KEFA geçtiğimiz günlerde “Türkiye’de Çoklu Kriz Ortamında Kapsayıcı, Eşitlikçi ve Sürdürülebilir bir Ekonomi İçin “Yenilenen/Yinelenen” Taleplerimiz”* bir politika notu yayımladı. Mevcut istatistiklerin TÜİK işgücü verilerini, gelir dağılımı istatistiklerini, sosyal koruma harcamalarını feminist bir perspektiften okumayı ve sahadan gelen deneyimlerle harmanlamayı esas alan raporda, enflasyondan, vergi adaletine, oradan işsizliğe ve bakım emeğine kadınları ilgilendiren pek çok konu yer alıyor. Hazırlayanlardan Emel Memiş’le görüştük.

KEFA olarak ekonomi alanında taleplerinizi öne süren bir politika notu yayınlama fikri nasıl doğdu? 2022 yılı 8 Mart’ında yayınlanan ilk miydi? Şimdi 2026’da bu politika notunu yeniden hazırlarken dört yılda nelerin değiştiğini gördünüz?
KEFA, yani Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar Ağı, 2007 yılında kurulan Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) platformu kapsamında kurulduğu yıldan itibaren politika metinleri hazırladık. Yıllar içinde hem araştırmalar gerçekleştirdik hem de bu araştırmaları somut politika önerilerine dönüştürmek için kampanyalar yürüttük. 8 Mart 2022’de yayınlanan politika notumuz bir 8 Mart bildirisi olmakla birlikte, ekonomik talepleri feminist bir perspektiften sistematik biçimde dile getiren bir metin olarak öne çıktı. O notun ardından geçen dört yılda tablonun iyileşmediğini, aksine derinleştiğini görerek 2026 politika metninde yaşananlara çoklu kriz dedik, gerçekten öyle oldu: COVID-19’un artçı etkileri, küresel tedarik zinciri şokları, 2023 depremleri ve 2025’teki 19 Mart süreci iç içe geçti. Öte yandan 2022’de dile getirdiğimiz taleplerin hiçbiri karşılık bulmadı; aksine bazı göstergelerin daha da kötüye gittiğini verilerle belgeledik. Bu nedenle 2025’te talepleri hem güncelleme hem de yineleme ihtiyacı duyduk. Başlığımızda “yenilenen/yinelenen” ifadesini kasıtlı kullandık: Bir kısmı yeni koşulların zorladığı talepler, bir kısmı ise yanıt bekleyen eski talepler.
Krizler cinsiyetçidir
Çoklu kriz ortamı, sürekli hale gelen yoksulluk (…) toplumsal cinsiyet uçurumunu daha da derinleştiriyor tespitinde bulunuyorsunuz. Bu nasıl yaşanıyor?
Krizler de ekonominin kendisine benzer biçimde cinsiyetçidir. Aynı ekonomik şok, kadınları ve erkekleri farklı mekanizmalar aracılığıyla farklı biçimlerde etkiliyor. Öncelikle kadınlar halihazırda daha düşük ücretlerle, daha kırılgan işlerde çalışıyor; enflasyon ve reel ücret erimesi onları orantısız biçimde etkiliyor. Ayrıca harcama yaklaşımıyla gıda, kira, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaç kalemlerinin fiyatları 2023-2024 arasında yüzde altmışlardan yüzde yüz seksenin üzerine kadar çıktı. Bu harcamaları kim yönetiyor? Büyük ölçüde kadınlar. Hem bütçeyi hem de bakımı omuzlayan kadınlar, bu maliyetlerin artışını karşılayıcı olarak taşıyor. Aynı zamanda kriz dönemlerinde kamusal hizmetlerin daralması sonucu sağlık, eğitim, bakım gibi hizmetlerde kesintiler olduğunda bu boşluğu kim dolduruyor? Kadınların ücretlendirilmeyen karşılıksız emeği. Yani devlet çekildiğinde, kadınlar devreye giriyor ama ne yazık ki görünmeyen bu emek karşılıksız kalıyor. Kriz dönemlerinde bu üç kanal aynı anda işliyor ve kadınlar için çok katmanlı bir yoksullaşma yaratıyor.
“İşsizliğin yüksek olduğu bir ekonomide, az sayıdaki işlere erişimde erkekler daha avantajlı konumdadır” deniyor notta. Türkiye’deki yüksek işsizlik kadınları nasıl etkiliyor?
Rakamlar çok açık ve oldukça çarpıcı. 2024 itibarıyla kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 36,8; erkeklerde bu oran yüzde 72. Yani kadınlar erkeklerin neredeyse yarısı kadar işgücünde yer alabiliyor. Türkiye ile OECD ortalaması arasındaki fark 16 puana ulaşmış durumda. Dar tanımlı işsizlik oranında kadınlar yüzde 11,8 ile erkeklerin 1,7 katı konumunda. Ama asıl dikkat çekici tablo geniş tanımlı işsizlikte: Çalışmak isteyip iş bulamayanları ya da eksik istihdam edilenleri de kapsayan bu oran kadınlarda Kasım 2025 itibarıyla yüzde 39’a ulaşmış. Geniş tanımlı işsizlerin yarısından fazlası kadın. Bu ne anlama geliyor? İşgücü piyasası daralırken kadınlar ilk çıkartılanlar, en son alınanlar oluyor. Emek piyasası bizi “yedek işgücü” olarak konumlandırıyor; kriz dönemlerinde eve çekiyor, büyüme dönemlerinde yavaşça geri çağırıyor. Bu yapı kırılmadıkça mesafe kapanmıyor. 2021’den bu yana kadın-erkek işgücüne katılım farkı yalnızca 2 puan kapanabildi.
Dolaylı vergiler düşürülmeli
Enflasyonla mücadelenin kadınları daha da vurmaması için nasıl yapılması gerekir?
Enflasyonla mücadelede mevcut yaklaşım, iç talebi baskılamayı merkeze alıyor. Ama bu yöntem, alt gelir gruplarındaki talebi kısmak anlamına geldiğinden, zaten kırılgan olan haneleri daha da sıkıştırıyor. Oysa enflasyonun kaynağına bakmak gerekiyor. Örneğin enflasyonun ardında tekelci fiyatlama mı, kur şokları mı, enerji krizi mi, yoksa arz kısıtları mı var? Kaynağa göre uygun araç kullanılmalı. Birinci koşul bu. İkinci koşul ise bölüşüm boyutu. Gelir dağılımı verileri son derece çarpıcı. En yüksek gelir grubunun toplam gelirin neredeyse yarısını aldığı, en düşük yüzde 20’lik grubun yalnızca yüzde 6,3 aldığı bir tabloda, talebi “genel” olarak baskılamak gerçekte alt gelir gruplarını hedef almak demek. Kadınlar bu gruplarda yoğunlaşıyor. Enflasyonla mücadelede toplumsal cinsiyeti dışlamayan bir yaklaşım benimsenmeli; temel ihtiyaç mallarından alınan dolaylı vergileri düşürmeli, servet ve rant gelirlerini daha fazla vergilendirmeli, reel ücretleri korumalı ve sosyal koruma harcamaları tasarruf tedbirlerinin dışında tutulmalıdır.
İşgücü piyasasında toplumsal cinsiyet eşitliğini daha ileri taşımak için neler yapılmalı?
Taleplerimiz ne yazık ki halen hayata geçirilmediği için bu politika metninde de yinelemiş olduk. İşe alım, ücretlendirme, terfi ve işten çıkarmada cinsiyete dayalı ayrımcılığı gerçekten önleyen, kağıt üzerinde kalmayan düzenlemeler şart. Eşit işe eşit ücret ilkesinin yasal güvencesi ne yazık ki yeterli değil; denetim ve yaptırım mekanizmalarının işlemesi gerekiyor. Tekniker-teknisyen grubunda kadınlar erkeklerden yüzde 21 daha düşük ücret alırken; “annelik ücret açığı” yani çocuklu kadınlar, çocuksuz kadınlara göre yüzde 7,1 daha düşük ücret alıyor. Anneler ve babalar arasındaki ücret açığı ise yüzde 28,9 düzeyinde yüksek. Bu rakamlar sorunun somutluğunu gösteriyor. Kayıt dışı çalışma oranının tarım dışı sektörlerde kadınlarda yüzde 19,4’e yükselmiş olması da ayrı bir alarm. NEET oranı, yani ne eğitimde ne istihdamda olan genç kadınların oranı, erkeklerin neredeyse iki katı. Bunları çözmeden işgücü piyasasında eşitlik sağlanamaz. En temel yapısal engel ise ücretsiz bakım işleri olmaya devam ediyor: 3 yaş altı çocuğu olan kadınların istihdam oranı yüzde 26,9 iken çocuğu olmayanların oranı yüzde 58,6. Bu fark, bakıma erişim sorununun iş piyasasına doğrudan nasıl yansıdığını gösteriyor.
Bakım feminist ekonominin merkezinde
Bakım hizmetlerine politika notunuzda özel ve ağırlıklı bir yer veriyorsunuz. Bu konu kadınlar açısından neden kritik?
Bakım, feminist ekonominin merkezinde duruyor, çünkü görünmez kılınan bir emek alanı. Piyasa ekonomisi bu emeği hesaplamıyor, devlet politikaları onu görmezden geliyor ama ekonomi bu emek olmadan işleyemiyor. Türkiye’de bu sorun yapısal ve derinleşiyor. Kamusal kreşler 2012’den itibaren büyük ölçüde işlevsizleştirildi, bakım özel sektöre bırakıldı. Özel kreş ücretleri ise pek çok hanenin gelirini aşar düzeye çıktı. Bu nedenle kadınlar ya istihdamdan çekiliyor ya yarı zamanlı güvencesiz işlere yöneliyor ya da tamamen ücretsiz ev içi bakım emeğine hapsoluyorlar. Üstelik bakım sadece çocuk meselesi değil. Türkiye’de 65 yaş üstü nüfus 2019-2024 arasında yüzde 20’nin üzerinde arttı ve 9 milyonu aştı; bu nüfusun yarısından fazlası kadın. Yaşlı bakımında kurumsal kapasite son derece yetersiz, evde bakım desteğinden yararlananların oranı yüzde 2,5 düzeyinde. Bu boşluğu kim dolduruyor? Özellikle 30-49 yaş arasındaki kadınlar hem çocuklarına hem de ailenin yaşlılarına bakıyor; çifte bakım sorumluluğu taşıyor. Taleplerimiz ise şöyle: kamu kreşlerinin kapatılmasına son verilmeli, belediyelerin kreş açması yasal yükümlülük haline getirilmeli, bakım ekonomisi “sosyal harcama” değil stratejik bir yatırım alanı olarak ele alınmalı ve bakım sektörü çalışanlarının mesleki güvenceleri sağlanmalıdır.

Şemsa Özar hastalığına rağmen toplantıya katılmıştı
Bu politika notlarını hazırlarken nasıl bir yöntem izliyor, nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz? Kaç akademisyenin katkısıyla oluşturuldu? Nerelere ulaştırıyor ve nasıl bir etki yaratmasını umuyorsunuz?
Bu notun temeli, Nisan 2025’te İzmir Urla’da gerçekleştirdiğimiz KEFA çalıştayında atıldı. CEİDizler Hibe Programı kapsamında düzenlenen bu çalıştaya birden fazla disiplinden feminist araştırmacılar katıldı; makroekonomi, işgücü piyasası, bütçe politikası, bakım ekonomisi gibi başlıklarda tartışmalar yürüttük. Sevgili hocam Şemsa Özar** hastalığına rağmen o toplantıya katıldı ve hangi başlıklar altında çalışmamız gerektiğine dair notlar hazırladı. Bu politika notunu onun anısına ithaf ettik. Yöntem olarak mevcut istatistikleri TÜİK işgücü verileri, gelir dağılımı istatistikleri, sosyal koruma harcamalarını feminist bir perspektiften okumayı ve sahadan gelen deneyimlerle harmanlamayı esas alıyoruz. Uluslararası izleme raporları ve bütçe analizi de çalışmanın önemli bir parçası. Notun nerelere ulaşmasını istiyoruz? Karar alıcılara, parlamentoya, yerel yönetimlere, sivil topluma, sendikalara ve elbette kamuoyuna. Tek bir etki kanalı beklemiyoruz; bu metinlerin savunuculuk çalışmalarına zemin oluşturmasını, araştırmacılara veri sağlamasını ve politika tartışmalarında feminist sesi güçlendirmesini umuyoruz.
*KEFA Kadın Emeği Politika Notu Şubat 2026
** 3 Şubat günü hayatını kaybeden Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Şemsa Özar da KEFA 2026 ikinci Politika Notu’nun hazırlanma sürecine katkı vermişti.









