Skip to main contentSkip to footer
aile:

içi seni dışı beni

“aile hem kendi içinde tehlikeli hem de fertlerini ahlaki ve insani değerler açısından toplumun kalanından yalıtıyor. aileye bu kadar güvenmesek, belki daha güçlü bir şekilde toplum olacağız, ailemizin fertlerini savunmak için başka ailelerin fertlerinin haklarını bu kadar kolaylıkla çiğnemeyeceğiz, adaleti başka ailelerin fertleri için de gerekli göreceğiz.”

Kadın Emeği

faili meçhul cinayetler 1990’lı yıllara damga vurmuş çok önemli bir olguydu, bunların bir kısmı geçen yıllarda çözüldü, aileler en azından ziyaret edebilecekleri birer mezara kavuştu. kimileriyse faillerini tahmin etmek zor olmasa da karanlıkta kaldı. barış talebinin ve barış için verilen mücadelenin önemli bir kısmı da bu cinayetlerin aydınlatılması.

geçtiğimiz on yılda ise başka türde faili meçhul cinayetlere şahit olduk. bazıları, diğer faili meçhulleri mümkün kılan koşullardan yararlanarak işlenmişti. bunlar ağırlıklı olarak kadınların katledildiği erkeklerin faili olduğu cinayetlerdi, bazı vakalarda şüpheliler ellerini kollarını sallaya sallaya başka ülkelerde izlerini kaybettirebiliyor, bazen cenazeler bile bulunamıyordu. marmara üniversitesi fizik bölümü öğrencisi, 26 yaşındaki ahmet yıldız’ın 2008 yılında, eşcinsel olduğu için katledilmesi, soruşturma sonucunda cinayeti işlediği iddia edilen babası yahya yıldız’ın kırmızı bültenle aranmasına ve ırak’ta görülmüş olmasına rağmen yakalanmamış olması tipik bir örnektir.

bugünlerde, kolay kolay açıklayamayacağımız sebeplerle bu cinayetlerden bazıları aydınlanıyor. bunların içinde en çarpıcı olan gülistan doku cinayeti, çarpıcı çünkü farklı siyasal bağlantılar, akla hayale sığmayacak suç ilişkileri bu süreçte ortaya döküldü, polisiye kurguları aratmayan işlerin döndüğünü öğrendik. bunların içinde çarpıcı bir gelişme, katil zanlısının annesi olan, eski dersim valisinin eşi handan sorel’in, “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçundan tutuklanması oldu.

ahmet yıldız’ı hayattan kopartan kendi ailesiydi. gülistan doku’nun hayattan kopartılmasını kolaylaştıran zanlı türkay sonel’in ailesi olmuş.

gülistan doku ve ahmet yıldız aileler tarafından hayattan koparıldı

aile toplumun en küçük birimi mi

çok da şaşırtıcı olmayan bir tablo aslında bu. aile kendi değerlerini çocuğuna dayatır ve ama onu, kendisinden başka mercilerin cezalandırması ihtimaline karşı korur. tecavüz davalarını izleyenler, suçlu oğullarını yere göğe koymayan, mağdur kadına demediğini bırakmayan aileleri, anneleri görmüştür. adalet ihtiyacı, ailenin bittiği yerde başlar bu insanlar için.

bu aileyi en güvenli kurum haline mi getiriyor? ahmet yıldız ve aileleri tarafından, onların değerlerine uygun olmadıkları için öldürülen veya ölüme mahkum edilenleri düşünürsek bunun böyle olmadığını görüyoruz. kadınların, en sık şiddet gördükleri, canlarından olduğu kurum da kendi kurdukları aile oluyor. o katiller de anne babalarının, kardeşlerinin kaçmalarına, saklanmalarına yardım edeceğini biliyor çoğunlukla.

aile hem kendi içinde tehlikeli hem de fertlerini ahlaki ve insani değerler açısından toplumun kalanından yalıtıyor. aileye bu kadar güvenmesek, belki daha güçlü bir şekilde toplum olacağız, ailemizin fertlerini savunmak için başka ailelerin fertlerinin haklarını bu kadar kolaylıkla çiğnemeyeceğiz, adaleti başka ailelerin fertleri için de gerekli göreceğiz.

iktidarın aile propagandasını, aile dayatmasını bir de bu açıdan düşünmek gerek. aile, bizi toplumsal olanı anlamaktan, onu değiştirme ihtiyacından uzak tutmanın bir aracı.

her zaman yanındayım?

bu bağlamda aileyi kan bağı üzerinden tanımlamanın yetersiz olduğunu düşünüyorum. insanın zor anlarında yakınlarının, sevdiklerinin yanında olması güzel ve doğru bir şey ama ister kan bağıyla bağlı olduğumuz ailenin ister seçilmiş ailemizin fertlerini haksızlık yaptıklarında, haksız olduklarında dahi savunmak doğru mu? seçilmiş aile’yi arkadaşlıktan farklılaştıran, kelimenin olumsuz anlamıyla “aile” kılan bu tercih bence.

bir yandan da ekonomik kriz, toplumsal güvencesizlik bizi aile kurumunun içine itiyor. yaygınlaşan cezasızlık en yakınımızdakilere sığınmaya teşvik ediyor. diğer yandan da, istatistikler bize aile kurumunun yavaş yavaş çözündüğünü gösteriyor.

her birimizi yırtıcılaştıran vahşi ekonomik, toplumsal koşullarda bu çözünmeyi bireyciliğe, bencilliğe değil de bireyselleşmeye imkân tanıyan bir dayanışmacılığa evriltmek mümkün mü? bunun üzerine en çok düşünmesi gerekenlerin başında feministler olduğuna inanıyorum çünkü aile kurumunun birincil kurbanı kadınlar ve lubunyalar.

ana fotoğraf: serra akcan / csgorselarsiv.org 

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar