Skip to main contentSkip to footer
Dilovası davasında yanarak can veren kadın işçilerin yakınları haykırıyor:

“Yalan söylüyorlar”

Kadın ve kız çocuklarının yanarak can verdiği Ravive Kozmetik’e ilişkin Dilovası davası 24 Mart günü başladı. Dört gün süren duruşmada, patronlar kendilerini aklamaya çalışırken cinayette yaşamını yitirenlerin yakınları patronların yalan söylediğini, işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin hiçe sayıldığını ve sonuna kadar mücadele edeceklerini belirttiler.

Dilovası’nda ve tüm Türkiye’de vicdanları kanatan, kadın işçilere özel vahşi çalışma ve sömürü şartlarını çıplak bir şekilde göz önüne seren bu iş cinayetinin davası oldukça uzağa, Kandıra’daki cezaevi kampüsü içerisindeki bir duruşma salonuna taşınmıştı. Bu şekilde ulaşılması son derece güç hale gelmiş, kalabalıklar tarafından izlenmesi tercih edilmemiş gibiydi.

Duruşmaya ikinci gününde İstanbul’dan kaldırdıkları bir otobüs ile ulaşım sağlayan feministlerle birlikte gittik.

İlk gün ilk celsede tek bir sanık dinlenebilmişti.

İkinci gün oraya vardığımızda cezaevi kampüsü olduğu için iki farklı kalabalık kendimizi aynı giriş kapısı önünde beklerken bulduk; mahkûm yakınlarını görmeye gelenler ve duruşmayı izlemeye gelenler. İki farklı kontrol noktasına yönlendirilen iki grup birbirimize yardımcı olarak, yol vererek içeri girdik.

Duruşma salonuna doğru ilerleyenlerle tanışmalar bu noktadan sonra başladı. Yanımızda yürüyen kibarca selam veren genç adam “Üç çocuğumun annesini kaybettim, en küçüğü 9 yaşında” dediğinde ne diyeceğimizi bilemedik. Bir diğeri yanarak ölen bir kız çocuğunun amcası, bir başkası ise yanarak ölen bir kadın işçinin kızıydı. Aşağıda detaylandıracağız burası bir kadın ve çocuk işçi cehennemiydi, yaşanan bir çocuk ve kadın işçi katliamı idi.

Hep birlikte duruşma salonuna ilerledik. Her biri yoksul ama vakur mağdur yakınları salonun sol kenarında kendilerine ayrılan bölümde oturacak, sıraları geldiğinde soru sorma haklarını acı ve isyanlarına karşın sanıklara karşı hiçbir saldırganlık göstermeden kullanacaklardı. Ama yine de duruşmada en pervasız tutumları takınan sanık, dayı Ali İhsan Akat’ın kürsüye çıktığı anda yarattığı gerginliğin ardından ilk refleks olarak jandarma bir sıra onların önüne dizilecekti. Gelenek böyleydi, jandarma yoksulun önüne dikilirdi! Ama bu hemen salonda bir isyan duygusu yarattı, hâkimin herkes otursun çağrısına mağdur tarafından kimse uymadı ve çok kısa bir süre sonra jandarma mağdur yakınlarının önünden çekildi. Akat’ın gösterdiği hadsizlik duruşma kayıtlarına geçirildi. Duruşmada neler olduğuna döneceğiz; ama başlangıçtan itibaren edindiğimiz izlenimlerimizle devam edelim.

Bir basket sahasından büyükçe olan salona kimlik kaydı yaptırarak girdik. Hâkim kürsüsünün önünde sağ tarafta bir jandarma çemberi içerisinde sanıklar, sağlarında salon kenarında kalabalık sanık avukatları grubu, sollarında biraz geride davayı izleyen milletvekillerine, siyasetçilere ayrılmış bölüm (Dem Parti milletvekilleri Kezban Konukçu ve Özgül Saki burada yerlerini almışlardı) sol kenarda kalabalık müşteki avukatları grubu ve onların yan tarafında da mağdur yakınları oturuyordu. Yine arka kısmın orta bölümleri izleyicilere ayrılmış ama ikiye bölünmüştü. Sağda sanık yakınları, solda ise mağdurların yakınları, bizler vardık. Diğer bölümden biraz daha kalabalıktık ama birinci gün tümüyle dolduğu söylenen bu bölüm ikinci gün yarı yarıya dolmuştu. Sanık yakınlarının ise ilk günün tersine ikinci gün örgütlenip buraya taşındığı söyleniyordu. Bu bölümden bazılarının zengin kıyafetleri ve korumaları ile gelmiş oldukları dikkat çekiyordu. Yine salonun sağ kenarında gazetecilere de bir bölüm ayrılmıştı. Ama gazetecilerin cep telefonu, bilgisayar kullanmalarına izin yoktu.

Davada olası kasıtla öldürme, bilinçli taksirle öldürme veya suçluyu kayırma suçlarından yargılanan toplam 16 sanık var. Duruşma öncesi bunların sekizi tutuklu idi, duruşma sonrasında yedisinin tutukluluğunun devamına karar verildi.

Yaşasa sanık olacak baba Kurtuluş Oransan’ın tutuklandıktan sonra cezaevinde kalp krizinden öldüğü açıklanmıştı ancak o günkü celsede sanık kürsüsüne çıkan dayı Ali İhsan Aktaş, Kurtuluş Oransal’ın eceliyle ölmediğini, cezaevinde öldürüldüğünü iddia etti.

Ravive Kozmetik’in yasal sahipleri olan İsmail Oransal ve Altay Ali Oransal kardeşler ile firmada aktif çalıştıkları, işçiler sigortalanmazken sigortalı yapıldıkları anlaşılan İsmail Oransal’ın eşi Aleyna Oransal ve Gökberk Güngör işin sevk ve idaresinde rol aldıkları tespiti ile olası kasıtla öldürmeden tutuklu yargılanıyorlar.

Oransal kardeşler yaptıkları savunmada bütün suçu cezaevinde ölen babaları Kurtuluş Oransal’ın üzerine atarak suçtan kurtulmaya çalıştılar. Babalarının borçları olduğu için şirketi kendi üzerlerine kurduklarını, kendilerinin sadece iki markanın sahibi ve yöneticisi olduklarını, Dilovası’nda üretim yaptırıyor olsalar da üretimden sadece babalarının sorumlu olduğunu, kendilerinin üretimden anlamadıklarını ve sorumlu olmadıkları, İstanbul Ataşehir’de bulunan Ravive Kozmetik’e ait işyerinde sadece bu markaların pazarlaması, dış ülkelerde katılınan fuarlarla ilgili çalışmaları, influencer’lar aracılığı ile tanıtım yapılması benzeri işleri yürüttüklerini, ticaret sicile işlenmemiş olsa da bir yönetim kurulu kararı ile tüm sorumluluğu babalarına devretmiş olduklarını, vb. anlattılar.

Emine Bulut

“Yalan söylüyor, dönüp bakamadı”

Ancak mağdur yakınlarının anlattıkları onları yalanlıyor. Yanarak can veren Şengül Yılmaz’ın kız kardeşi, kendisi de bu işyerinde dönem dönem çalışmış olan Emine Bulut ile konuştuk. İşin aslının böyle olmadığını anlatıyor: “Bütün suç onda [Kurtuluş Oransal’da] değil, çocukları da buna müdahildir. Öyle bir şey yok. Buraya geliyorlardı, görüyorduk, iş yaptırıyorlardı. Ben oradaydım, orada 3 makine yoktu, orada 4-5 makineleri vardı. Paketleri ayrı, her türlü makinesi vardı burada. Makinelerin üstünde Kurtuluş-İsmail Oransal yazıyordu, ikisinin de isimleri yazıyordu,” diyor.

Oransal kardeşler Dilovası’nda yapılan üretimle hiçbir ilgilerinin olmadığını anlatsalar da Emine Bulut şunları söylüyor: “Orada ben çalışırken ablamla işte bu İsmail Oransal, ‘Şengül abla’ diyerek rahmetliye “Sen orayı daha temiz yapıyorsun, bak bu kovaları yıka gel, parlatırsın” diye elle malzeme doldurtuyordu. Bildiğin pislik içinde iş yapıyorduk. Sonradan bir makine getirdi, kendisi getirdi oraya, milletin başına geliyordu, kapakları takıyordu, dolum yaptırıyordu. Elle doluma başladı. Doğrudan çalışanlara talimat veriyordu. “Arkadaşlar şunu yapın, bunu yapın”. Ablamla konuşuyordu, ben biliyorum. Mahkemede söylediğimde, dün ona bunu sorduğumda “Ben seni tanımıyorum” dedi. Hatta dedim ki ona “Dön bir bak bana, ben seni çok iyi tanıyorum” dedim. Dönüp bakamadı. Beni tanımadığını, öyle bir olayın olmadığını söyledi. Yalan söylüyor.”

İşçilerden Ayten Araz ise patlamanın, yangının olduğu gün işyerindeymiş. Yanarak kaçmış ve canını zor kurtarmış. Beş seneye yakın çalıştığı, hep söz verildiği halde hiç sigortası yapılmamış. Günlükçü olarak sürekli sabah 8 akşam 8 çalıştırıldıklarını anlatıyor. O da işlerden sadece Kurtuluş Oransal’ın sorumlu olduğu savunmasını yalanlıyor: “Yalan söylüyorlar. Oğlundan habersiz bir yere çıkmıyordu. Çağırıyordu, birlikte iş yeri başka yere gidecekti, taşınacaktı. Adam herhalde çıkartıyordu, mahalle istemiyordu. Oğluyla kaç yere gitti baktılar. İkisiyle de. Onlardan habersiz hiçbir yere çıkmıyordu” diyor.

Araz üretimle ilişkileri olmaması bir yana, Gökberk Güngör’le ve İsmail ve Altay Oransal ile bazen gece, hatta sabaha kadar Dilovası’ndaki üretim yerinde beraber çalıştıklarını anlatıyor. “Diyorlar ‘babamızdan haberimiz yok’ bilmem ne. Yalan söylüyorlar,” diyor o da.

Ayten Araz

“Nasıl çıktım bir mucize”

Ayten Araz bize patlama gününü de anlattı: “Yangın günü biz sabah 8’de gittik, işbaşı yaptık. Ben, Şengül Hanım, Tuba, bir de Cansu aynı masadaydık, yani yan yanaydık. O günü ben yandım. Benim komple vücudum yaradır daha. Şengül yanımdaydı, Hanım’la kızlar da. Aramızda masa vardı. Ben nasıl çıkmışım kendi çabalarımla… Kimse yok, kendimi attım, üstüm başım hep yanmıştı, söndürdüm. Ama ellerim, yüzüm, vücudumun çok yeri çok yandı. Biz birlikte çalışıyorduk.  Tuncay’ın elinde o şey patladı. O bağırmayla baktım komple ateş beni tutmuş. Nasıl çıktım bir mucize yani.”

Ölenlerden Esma Gikan ile akrabalığı olduğunu, diğerlerinin arkadaşları olduğunu, aile gibi olduklarını söylüyor. “Yemin ederim o Şengül abla, Hanım ve de o kızlar… Yemin ederim benim evladıma olmuş gibi. Allah sabırlar versin, çok zor bir şey. Ben her şeyi unutuyorum, doktora gittim, psikolojim bozuldu. Yavaş yavaş ilaçlarla… Daha her gün hep benim gözümün önünde; ateş benim yanımda…” diyerek anlatıyor yaşadığını.

Ve ekliyor: “Vallahi biz ne görmüşsek onu söyleyeceğiz, onu anlatacağız. Evet, ne görmüşüz, ne yaşamışız, mecbur onu anlatacağız biz. Niye anlatmayalım ki? Allah kimsenin hakkını yerde koymasın… O bebeklerin hakkı yerde kalmasın. Vallahi ömür boyu cezalarını çeksinler.”

Davada Oransal kardeşlerin dayısı tutuklu sanık Ali İhsan Akat iş cinayetinin ardından yeğenlerini kaçırmaya çalışmakla suçlanıyor.

Savunmasında aksine olayın ardından kendisinin Çorlu’daki fabrikasına geldikleri için onlara kızarak fabrikadan uzaklaştırdığını, onların ihbar edilmelerini sağladığını, zaten aralarının açık olduğunu iddia etti.

Akat’ın yaptığı savunmasında yeğenleri aleyhine, özellikle eski eniştesi olan babaları aleyhine birçok şey söylerken, yargılamayı etkileyecek esas önemli konularda Oransal kardeşler ile söz birliği yaptıkları görüldü.

Mağdur avukatlarından Esma Varış, Ali Osman Akat’ın hem mağdurlara hem de müşteki vekillerine karşı duruşma salonunda gösterilmeyecek derecede tavırlar sergilediğini düşünüyor. İkinci günkü celse sonunda akşam yaptığı konuşmada ‘Siz bizden prim kasıyorsunuz, şov yapmayın’ şeklinde ithamlarda bulunduğunu aktardı. “Mahkemeyle adeta dalga geçer gibi, ‘Sesim basiretli tacir gibi geliyor mu?’ söylemlerinde bulundu,” dedi.

Ve devam etti: “Bizim sorduğumuz hiçbir soruya cevap vermedi. Bunun sebebinin yalanlarının, kaçırma iradesinin ortaya çıkacak olmasından endişelenmesi olduğunu düşünüyoruz. Onun dışında Kocaeli Emniyet Müdürü ile iletişime geçtiğini söyledi ama isim vermedi. Ne gibi bir bağlantısı olduğunu, ne soruları sorduğunu, ne cevaplar aldığını asla söylemedi. Bazı sanıklara yerlerini ihbar etmeleri için talimat verdiğini söylemesine rağmen ve kendisinin emniyet müdürüyle irtibatta olmasına rağmen neden kendisinin ihbar etmediğini sormamıza cevaben sustu, cevap vermedi.”

Emine Bulut da Oransal kardeşlerin kaçma, dayı Akat’ın da onları kaçırma niyetleri olmadığı söylemlerine karşı sesini yükseltiyor. “Neden gelmediler yanımızda o zaman? Madem suçları günahları yok, niye gelip yanımızda olmadılar? Neden o yana bu yana kaçtılar?” diye soruyor diğer mağdur yakınları ile birlikte.

Dem Parti İstanbul milletvekili Özgül Saki

“Sanık Akat ‘nasıl olur da ben tutukluyum’ diye öfkesini mahkeme heyetine kusuyor”

İkinci günkü celsenin çıkışında, akşam saatinde, o günkü duruşmanın tümünü izlemiş olan Dem Parti İstanbul milletvekili Özgül Saki de gördüğü manzara karşısındaki öfkesini dile getirdi. Şunları söyledi: “Bugün gördüğümüz manzara çok netti. Firma sahipleri ne kadar kazançlarına kazanç kattıklarını, ne kadar itibarlı iş adamları olduklarını anlattılar bize. Ve asla, asla burada yedi can yanarak ölmüş, onların işlerinde ölmüş; buna ilişkin hiçbir sorumluluk hissetmedikleri o kadar belliydi ki. Kendi işlerini övmek, sermayelerine sermaye katmak dışında başka bir şey anlatmadılar bize ve hiçbir sorumluluk kabul etmediler.

En son dinlediğimiz Ali Osman Akat, tam bir çıkar örgütü; tam bir birbirlerinin pisliklerini örtme örgütünün çarklarının nasıl döndüğünün açık ifadesiydi. Sermaye, siyaset, emniyet üçgeninde nasıl korunduklarını da çok açık bir şekilde kendisi ikrar etti zaten. Ve şimdi tutuklu olmasına şaşırıyor. Diyor ki ‘Ben bu kadar siyaseten korunuyordum, emniyetle bir sürü işim var, uyuşturucudan alındım beraat ettim; nasıl olur da ben tutukluyum?’ diye bütün öfkesini mahkeme heyetine kusuyor.

CHP milletvekilleri o pervasız ifadelerinden nasibini aldı, DEM Parti milletvekilleri nasibini aldı. Yetmedi; bütün canlarını kaybetmiş, canları için burada olan katledilen işçilerin yakınlarına hakaret etme cüreti gösterdi.”

“Kamunun hiçbir şekilde sorumluluk hissetmediği bir cinayet sistemi”

Saki bu manzaranın kapitalizmin işleyiş sistemini gösterdiğini vurgularken mahkemede iş sağlığı, işçi güvenliği meselesine ilişkin sistemin de ne kadar çarpık olduğunun özetinin görülmüş olduğunu düşünüyordu. “Özelleştirilmiş şirketlere verilmiş, kamunun hiçbir şekilde sorumluluk hissetmediği bir cinayet sistemini dinledik burada aslında” diye özetledi.

Avukat Esma Varış ise Cuma günü tamamlanan duruşmanın ardından görüşlerini aktardığında aynı konuda şunları vurguluyordu:

Bu olay bir iş kazası değil, açık bir iş cinayetidir. Zira gerekli önlemler alınmış, etkin denetimler yapılmış olsaydı bu katliam yaşanmayacaktı. Üretimin yapıldığı fabrika binasının kaçak yapı olması; bina içerisinde yangın söndürme sistemi, havalandırma, yangın merdiveni gibi en temel güvenlik unsurlarının dahi bulunmaması, şirketi üretim yapmaktan alıkoymamıştır. Ravive Kozmetik bünyesinde çok sayıda çocuk işçi ve kadın işçi çalıştırılmış, neredeyse hiçbirinin sigorta girişleri yapılmamıştır. İşçilere yemek ücreti olarak 80 TL vermeyi layık gören bu insanlar işçilerin yemek yiyebileceği bir alan dahi temin etmemişlerdir. İşçiler sokakta bazen de fabrika içinde yerde yemek yemek zorunda bırakılmıştır. İşçilerin üç kuruş maaşı çeşitli bahanelerle kesilmiş, işçilerin çaresizliği sistematik biçimde istismar edilmiştir. Sistemin yarattığı yoksulluk sebebiyle ailesine destek olmak isteyen çocukları, çocuklarına biraz olsun rahat bir yaşam sunmak isteyen anneleri emeği üzerinden sömürülmüştür. Şirketin tüm yetkilileri en tepeden en aşağıya kadar bu cinayetten sorumludur.”

“Belediyeler ve kamu kurumları da sorumlu”

Ancak Avukat Varış tek sorumlunun şirket yetkilileri olmadığını, görevlerini yerine getirmeyen tüm kamu kurumlarının da sorumlu olduğunu vurguluyor. Bunları sıralıyor: “Denetleme yapmaya gelip rüşvet alarak çıkan zabıta görevlileri, iskan ve yapı izni olmamasına rağmen çalışma ruhsatı veren Dilovası Belediyesi, İtfaiye uygunluk raporu almadan faaliyet göstermesini denetlemeyen Kocaeli Belediyesi, yan binasında faaliyet gösterilmesine rağmen duruma müdahale etmeyen İŞKUR, sigorta kayıt bildirimlerini denetlemeyen SGK, üretim yapılan fabrikayı denetlemeye gelmeyen Sağlık ve Çalışma Bakanlıkları başta olmak üzere görevini yerine getirmeyen tüm kamu kurumları bu cinayetten sorumludur, yargılanmalıdır.”

Mahkeme salonunda bizzat dinledik. Bir işçi katliamı yaşanan bu işyerinde eczanelerde satılan genital bölgelere özel kremlerin üretimi için Sağlık Bakanlığından onaylar alınabilmiş. Ancak aynı işyeri için hiçbir iş güvenliği, işçi sağlığı denetimi, itfaiye denetimi, hatta zabıta denetimi bile yapılamamış.

Sadece Varış değil tüm mağdur avukatları ve davayı izleyen İstanbul ve Kocaeli baroları görevini yapmayan kamu görevlileri için yargılama izinlerinin derhal verilmesini ve dosyaya dahil edilmeleri çağrısı yapıyorlar.

Avukat Esma Varış

Büyük markalar, büyük şirketler de hesap vermeli

Bunun dışında bir önemli konu da sadece bu işyerinin yöneticilerinin değil, burada üretim yaptıran tüm büyük markaların, şirketlerin de sorumluluk taşıdıkları ve hesap vermeleri gerektiği.

Çünkü sadece Ravive Kozmetik şirketi ve onun bünyesinde olan markalar değil, çok daha geniş bir yelpazede üretim yapılmış bu can pazarında.

Örneğin konuştuğumuz Emine Bulut şunları söyledi: “Lactone ile bunlar birdiler, ortak iş yapıyorlardı. Ayrıca Lider Kozmetik’ten malzeme geliyordu oraya; deodorantı, şişeleri, kapağı, ıvırı zıvırı her şeyi geliyordu. Lider Kozmetik’ten doğru üretim yapıyorlardı. Bütün BİM marketlere git, bunların yaptığı kolonyalar doludur ve bunların da üretimi orada oluyordu.”

Duruşmada Gökberk Güngör’ün kendine ait imalatlar olarak ifade ettiği kolonya imalatlarının aslında Lider Kozmetik için olduğunu da anlattı. Burada söze giren Ayten Araz ise “Zaten biz bir ay full Lider’e çalıştık” diye onu onayladı.

İşte bu sebeple müşteki vekilleri için en önemli konulardan biri bu büyük şirketlerle, holdinglerle, markalarla olan bağlantıların, çok daha büyük patron, büyük balina olarak kendini ifade eden dayı Ali Osman Akat’ın şirketleri ile bağlantıların tümünü mahkemede açığa çıkarabilmek. Keza Akat ile Oransal kardeşler arasında milyon dolarlık para transferleri var. Alınan ara kararlar ile Oransal kardeşlerin beş yıllık banka dökümanlarının incelenmesi istendi.

