için de geçerli. Mahpushane arkadaşlığımız da öyle derin dostluklar doğurdu. Geçenlerde Dikili Kadın Platformu olarak düzenlediğimiz sinema gösteriminde ‘Kadınlara Mahsus’ filmini izlemiştik. O filmde geçen bir söz var; ‘Kadın kadının yurdudur’ diyor. İşte biz de birbirimize yurt olmayı öğrendik.”










