Akademisyen işçi, öğrenci müşteri… İstanbul Arel Üniversitesi’nden haksız yere işten çıkarılan Prof. Dr. Feryal Saygılıgil ve Dr. Öğr. Üyesi Nur Tuğçe Biga, vakıf üniversitelerinde derinleşen güvencesizliği, ders programlarından silinen toplumsal cinsiyet derslerini anlattı.

Haziran ayının sonunda vakıf üniversitelerinden işten çıkarma haberleri gelmeye başladı. Bilgi Üniversitesi’nin bir günde kapatılması ve ardından açılmasını henüz hazmedememişken vakıf üniversitelerinde çalışan 150’den fazla akademisyenin işine son verilmesi gündemine uyandık. İstanbul Arel Üniversitesi de uzun yıllardır kadrosunda çalışan Prof. Dr. Feryal Saygılıgil’i ve Dr. Öğr. Üyesi Nur Tuğçe Biga’yı haksız gerekçelerle işten çıkardı. Asıl gerekçenin politik olduğunu, muhalif akademisyenlerin hedefe alındığını biliyoruz. KHK sürecinde yaşanan toplu kıyımın bu kez tek tek eleme yöntemiyle devam ettiğini görüyoruz. Üniversitelerin bağımsız ve politik yerler olmasının önüne geçilmeye çalışıldığı, özellikle vakıf üniversitelerinin ticarethaneye dönüştürüldüğü bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu noktada amacının dışına çıkan üniversite, öğrencileri de müşteri olarak görüyor.
Üniversitenin uyguladığı mobbing, baskı ve en sonunda işten çıkarmanın nedenin siyasi olduğu aşikâr. Arel Üniversitesi’nin Feryal Hoca’yı feminist olduğu için, Tuğçe Hoca’yı ise sendikal faaliyetleri nedeniyle işten çıkardığını biliyoruz.
Öğrencisi olduğum için her daim kendimi şanslı saydığım Feryal Hoca’nın kadın çalışmaları ve sosyal bilimlere olan katkısı, öğrencileri üzerindeki emeği çok büyük. Üniversitenin mezunu olarak sosyal bilimleri, akademisyenleri, öğrencileri itibarsızlaştıran; hocalarımızı ve arkadaşlarımızı haksız yere işten çıkaran üniversitesinin itibarından şüphe duyarım.
Öğrencileri, arkadaşları ve feminist yoldaşları olarak Prof. Feryal Saygılıgil ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Yürütme Kurulu Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Nur Tuğçe Biga ile Arel Üniversitesi’nde yaşanan süreci konuştuk.
İstanbul Arel Üniversitesi’ndeki bu işten çıkarma ve tasfiye süreci tam olarak nasıl başladı ve idare tarafından önünüze nasıl bir gerekçe konuldu?
Feryal: Ben İstanbul Arel Üniversitesi’nde 2012 Eylül ayında çalışmaya başladım. 14 yıldır buradayım. Sosyoloji Bölümü’nün kurucularındanım. Aynı zamanda bölüm başkanı ve üniversite senato temsilciliği üyesiyim. 30 Haziran 2026 tarihinde “norm kadro fazlalığı” ve “bölüme öğrenci alımının durdurulması” gerekçeleriyle hizmet sözleşmemin yenilenmeyeceğini, ihbar süresinin sonunda işten çıkarılacağımı Elektronik Belge Yönetim Sistemi (EBYS) üzerinden öğrendim. Üniversite yönetimi, işten çıkarılan akademisyenlerle doğrudan muhatap olmamak için fesih bildirimlerini EBYS üzerinden yapmakta. Norm kadro fazlalığı gerekçesinin dayanağı yok. Çünkü bu durumda biz asgari kadronun altına düşmüş olacağız. Diğer gerekçe de dayanaksız; bölüme öğrenci alımı durdurulmuş dahi olsa bölümümüzde eğitimini sürdüren öğrencilerin tamamının mezuniyetine daha üç yıl var. Bunların haricinde çalışma alanlarımın çeşitliliği nedeniyle başka birçok bölümde ders verebilecek durumdayım. İş akdimin feshi yerine kadrom farklı yerlerde de değerlendirilebilirdi. Benim işten çıkarılmama ilişkin gerekçelerin hiçbir temeli yok. Benim gidişimle bölümde iki doktor öğretim üyesi kalacak. Bu da önümüzdeki dönem hoca açığı demek. Kadrolu akademisyenler çıkarıldığı için dışarıdan saat başına düşük bir ücretle, yeni mezun doktor öğretim üyeleri ile bu açık giderilmeye çalışılacak.
Tuğçe: Vakıf üniversitelerinde bölümleri yalnızca asgari öğretim üyesi sayısı olan üç akademisyenle sürdürme eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Ben de bölümümde öğretim üyesi sayısının üçün üzerinde olması nedeniyle norm kadro fazlası olduğum iddia edilerek işten çıkarıldım. Bölümlerin yalnızca üç öğretim üyesiyle yürütülmesi, nitelikli eğitim-öğretim, bilimsel faaliyet açısından uygun değil. Ancak bugün vakıf üniversiteleri esas olarak kâr odaklı bir anlayışa sahip. Üniversite rektörlerinin, dekanlarının, bölümlerinin hiçbir yetkileri yok. Patronlar üniversitelerin yönetilmesinde esas belirleyici konumda. Kapitalist ekonominin her alanında olduğu gibi kârın azaldığı ve maliyeti azaltma ihtiyacı hissedildiği noktada ilk gözden çıkarılanlar emekçiler oluyor.
Sizce asıl gerekçe ne?
Tuğçe: Aslında kâr odaklı anlayış ve maliyet kalemi olarak görülmem temel olarak çıkarılma nedenim diyebilirim. 11 yıldır Arel Üniversitesinde çalışıyordum. Akademik çalışma hayatıma bu üniversitede araştırma görevlisi olarak başladım. Bugüne kadar bütün görevlerimi eksiksiz yerine getirdim. Nitekim bu yıl bölüm başkanı olarak görevlendirilmiştim. Ancak bu görevlendirmenin üzerinden yalnızca bir hafta geçmişken istifam istendi. Atanmam konusunda ortak bir görüş varken, sadece bir hafta sonra neden istifamın talep edildiği bana gerçekçi ve açık bir şekilde ifade edilmedi. İşimi iyi yapmama ve eğitim konusundaki hassasiyetime rağmen bugün bu yaşananlar işten çıkarılmamda görev ve sorumluluklarımı eksiksiz yerine getirmemin hiçbir önemi olmadığını gösteriyor.
Görevlerimi yerine getirirken de her zaman eğitimci kimliğimi ön planda tuttuğumu söyleyebilirim. Hababam Sınıfı filmindeki Mahmut Hoca’nın ünlü repliği “ben tüccar değilim, eğitimciyim” şiarıyla hareket ederek üniversiteyi ticarethane olarak gören anlayışı hiçbir zaman kabul etmedim. İşten çıkarılmamamda bu anlayış ve tutumumun da etkili olduğunu düşünüyorum. Sendikalı olmam da zaten bunun bir parçası.
Örtülü gerekçe tacizi ifşa etmek
Feryal: Üniversiteler özellikle vakıf üniversiteleri şirketleşmiş durumda. Kart basma, derse girip çıkarken QR kodu okutma, 09.00-17.00 arası kurum içinde bulunma gibi dayatmalar ve baskı mekanizmaları biçiminde uygulamalar, bunlara karşı direnenlere ise mobbing uygulanması ve soruşturma açılması söz konusu. Tam bir yıldırma politikasıyla ve sözleşmelerimizin yenilenmemesi tehdidiyle karşı karşıyayız. Benim örneğimde ayrıca, feminist olmamla ilgili de bir hazımsızlık söz konusu. Üniversitenin bir ticarethane olmadığını yönetim toplantıları dahil her ortamda savundum. Yaklaşık sekiz ay önce, bazı öğrenciler bana bir hocanın kendilerini taciz ettiğine dair bilgiler aktardılar. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Hemen yönetime konuyu aktarıp taciz iddiası olan hocayla ilgili soruşturma açılmasını ve ivedilikle okuldan uzaklaştırılmasını talep ettim. Bu konuda inanılmaz bir dirençle karşılaştım ve süreçle ilgili asla bana bilgi verilmedi. Düşünün söz konusu hoca konuyu yönetime bildirmemim ardından yaklaşık üç ay daha okulda kaldı. Bu süre zarfında ben de şikâyetçi öğrencilerim de okula her gittiğimizde başımıza bir şey gelir mi endişesiyle yaşadık. Günlerce gelişmeler hakkında ufacık da olsa bir parça bilgi alayım diye rektörlüğün kapısına gittim geldim. Ne insan kaynakları ofisinden ne dekanlıktan ne de rektörlükten bilgi alabildim. Yok sayıldım.
Her fırsatta evrensel üniversite değerlerini savunmamın, taciz iddialarına sıfır tolerans göstererek ısrarla konuyu takibimin karşılılığını mobbing, hakkımda soruşturma açılması ve ardından işten çıkarma olarak aldım. Taciz iddialarını “Her yerde olur böyle şeyler,” diyerek geçiştiren, bu konuda soruşturma açmayan bir dekanın, görevini devretmeden bir hafta önce benim hakkımda mesai saatleri gerekçesiyle soruşturma açması ve bu soruşturma yazısının da dekan görevini devrettikten sonra bana tebliğ edilmesi oldukça manidar.
Dekan tacizin üstünü kapatmak istedi
Üniversitelerin toplumsal cinsiyet alanında çalışan kadın akademisyenlere yönelik genel tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?
Tuğçe: Üniversitelerde toplumsal cinsiyet alanına yönelik olumsuz durumlar yaşanıyor. Feryal Hoca’nın iki farklı üniversitede yürüttüğü toplumsal cinsiyet alanındaki dersler herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin programdan çıkarıldı. Siyasal iktidarın toplumsal cinsiyet alanına yönelik olumsuz tutumları açık. Bu politik tutum üniversitelere de yansıyor.
Feryal: Türkiye’de son dönemde üniversitelerde hiç duymadığımız kadar cinsel taciz ve saldırı davasının kamuoyuna yansımasını, “saygın” erkek hocalar da dâhil olmak üzere taciz ve şiddet davalarının yaşandığı üniversitede feminist olmanın ağırlığını tartışmaya açmanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Joan Acker, üniversitenin toplumsal cinsiyetlendirilmiş yapı olduğunu söyler. Feminist akademisyen Sara Ahmed, on yıldan fazladır çalıştığı, İngiltere’de bulunan University of London&apos’a bağlı Goldsmiths Enstitüsü’nde cinsel tacize karşı çözüm üretilmediği için 2016 yılında işinden ayrıldı. Ahmed istifasının ardından yazdığı mektupta akademide olduğu süre içinde aktarılan cinsel taciz ya da istismar vakalarını “akademik kültürün bir parçası olarak sıradanlaşmış ve normalleşmiş” olarak görüldüğünü söyler. Benim yaşadığım da tam buydu. Dönemin dekanı bana çok açık bir dille “ üniversitede böyle şeylerin yaşanacağını” söyledi ve tacizin üstünü kapatmak istedi. Ben ise durmayıp bu durumun üstüne gittim.
Sara Ahmed’e göre, “zarar gören kadın bir şikâyet olarak duyulur. Şikâyet olarak duyulduğunda, aslında kendisi olarak duyulmaz”. Ahmed, istifayı feminist bir protesto eylemi olarak ele alır. Sessizlik ve çözüm üretmemek cinsel taciz sorununu yeniden üretir. O da üretmemeyi seçer.
Benim durumumda da bir şekilde tacizci olduğu iddia edilen hoca okuldan gitti. Ancak yukarıda da belirtiğim gibi süreç hakkında bana asla bilgi verilmedi. Kapalı kapılar ardında işlerin nasıl ilerlediğini bilmiyoruz.
Bu arada ben, 2014-2023 arası İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü açık öğretimde toplumsal cinsiyet dersi veriyordum. Binlerce öğrenciden çok olumlu geri dönüşler aldım. Sonra ne olduysa oldu, bana hiçbir bilgi verilemeden ders birdenbire kaldırıldı. Burada da aynı değersizleştirmeyi yaşadım. Konunun öznesi sizsiniz ve kimse sizi görmüyor. Bu yok saymaların nerede hangi pozisyonda çalışırsak çalışalım kadın olmamızla ilgili olduğu çok açık.
Şu an hukuki süreç ne aşamada?
Tuğçe: 9 Temmuz günü davayı açtım. Süreç devam ediyor.
Feryal: İdare mahkemesine yürütmeyi durdurma ve işe iade davası açtık. Mahkeme üniversiteye savunmasını yapması için 30 gün süre verdi. Bekliyoruz. Biz davayı kazanacağımıza, üniversiteye döneceğimize inanıyoruz.
“Ben pazarlamacı değilim ki hesabı bana soruluyor!”
Özellikle vakıf üniversiteleri son yıllarda ciddi bir güvencesizlik, yoğun emek sömürüsü, performans baskısı ve akademik özgürlük kısıtlamalarıyla gündeme geliyor. Sizce üniversiteler akademisyeni ve öğrenciyi nasıl görüyor?
Feryal: Bugün devlet ve neoliberal piyasa pratiklerine maruz kalmış bir üniversite yapılanması söz konusu. Neoliberal eğitim anlayışıyla birlikte akademik özgürlük anlayışının git gide budandığı, üniversitede var olan öğretim üyesi ve öğrenci dinamiklerinin edilgin kılındığı, yıpratıldığı, özelleştirme süreçlerinin hızla yaygınlaştığı bir mekanizma var ortada. Çok net bir şekilde geldiğimiz noktada akademisyen işçi öğrenci ise müşteri olarak görülüyor.
Tuğçe: Belki sloganvari gibi gelecek ama üniversite yönetimleri öğrenciyi müşteri, akademisyeni ise bilim insanı ve eğitimci olarak değil, maliyet kalemi olarak görüyor. Akademisyenler olarak derslerin QR kod uygulamalarıyla takip edildiği ve kartlı giriş sistemleriyle sürekli denetlendiğimiz bir çalışma ortamı içindeyiz. Mesai dayatmasıyla birlikte kendimizi sürekli gözetim altında hissettiğimiz böylesi bir baskı ortamında eğitim faaliyetini sürdürmeye çalışıyoruz. Vakıf üniversitelerinde ders yükümüz devlet üniversitelerindeki birçok meslektaşımıza kıyasla oldukça fazla. Bunun yanında yoğun bir idari iş yükü de üstleniyoruz. Tüm bu koşullara rağmen uluslararası yayın yapmamız ve akademik performansımızı sürekli artırmamız bekleniyor. Bu yoğun baskı, bazı akademisyenleri parayla yayın yapma noktasına getirebiliyor.
Bununla birlikte öğrencilerin gelir kaynağı olarak görülmesi, bölümlerin neden yeterince öğrenci çekmediğinin hesabının da akademisyenlerden sorulmasına yol açıyor. Ben pazarlamacı değilim ki hesabı bana soruluyor! Bu olumsuz baskı koşullarında yine de öğrenciye en iyi eğitimi verebilmek için çabalıyoruz.

Aslında ikiniz de Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nda yer alıyorsunuz. Vakıf Üniversitelerinde yaşanan son sürece dair neler yapıyorsunuz? Bu süreçte akademisyenlerin örgütlülüğü nerede duruyor?
Tuğçe: Maalesef şöyle bir durum var. Dayanışmanın güçlü bir şekilde örülmesinin önünde engeller var. Herkesin işini kaybetme kaygısı taşıdığı bir ortamda ortak hareket etmek de kolay olmuyor. Sendikalı akademisyen sayısı az. Yine de sendikanın varlığı önemli. Çünkü sendika olmasaydı yaşanan hak ihlalleri, işten çıkarmalar ve çalışma koşullarına ilişkin sorunların önemli bir kısmı görünür bile olmayacaktı. En azından böyle bir zemine sahibiz.
Süreç boyunca konuyu Meclis gündemine taşımak için çeşitli girişimlerde bulunduk. Özellikle DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk, vakıf üniversitelerinde yaşanan işten çıkarmaların görünür hâle gelmesi için yoğun emek harcadı. Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca da konuyu Meclis gündemine taşıyan isimlerden biri oldu. Ayrıca işten çıkarmalara ilişkin soru önergeleri verildi. Milli Eğitim Komisyonu’nun yükseköğretime ilişkin kanun teklifi görüşmeleri öncesinde sosyal medya çalışmalarıyla taleplerimizi görünür kılmaya çalıştık. Komisyon üyelerine e-postalar gönderiyoruz. YÖK’e işten çıkarmaları gündem ettiğimiz bir dilekçe hazırladık. Dilekçeyi de önümüzdeki günlerde YÖK’e ileteceğiz. Sendika olarak işten çıkarmalara karşı çeşitli açıklamalar yapıyoruz. 25 Temmuz’da ise bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceğimiz vakıf üniversiteleri tanıtım fuarı eylemini gerçekleştireceğiz.
Bununla birlikte, vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyen sayısı düşünüldüğünde örgütlülük düzeyimizin hâlâ yetersiz olduğu, akademisyenlerin işini kaybetmeye dair çekincelerinin ve örgütlenme konusundaki kaygılarının giderilemediği ve daha fazla örgütlülüğe ihtiyacımız olduğu açık. Bu koşulların farkında olarak mücadelemizi sürdürüyoruz. Gramci’nin ifade ettiği gibi “aklın kötümserliği iradenin iyimserliği”…
Dolayısıyla son olarak şunu net bir şekilde ifade etmek istiyorum. Ancak bir araya gelerek bütün bu sorunların üstesinden gelebileceğiz. Yoksa patronlar kâr odaklı anlayışla istediğini yapmaya devam edecek.
Yaşadığınız bu sürece karşı başlattığınız işe iade davası ve hak arama mücadelesi, kampüs içindeki veya dışındaki dayanışma ağlarından nasıl bir karşılık buldu?
Feryal: Bu haksızlığa, hukuksuzluğa keyfiliğe karşı verdiğimiz mücadelede muhteşem bir dayanışma söz konusu. Arayan, soran, desteklerini esirgemeyen arkadaşlar, meslektaşlar inanılmaz iyi hissettirdi. Milletvekili dostlarımız Sevgili Sevilay Çelenk ve Sevgili Sevda Karaca’nın uğradığımız haksızlıkla ilgili mecliste basın açıklaması yapmaları, Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı İskender Bayhan’ın meclise soru önergesi vermesi, DEM Parti eş başkanı Tülay Hatimoğulları’nın grup toplantısında Vakıf Üniversiteleri’ndeki işten çıkarmalar ve özel olarak bizden söz etmesi, Dipnot, İletişim, Güldünya, SanatKritik gibi kitaplarımın çıktığı yayınevlerinin sosyal medyada dayanışmalarını dile getirmeleri; ayrıca Kampüs Cadıları, Özgür Üniversite, Demir Leblebi, Aralık Feminist Kollektif ve Arel Kadın Çalışmaları Kulübü gibi kurum ya da platformların dayanışma metinleri inanılmaz güçlendirici ve moral verici oldu. En duygulandırıcı ve asla vazgeçmemem gerektiğini hatırlatan da mezun öğrencilerimin yazmış oldukları dayanışma metni oldu. O çok çok iyi geldi. Tamam, dedim, artık sırtım yere gelmez. Bir arada, yan yana olduğunu, yalnız olmadığını görmek böyle zamanlarda çok önemli. Mücadele gücünü artıran bir şey. Bu vesileyle buradan herkese sonsuz teşekkür ederim.
Ana Fotoğraf: Sendika.org










