Depremden sonra başka şehirlere giderek yeniden bir düzen kurmaya çalışanlardan biri Gülşen. Ev bulmak, iş bulmak, yiyecek-giyecek almak bu pahalılıkta kolay değil. Devlet yardımlarıyla hayatta kalmaya çalışırken kendini güvende hissetmek de öyle…

(Gülşen, 6 Şubat depremini Hatay’da yaşadı. Yıkılan evinden kendi başına çıkmayı başardı. Kaybettiği yakınlarını defnettikten sonra Mersin’e gitti. 20 Şubat depreminin ardından Antakya’ya döndü. Bir çadır ve bulabildiği birkaç parça eşyayla yaşamaya devam etti. Sonrasında iş bulabilmek, düzen kurabilmek için çok uğraştı. Yaşadığı süreci parça parça anlatmaya devam ediyor.)
Zaman Mart ayını bulmuştu. Doğada çok güzel bir canlanma başlamıştı. Benim yüreğimde ise halen bir kıpırtı yoktu. Yeni yaşama alanına ve şartlara alışamıyordum. Hiçbir kişisel lüksümün kalmaması ile birlikte hjiyenik de değildi. Bu sadece benim için değil, bundan sonra yaşayacağım ablam için de tehlikeliydi.
Çatısı düşen evin suyunu kullanıyorduk. Elektriğini de yaptırmıştık. Yaşamsal iki olanağımız vardı ama biz doğada yaşamaya alışık değildik ki. Her yağmur yağdığında yerler çamur oluyor, çoğunlukla da çadır su damlatıyordu. Bu yaşıma kadar hiç bu kadar şiddetli yağmur ve şimşeğe tanık olmamıştım. Ya da ‘güvenli’ evlerin içinde yaşarken hiç bu kadar şiddetli hissetmemiştim. Benim için yağmur, elimde çay fincanı ile pencere kenarında izlediğim görsel bir şölendi. Şimdi ise şimşek çadırın üstüne düşüyor gibi hissediyordum. Çok korkuyordum. Her seferinde deprem anını hatırlatıyordu. Yaşadığım deprem anını unutamıyordum. Gene de bu zor şartlara alışmaya çalışıyordum, başaramıyordum. Çok çabuk üşütüyor, çok çabuk enfeksiyon kapıyordum.
Depremden önce, olanakları iyi olan devlet ve özel hastanelerimiz vardı, toplumca bolluk içindeydik. Hangi hekim daha titiz ve ilgili olursa onun yanına giderdik. Şimdiyse hastanelerimiz yıkılmış, bir sürü hekimimiz ölmüştü. Resmen kimsesizdik. Şans eseri yaşıyorduk. Bundan sonrasında da hayatta kalmamız şans eseriydi. Ve hiçbir sağlık güvencemiz yoktu.
Ankara’da yaşayan eski bir arkadaşım depremden sonra sürekli arayıp “Ailenle birlikte Ankara’ya gelin. Burada sizi misafir edebileceğim yerim var. Yaşamınızı burada kurarsınız” diyordu. Aileme her söylediğimde “yok” diyorlardı. Arkadaşım, 2-3 günde bir aramaya devam etti. Yıkılan şehrimizin uzun yıllar toparlanamayacağını, televizyonda Hatay’ın ıssız olmasından kaynaklı hırsızlık ve gasp olaylarının daha çok yaşandığını anlatıyordu. Hatta yakında bulaşıcı hastalıkların başlayacağını söylüyordu. Bizim, haberleri dinleyebileceğimiz televizyon ya da radyomuz yoktu. Telefon bile yetersiz çekiyordu. Çoğunlukla konuştuğum kişiye “tekrar et lütfen” diyordum.
“Ailemin yanında hep güçlü durmaya çalışıyordum. Onları motive edip ayakta tutmaya çalışırken kendi duygularımı çok bastırmıştım.”

Ankara’dan umutluyduk
Ankara’ya taşınma konusunu tekrar tekrar aileme söylüyordum. Her seferinde olumsuz yanıt alıyordum. İçimden “neden olmasın” diyordum. “Güzelim, büyükşehir, tertemiz, düzenli ve herkese yetecek kadar iş imkanı var, benim iş alanım da çok ve çok para var, sorunum olmaz, üstesinden gelirim, bir de hastane sorunum olmaz” diye düşünüyordum. Songül olumlu bakmıştı. Bu süreç benle Songül arasında birkaç telefon görüşmesi şeklinde sürdü. O da benim gibi işsiz ve evsiz kalmıştı. Hem de onun iki kızı vardı. Masrafı benim üç katımdı. Çocukların okulunu da düşünmesi gerekiyordu. Ankara büyükşehir, oranın eğitimi iyiydi. En azından çocuklar iyi eğitim alır diye düşündük. Ben Defne’den, O Anamur’dan Ankara’ya doğru yola çıktık.