Avukat Esra Varış da tanık beyanlarına göre, sanıkların Lactone Holding’e bağlı çeşitli aile şirketleri üzerinden paravan firmalar aracılığıyla kayıt dışı üretim yaptırdıklarının anlaşıldığını ifade ediyor. “Ravive Kozmetik’e ait bazı üretimlerin Ali Osman Akat’a ait Çorlu’daki fabrikada yapıldığı ve etiketlerde bu fabrikanın adresinin kullanıldığı da ortaya konmuştur” diyor. Bu nedenle müşteki vekilleri tarafından Akat hakkında olası kast veya bilinçli taksirle öldürme suçlarından ayrıca suç duyurusunda bulunulacağının bilgisini veriyor.

Kadın ve çocuk işçiliğinin görünmezliği

15 yaşında kız çocuğu dahil üçü çocuk yedi işçinin yanarak can verdiği Dilovası’ndaki bu işyerini en detaylı Emine Bulut anlattı bize. Bulut 27 yıl boyunca Unilever’de işçi olarak çalışıp emekli olduktan sonra burada ablası Şengül Yılmaz ‘gel birlikte çalışırız’ dediği için çalışmış. Ama başlar başlamaz “can ciğerdik” dediği ablasına şöyle söylemiş: “Abla burası çok saçma bir yer.”

Kurtuluş Oransal’ın burada bacak bacak üstüne atıp parfümler yerde, ortalık parfüm dolu, deodorant doluyken sigara içtiğini, çayını kahvesini içtiğini, millete köle gibi davrandığını anlatıyor.

Diğer yandan malzemeyi çekenler, paletleri taşıyan forklift kullananlar dışında diğer tüm çalışanların kadınlar olduğunu aktarıyor. “Ve gençler ağırlıklı, çünkü sigortasız çalışıyor” diye ekliyor. “Emekliler de mi?” diye sorduğumuzda “Emekli olan yok, bir ben gittim oraya, işte arada gidiyordum canım sıkıldıkça. Emekli olan yoktu. Mahalledeki çocuklar, 12 yaşında 13 yaşında çocuklar… Çünkü adamın işine geliyordu, sömürüyordu. Üç kuruşa hani mesela millete 400 veriyorsa onlara 250 veriyordu, çocuklar harçlık çıkarıyordu. Bir eğlence gibi oluyordu. Kadınlara 300 lira 400 lira yevmiye veriyordu günlük. Ha işine gelmediği zaman mesela arkadaşım da orada çalıştı, kesiyordu. Mesela bu ay 12 (bin) alacaklarına 10 veriyordu. Neydi, ‘bu ay böyle yaptınız, şuradan gelmedin, şöyle yaptın’ diye hep kesiyorlardı. Milletin hakkıyla, şimdi o çocuklar diyor ki “şöyle böyle”, milletin hakkıyla zengin oldular.”

“Cezasızlık kültürü kırılmalı”

Avukat Varış’a göre bu dava, bu yaşanan süreç cezasızlık kültürünün kırılması için bir dönüm noktası olmalı. Sorumluların yalnızca idari yaptırımlarla değil, etkin bir cezai soruşturma ve yargılama süreciyle hesap vermesi sağlanana kadar mücadelelerinin süreceğini söylüyor.

Varış bu davanın birçok şeye vesile olması gerektiğini düşünüyor; iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının uygulanabilirliğinin yeniden tartışılmasına, özellikle kadın işçiler açısından koruyucu düzenlemelerin güçlendirilmesine, görevini yerine getirmeyen kamu görevlilerinin yargılanmasının önünün açılmasına, bağımsız denetim mekanizmalarının tesis edilmesine…

“Dilovası’ndaki bu patlama, emeğin değersizleştirilmesine, kadın ve çocuk işçiliğinin görünmezliğine ve denetim eksikliğine karşı güçlü bir yüzleşme olmalıdır” diyor.

Bu davanın yalnızca geçmişin hesabını sormak için değil, benzer acıların bir daha yaşanmaması adına tüm kurumlar tarafından takip edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.  Herkesi davanın 20 Mayıs 2026 tarihinde Kandıra Ceza İnfaz Kurumunda gerçekleşecek bir sonraki celsesine davet ediyor.

Ana görsel: Ömer Faruk Gergerlioğlu X hesabı

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar