Kamuoyu Diyarbakır’da düzenlenen Milli Eğitim Bakanlığı etkinliği “Maziden Atiye”den, medyaya düşen bir videoyla haberdar oldu. Bu videoda bir kız öğrenci kadınların evde sorumlulukları olduğu ve okumamaları, çalışmamaları gerektiğinin ifade edilmesi üzerine itiraz ediyor ve kadınların hayatlarıyla ilgili kararları kendilerinin almalarını savunuyordu. Etkinliği ve hedeflerini Eğitim-Sen ve Eğitim-İş’ten kadın sendikacılarla ve DEM Parti İstanbul milletvekilliyle görüştük

Kadınlar konusunda tuhaf açıklamalar duymak alışılmadık bir durum değil. Ne var ki kız çocuklarının okula devamı konusundaki yaklaşımlar toplumun geleceğini belirlediği için daha can yakıcı. Zihne çivi gibi çakılan “Kızlar okumaz” yargısı, bundan dolayı bazı bölgelerde kız çocukların okula gönderilmemesi bir türlü ortadan kalkmayan bir sorun. Onları eğitimden koparmaya yönelik bir hamle de geçen hafta, Diyarbakır’daki bir MEB etkinliğinde gerçekleşti. “Maziden Atiye” etkinliğinde, kız çocuklarının eğitimine yönelik konuşmalar da yapıldı. Bunlardan biri, “Çalışmasınlar, evde otursunlar” anlamını taşıyordu ve kız çocuklara “Gelecekteki işiniz annelik!” mesajı veriliyordu. Bu etkinliğin haberinin gazetelerde yer almasının ardından, küçük kızların eğitim özgürlüğü sorgulandı. Okuma hakkına darbe vuran bu ifadeler hoş karşılanmadı ve tepkilere yol açtı. Eğitim-İş ve Eğitim-Sen’den kadın yöneticiler bu konudaki görüşlerini bizimle paylaştılar.

“Çocuğun gelecek hakkına müdahale”
Eğitim-İş Genel Özlük-Hukuk ve TİS Sekreteri Yeliz Toy çok tepkiliydi; “Bir eğitim etkinliğinde küçük kızlara ‘Çalışmayın, evde oturun’ deniyorsa bunun adı eğitim değil, 21. yüzyılın ortasında ortaçağ alışkanlıklarını diriltme çabasıdır” diyordu; “Üstelik bunu öğrencilere empoze etmeye kalkmak, pedagojik bir tercih falan değil, düpedüz çocuğun gelecek hakkına müdahale demektir. Çünkü bu çağda bir eğitimcinin görevi, bir kız öğrenciye ‘Evde otur’ demek değil, ‘Kim olmayı hayal ediyorsan o yolda yürü’ demektir. AKP iktidarının eğitim anlayışına yön veren Nurettin Topçu’nun* ‘maarif davası’. Kapitalist modernitenin aile yapısını bozduğuna inanıp, bireyselleşmeyi tehlike olarak görüyorlar. Kadınlar ise esas olarak aileyi ayakta tutan bir unsur olarak konumlanmış durumda. Bu yaklaşımda kadın sadece aile için var olan bir unsur. ‘Kadın çalışırsa yorulur, yıpranır. En doğrusu evde olmasıdır’ gibi söylemler de bu düşüncenin eseri. Yani sözde kadını koruyormuş gibi görünürken, gerçekte kadının kamusal alandaki varlığını sınırlandıran bir çerçeve kurulmakta.”
“Neden kapalı kapılar ardında?”
Yeliz Toy, ayrıca kadını hayatın merkezine değil, yalnızca evin içine yerleştiren bu anlayışın, modern toplumun gereklilikleriyle ve kadınların yıllarca mücadele ederek kazandığı haklarla açıkça çeliştiğini söyledi ve şu manidar soruyla sözlerini sürdürdü; “Gelecek dediğiniz şey, kadını eve kapatarak mı kurulacak?” Bu içerikteki bir eğitim etkinliği neden kapalı kapılar ardında yapıldı peki? Yanıta bazı sorularla başladı; “Bu etkinlikte neden öğrencilerin telefonları toplanır? Neden veliler çocuklarına ne anlatıldığını bilmez? Bu soruların cevabı çok basit. Çünkü anlatılanların topluma karşı savunulabilir bir yanı yok. Şeffaflık, eğitim kurumlarının olmazsa olmazıdır. Bu şeffaflığı ortadan kaldıran her uygulama zaten kendini ele verir.” Yeliz Toy, küçük kızların evde kalmasını savunanlara dair de şunları söyledi; “Bu ülkenin geleceği, kız çocuklarının cesareti ve özgürlüğüyle kurulacak. Onları eve kapatmaya çalışanların gölgesiyle değil. Biz ne pahasına olursa olsun öğrencilerimizi karanlık fikirlere teslim etmeyeceğiz. Laikliği, bilimi, kadınların eşitliğini ve kazanılmış haklarının teminatı olan Cumhuriyeti koruyacağız.”