İç Anadolu’yu ilk defa görüyordum. Akdeniz ikliminde büyümüştüm. Akdeniz’de her yer ağaç, her yer yeşillik. Hiç bu kadar çorak arazi görmemiştim. “Umarım Ankara bu kadar çorak değildir” diye düşündüm. Yol boyu uyamadım, dışarıyı izledim. Yolculuk esnasında insan daha duygusal oluyor. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Tekli koltukta yolculuk ediyordum. Sessizce süzülen gözyaşlarımı kimse görmesin, kimse bir şey sormasın diye sırtımı koridora döndüm. Şimdi daha rahat içimi döküyordum. Buna çok ihtiyacım vardı. Ailemin yanında hep güçlü durmaya çalışıyordum. Onları motive edip ayakta tutmaya çalışırken kendi duygularımı çok bastırmıştım.
Beni, arkadaşım karşılayacaktı. Güvenlik sorunum yoktu. Otogara yetiştiğimde onu biraz beklemem gerekti. Otogar çok büyük ve katlıydı. Otobüsten indiğim peron ikinci kattaydı. Yolcu indirmeye yanaşan her otobüs ile yer titriyordu. Yıkılacak hissiyatı veriyordu. Neyse ki arkadaşım çok bekletmedi. Onu görmek çok iyi gelmişti. “Allah iyi insanlarla karşılaştırsın” duasının karşılığıydı. İçimden “İyi ki varsın” dedim. Birazdan arayıp bunu ona da söyleyeceğim.
Önce evine gittik. Ailesi ile yemek yedik. Sonra kuzenim Songül yetişti. Onu yanımıza bir arkadaşı getirmişti. Songül’ü depremden sonra ilk defa görüyordum. O da depremden sonra şehirden şehire savrulmuş, bir yere tutunamamıştı. İki kızına nasıl bakacağının derdine düşmüştü. Şimdi Ankara’dan umutluydu.
“Ankara’da faturalar yüksek geliyordu. Her ay 500 TL su, 500 TL elektrik, 170 TL internet ve 3000 TL’ye yakın doğalgaz faturası ödüyorduk. Kuzenimle bölüşüyorduk ama tek gelirimiz yardım paraları olunca yetersiz kalıyordu.”
Aynı yerde üç günden fazla kalamıyordum
Hep birlikte kuzenimle kalacağımız eve doğru yola çıktık. Ev eşyalıydı ama 4 katlı bir binanın giriş katındaydı. Eve girdiğimizde bu durum bizi tedirgin etmişti ama alışırız diye düşündük. Arkadaşım eve gıda alışverişi yapmıştı. Eşi ile birlikte yiyecekleri buzdolabına dizdiler. Sonra evi gösterdi, anahtar yerleri, vanaları gösterdi ve kombiyi öğretti.
Salona geçip oturduğumuz zaman, biri yürüdüğünde yerin sallandığını fark ettik. Çok korkutucuydu. Bu durum, o evde oturduğum sürece beni tedirgin etmeye devam etti. Biri her yürüdüğünde irkiliyordum.
Binada yaşıyor olmaktan kaynaklı hep korku içindeydim. Evi inceledikçe “deprem olsa nereden çıkarım” diye düşünüyordum. “Çıkma imkanım olmazsa! Yaşam üçgeni nerede olur! Bu bina dört katlı, çökse, beni günlerce çıkaramazlar” korkuları ile geçirdim. Uykularım hep huzursuzdu. Huzurla uyumanın ne büyük zenginlik olduğunu daha iyi anlıyordum.
Aynı yerden üç günden fazla zaman geçiremiyordum. Üç gün geçtiği zaman oturamıyordum. Ya ayakta geçiriyordum ya da dışarı çıkıp yürüyordum. Bundan dolayı hep seyahat ettim. Sürekli Mersin’e gidip çocuklarıma yakın olabilmek için ev arıyordum. Başarısız oluyordum. Ardından Hatay’a geliyordum. Ailem ile birkaç gün geçirip tekrar Ankara’ya dönüyordum.
Ankara’da elimden geldiğince iyi giyinip iş aramaya çalışıyordum ama giysilerim yetersizdi. Birbirine uyumlu ve şık değillerdi. Çoğunu da yardımlardan almıştım. Yıkılan evimden giysilerimi çıkaramamıştım. Bu da beni çok zorluyordu. Yaşama, yeni doğmuş gibi yeniden başlıyordum. İlk ayakkabımı Ankara’da aldım. İki de gömlek. Bunlar beni biraz rahatlatmıştı. Masraflarımı, hesabıma yatan yardım paraları ile karşılıyordum. Yetmiyordu, sadece hayatta kalıyordum.
Ankara’da faturalar yüksek geliyordu. Her ay 500 TL su, 500 TL elektrik, 170 TL internet ve 3000 TL’ye yakın doğalgaz faturası ödüyorduk. Kuzenimle bölüşüyorduk ama tek gelirimiz yardım paraları olunca yetersiz kalıyordu. Ankara’da yaşayabilmek için geliri çok olan bir iş bulmam gerekiyordu. O da çok kolay değildi. Üstelik henüz kira da ödemiyordum. İleride kira masrafı da eklenecekti. Sürekli iş arıyordum, özel okullara CV veriyor, eleman alacak olan işyerlerine soruyordum. Bir türlü iş bulamıyordum.
Fotoğraflar: Bahar Gök
*Bu haber RLS ve Kadınİşçi işbirliği ile yapılan Depremden Etkilenen İllerde Kadın Emeği araştırması kapsamında yazılmıştır.