Kadınların iş yaşamından dışlanması
Eğitim-İş İstanbul 2. No’lu Şube Sekreteri Asiye Coşar, kadınların iş yaşamından dışlanmasını ima eden tüm düşünceleri reddediyor. Bunu “fıtrat”, “görev”, “yer” gibi kavramlarla sınırlayan her söyleme şu sözleriyle karşı çıktı; “Kadınların eğitimde, üretimde, bilimde, sanatta ve kamusal yaşamın her alanında yer alması, toplumsal gelişmişliğin en temel göstergelerinden biri. Kadının çalışma hayatına katılımını sorgulayan bir anlayış özgür birey, eşit yurttaş, laik eğitim ilkeleriyle bağdaşmaz.” Diyarbakır’da Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen “Maziden Atiye” temalı Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli etkinliklerinde ele alınan birçok nokta eğitimci kadınları kaygılandırıyor. Şube Sekreteri Asiye Coşar da aynı düşüncede: “Kız çocuklarına yönelik ifadelerin sarf edildiğine ilişkin iddialar, hem pedagojik hem anayasal hem de toplumsal açıdan kabul edilemez nitelikte. Sendika olarak ifade etmek isteriz ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri, çağdaş eğitim anlayışı ve uluslararası sözleşmeler; kadınların çalışma yaşamına eşit ve özgür bir şekilde katılmasını güvence altına alır. Kadınların iş yaşamından dışlanmasını ima eden ya da bunu “fıtrat”, “görev”, “yer” gibi kavramlarla sınırlayan her söylem, Atatürk’ün kadınlara kazandırdığı haklara, Cumhuriyet’in kazanımlarına ve anayasal eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadınların eğitimde, üretimde, bilimde, sanatta ve kamusal yaşamın her alanında yer alması, toplumsal gelişmişliğin en temel göstergeleri.”
“Eşitlikçi eğitime sahip çıkacağız”
Sendika Yöneticisi Asiye, zihninde yer eden diğer soru işaretlerini de sıraladı; “Ayrıca toplantıların kapalı yürütüldüğü, öğrencilerin telefonlarının toplandığı ve Atatürk karşıtı söylemlerin dile getirildiği yönündeki iddialar son derece ciddi. Toplantıda bir kız öğrencinin söz alarak cesurca itiraz ettiğini duyduk, onun sözleri, gençlerimizin Cumhuriyet değerlerine bağlılığını ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki farkındalığını ortaya koymuştur. Bu tutum, biz eğitim emekçileri için gurur verici. Eğitim emekçileri olarak Cumhuriyet’in aydınlanma mirasına, laik ve eşitlikçi eğitime sahip çıkmaya; kadınların yaşamın her alanında eşit yurttaş olmaları için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

“Makbul kadın”ın ön adımı “makbul kız çocuğu”
Eğitim-Sen Merkez Kadın Sekreteri Simge Yardım Milli Eğitim Bakanlığı’nın söz konusu etkinliğinde dile getirilen “Kız çocukları çalışmasın, evde otursun” ifadesinin, bireysel bir fikir ve tesadüfi bir söz olmadığını söyledi ve iktidarın uzun süredir yürüttüğü toplumsal cinsiyet karşıtı politikalarını, kadın düşmanı zihniyeti, eğitim sistemi üzerinden yeniden üretilen toplumsal inşayı anlattı: “Bütün bunlar, kadını kamusal alandan dışlayan ideolojik hattın açık bir ifadesi. Bu yaklaşım, yalnızca kadınların emeğini, yaşamını ve toplumsal varlığını yok saymakla kalmıyor. Aynı zamanda kız çocuklarının eğitim hakkına, özgür iradesine ve geleceğine de doğrudan bir saldırı. Biliyoruz ki, AKP iktidarı boyunca eğitim sistemi, kadınların ve kız çocuklarının özgür bireyler olarak yetişmesini değil, ‘itaatkâr, aile merkezli kadın kimliği’nin inşasını hedeflemiş durumda. Zorunlu eğitimden açık liseye yönlendirme, karma eğitimin fiilen zayıflatılması, imam hatip okullarının plansız biçimde yaygınlaştırılması, tarikat ve cemaat vakıflarıyla yapılan protokoller, müfredatın cinsiyet eşitsizliklerini derinleştiren yapısı, kız çocuklarının eğitim hakkına erişimini sistematik biçimde daralttı. Bu anlayışta eğitim, bir hak değil, kadınların toplumsal rollerine göre biçimlendirilmesi gereken bir araç haline getirilmiş.”
Cinsiyet eşitliği eğitimi yerine ‘değerler eğitimi’
Eğitim sisteminde “Maarif Modeli” adı altında yürürlüğe sokulan uygulamalardan, seçmeli derslerin dinî içeriklerle doldurulmasına kadar birçok düzenlemede; kız çocuklarını, “itaatkâr, evine bağlı, kaderine razı” bireyler olarak yetiştirme hedefine” dikkat çekti Simge Yardım. Kız çocukları için söylenen “Evde otursunlar” söylemi de bu politikanın nihai hedefi ona göre. “Siyasi iktidarın gelecek planında kadının adı yok” dedi ve şöyle devam etti; “İktidar temsilcileri sık sık ‘Kız çocukları geleceğimizdir’ diyor. Fakat bu gelecek, onların kendi ideolojik kalıplarına sığdığı sürece anlam taşıyor. Siyasi iktidarın politikalarıyla bağlantılı olarak MEB de, eğitim politikalarıyla kız çocuklarının toplumsal varlığını annelik, itaat ve hizmet üçgenine hapsetmeye çalışıyor. ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’ kavramı müfredat ve strateji belgelerinden çıkarıldı. Bunun yerine ‘değerler eğitimi’ adı altında aile merkezli programlar geliştirildi. ‘Aile Temelli Eğitim’ projeleriyle kız çocuklarının eğitimdeki sürekliliği değil, evliliğe ve bakım rollerine hazırlanması teşvik edildi. Ve daha sayabileceğimiz pek çok uygulama, MEB’in kadınların ve toplumun geleceğine nasıl yaklaştığını bizlere gösteriyor. Dolayısıyla iktidarın yaratmak istediği kadın profili eğitim politikaları aracılılığıyla adım adım inşa ediliyor.”
“Ev içi rollerini pekiştiriyor”
Bu tür toplantıların içeriklerinin kamuoyundan gizlenmesini, MEB’in hesap vermez ve denetim dışı çalışma tarzının sonucu olduğunu anımsattı ve hazırlanan projelerin, yürütülen protokollerin, demokratik ve eşit eğitim anlayışına aykırı olduğuna değinip şunları paylaştı; “Çocukların eğitim hakkını koruma, kız çocuklarının eğitime erişimini sağlama gibi temel sorumlulukları olan MEB’in anayasaya, uluslararası sözleşmelere aykırı bu etkinlikleri kamuoyuna açık yapması, açıkça ‘ben suç işliyorum’ anlamına gelecekti. Bu tür toplantıların kamuoyundan gizlenmesi, MEB’in kız çocuklarının eğitim hakkı konusunda aslında nasıl bir toplumsal inşa ve rıza üretme mekanizması işlettiğini de açıkça gösteriyor.” Simge Yardım, MEB’in projelerinin birçoğunun sözde kız çocuklarının eğitimine destek gibi görünse de uygulamada öyle olmadığını anlattı; “Kız çocuklarının aile merkezli yaşam biçimlerine yönlendirilmesi, çocuk yaşta zorla evliliklerin önünü açan kültürel meşrulaştırma süreçleri, kadın istihdamını değil, kadınların ev içi rollerini pekiştiriyor. Bu politikalar, yalnızca eğitime erişimi değil, kadın emeğinin toplumsal görünürlüğünü ve bağımsızlığını da hedef alıyor. Böylece MEB, eğitimi demokratik ve eşitlikçi bir alan olmaktan çıkarıp, iktidarın toplum projesinin taşıyıcısı haline getiriyor. Bu politika ve uygulamaları ile MEB kız çocuklarının eğitimin dışında kalmasına, şiddete, istismara açık hale gelmesine neden oluyor.”
Kız çocuklarının eğitime erişimi nasıl engelleniyor?
Peki, kız çocuklarının okulu terk etmesi neden artıyor, özellikle Anadolu’da okullaşma oranı neden düşüyor? Çözüm ne olmalı? Eğitim-Sen Genel Merkez Kadın Sekreteri Yardım bu çerçevede şunları dedi; “Bugün gelinen noktada, kız çocuklarının eğitime erişimi yalnızca ekonomik ya da coğrafi nedenlerle değil, politik tercihlerle engelleniyor. MEB eliyle yürütülen politikalar, eğitim sistemini eşitlik değil, itaat ve hiyerarşi temelli bir düzene dönüştürüyor. Bu durum hem Anayasa’daki eğitim hakkına hem de Türkiye’nin taraf olduğu CEDAW ve Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası yükümlülüklere açıkça aykırı. Belirttiğim gibi burada çok ciddi bir toplumsal inşa var. Bu inşanın ilk hedefi de kız çocukları. Yaşanan her olayı, söylenen her sözü bu bağlamda ele almak, münferit olarak değerlendirmemek gerekiyor. Toplumsal inşaya karşı daha güçlü toplumsal bir mücadele şart. Biz nasıl bir toplum, nasıl bir gelecek istiyoruz? İktidarın inşa etmeye çalıştığı geleceğe karşı demokratik, eşit, özgür bir gelecek mücadelesinde ısrarcı olmak bugün herkes açısından temel sorumluluk.”

Cinsiyet eşitliği öncelenmeli
Mühendislik mesleğinin yanı sıra yaklaşık 10 yıl öğretmenlik yapan, farklı sendikalarda örgütlenme uzmanı, eğitim uzmanı ve yönetici olarak görev almış olan DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu’nun görüşlerini de aldık; “Öncelikle bu sözleri kimin söylediğini bilmediğimizi belirtmek isterim. Medyada MEB’in bir toplantısında bir öğrencinin tepki videosu var. Büyük olasılıkla ‘kızlar çalışmasın’ sözlerine tepki olarak bir öğrenci cevap veriyor. Bu toplantının amacı ve kimler tarafından düzenlendiği belli değil. Cemaat ve tarikatların ÇEDES projesi kapsamında okullarda faaliyet yürüttüğünü biliyoruz. Özellikle Yusuf Tekin zamanında MEB eliyle okullarda cemaatlerin rahatça faaliyet yürüttüğü ortadadır ve ciddi bir eleştiri konusudur. Eğitimde ÇEDES ve MESEM projesi eşgüdümlü bir şekilde uygulanırken bir taraftan çocukları zorla işçileştirerek ucuz işgücü yetiştirilirken, bir taraftan da bu sömürü düzenine ses çıkarmayan itaatkâr bir nesil oluşturulmaya çalışılıyor. Bu yaklaşımın önemli sonuçlarından biri de toplumu ve kadını aile yaklaşımı üzerinden biçimlendirmeye çalışmaktır. Kadının güvencesiz koşullarda çalıştırılması, yeniden üretim sürecinin kadının sırtına yüklenmesi bu neoliberal politikaların bir sonucudur. Aynı zamanda nüfusun artış oranının düşmesi Saray rejiminin önemli gündemlerinden. İşte ‘Kızlar okumasın, evde otursun’ tüm bu politikaların bir sonucudur ve asla kabul edilemez. Çözüm; sermayeyi değil emekçileri, erkek egemenliğini değil cinsiyet eşitliğini önceleyen politikalar uygulamaktır. Bu politikaların hayata geçmesi için bütçe ayırmaktır. Kız çocuklarının okullaşma oranını artırmak için yoksullukla ve erkek egemenliğiyle mücadele etmektir. Cinsiyet eşitliği ve demokratik laiklik ilkeleriyle eğitim politikalarını yenilemektir.”
Kadınlar için “Aile Yılı” ilan ettiler ama kadını evde bıraktılar. Israrla anneliği önerdiler. Son iki yıldır da “Maarif Yüzyılı” olarak bir yeni sistem uygulanırken, “Kızlar okumasın” diyen bir ses işittik. “Makbul vatandaş”, “makbul kadın” inşasından sonra sıra “makbul kız çocuğu”nda mı?
*Nurettin Topçu, 1909 yılında dünyaya gelmiş ve Fransa’da felsefe eğitimi almış, Türkiye’de Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Cemiyeti, Milliyetçiler Derneği ve Türkiye Milliyetçiler Derneği’nde faaliyet yürütmüş olan bir düşünür. Bazı yazıları Maarif Davası adlı kitapta toplanmıştır.
Ana Fotoğraf: Birgün Gazetesi










